İBN HALDUN’UN SİYASET FELSEFESİ AÇISINDAN ENDÜLÜS EMEVİLERİ

0

Giriş

Cahiliye dönemi Arap toplumunun en bariz özelliklerinden birisi, irili ufaklı birçok kabileye ayrılmış olması ve daha da önemlisi, bu kabilelerin birlik fikrinden uzak olarak sık sık birbirleriyle savaşmalarıydı. İslâm ile dar çerçeveli kan ve kabile bağları yerine din kardeşliği bağı getirildi. Zamanla fütuhat hareketinin hızlanması ile sosyo-iktisâdi yapıda görülen bozukluk ve dengesizlik, dinî hayat üzerindeki baskı, nihayet siyasî alanda yaşanan bölünmeler altında olan İspanya’yı adım adım İslâm fethi gibi yeni bir olayın eşiğine getirmekte, bir başka ifadeyle, şartları bu istikamette olgunlaştırmaktaydı. Bedevî hayattan hadarî bir yaşama intikal eden; çadırdan saraya geçen Araplar’ın bedevî-hadarî ve fesad evreleri Endülüs Emevîleri üzerinden incelenecek ve kavramlar somutlaştırılmaya çalışılacaktır.

Mülk ve güçlü hanedanlık sadece kabileler ve asabiyetle hasıl olur

İslâmiyetin Arap Yarımadası’nda yayılması ve hülafa-i raşidin döneminden sonra Emeviler ile birlikte İslam devletinin yönetimini Emevî hanedanı eline aldı. Fetih hareketleri sürerken devletin sınırları garbda İber yarımadasına kadar ulaşmıştı. 711 senesinde yedi bin kişilik bir ordu ile Târık bin Ziyâd İspanya’ya gönderildi. Bu ordunun dikkat çeken bir özelliği, Arap askerlerin sayısının sade üç yüzle sınırlı kalmasına mukabil, başta komutan Târık b. Ziyâd olmak üzere geri kalan kısmının tamamının Berberî asıllı olmasıydı. Gerek Berberî toplumu ve gerek Arap toplumu bedevî bir yaşam tarzına alışmış olup her iki etnik kökenin insanları için de kabile içerisinde kan ve akrabalık bağına dayanan asabiyet olgusu ön plândadır. Özellikle Araplar cahiliye döneminde bitmez tükenmez kabile çekişmelerinin içerisindeydiler. Ancak İslamiyetin insanlar arasındaki ayrımcılığı kaldıran temel esasları kabile içerisinde akrabalık bağlarını esas alan nesebi asabiyet faktörünün de ötesine geçerek iki toplumu bir kazanda kaynatmayı başarmıştır. Arap ve Berberîlere etnik kökenin ötesinde ümmet olma bilincini aşılayan sebebî asabiyet faktörü toplumu mayalamada temel mücerret bir kavram olmuştur. Dolayısıyla farklı etnik kökenden farklı neseb asabiyetlerinin oluşturduğu bir güruhu aynı his ve duyguların da paylaşmaları ile aynı hedefe yönlendirebilmiştir. Tarık b. Ziyâd’ın İber Yaımadası’na geçtikten sonra askerlerine yaptığı konuşma tam bahsi geçen konunun örneği hüviyetindedir.

‘Ey insanlar! Kaçacak yer var mı? Arkanızda deniz, önünüzde düşman!… Sizin için sabır ve doğruluktan başka çare yok. Bilesiniz ki siz bu adada, oburlar sofrasındaki yetimlerden daha zayıfsınız. Düşmanınız sizi ordusu ve silâhları ile karşıladı; erzakı da bol… Bilesiniz ki daha zor olana azıcık sabredersiniz, daha lezzetli olan refahtan uzun süre istifade edersiniz… Biliniz ki, sizi çağırdığım şeye ilk uyan benim.

Tarık b. Ziyâd’ın askerlerine yaptığı bu konuşmada askerlerin aynı hedefe odaklanmaları dine olan bağlılık ve sevgi ile açıklanabilir. Şeklen bir arada bulunmak hatta aynı dili konuşmak bile bazen aynı hedefe odaklanmada noksan kalmaktadır. Fakat niyetlerin müşterek bir amaca odaklanan insanların karşısında düşmanın sayısının pek önemi yoktur. Hülasası güçlü mülk ve hanedanlığa giden yolda tabiki olmazsa olmaz kabile asabiyeti müşterek ortak hedef ancak insanları birbirine bağlayacak manevi bir maya gerekmektedir. Burada sebeb-i asabiyet karşımıza çıkmaktadır ve Berberî ve Arap toplumlarını aynı orduda hedefe sürükleyen bağ da İslam’dır.

Araplar ve Berberîler Endülüs’e kabileler halinde yerleşmişlerdi. Bu yerleşme şekli, bir taraftan kabile yapısının korunmasına ve askerî faaliyetlerde kabile bağının kullanılmasına imkân sağlarken öte taraftan Endülüs toplumunda içtimai kaynaşmanın gecikmesine ve sık sık asabiyet faktörünün ön plâna çıktığı iç ihtilaflara yol açmıştır. Bu durum daha sonra sümen altı edilen potansiyel çatışmaların yeniden filizlenmesine sebep olacak ve Endülüs Müslümanları için sonun başlangıcı olacaktır.

İbn Haldun’un da Tarih-i İber’in girişi Mukaddime’de bahsettiği üzere ‘Her devletin, ülkelerden ve illerden alabileceği bir hisse vardır, bundan fazlasını alamaz (Devletin tabiî sınırları mevcuttur) maddesinde olduğu gibi Emevi hanedanı için de mülk tabiî olarak refahı da beraberinde getirmiş ve devlette meydana yönetim zafiyetleri akabinde kendilerine muhalif bir aileyi karşılarında bulan Emevi hanedanının sonu gelmiştir. Bugün Hakkâri Zapsuyu civarlarında Abbasi hanedadının kıyımına uğrayan ve kıyımdan kurtulan, son Emevî hükümdarı Hişam’ın torunu Abdurrahman bin Muaviye Emevî hanedanını batıda yeniden ihya etmeyi hedeflediğini bilhassa belirtmek gerekir. Çeşitli kabile ve grupların hükümdarlığını ilan etmiştir. Daha sonra ‘Endülüs, fiilen Abbasî idaresinden koparak 422/1031 senesine kadar yaklaşık 275 sene Emevî hanedanının idare edeceği bağımsız bir devlete dönüşmüş oldu.

Endülüs toplumunun İber yarımadasındaki ictimai yapısını göz önünde bulundurduğumuzda çeşitli etnik kökenlere sahip farklı gruplar farklı inanç sistemlerine dinlere inanan aynı dili bile konuşmayan insanlar mevcuttu. Fakat, İber yarımadasında ‘farklı kavim ve kabilelerden oluşan bir toplumda, hassas bir denge oluşturmadan devlet hayatında istikrarı sağlamanın mümkün olmadığı daha sonraki dönemlerde açıkça görülecektir’. Mülkü elde tutabilmek için hükümdarın mensubu olduğu kabilenin kültür ve hayat telakkisinin üzerinde bir anlayışa evrilmesi gerekmektedir. Ancak, mülk bu şekilde ayakta kalacaktır. Zaten son Emevi hükümdarı Hişam’ın torunu Abdurrahman bin Muaviye de artık bir devlet reisi olarak, her grubun üstünde ve her gruba aynı mesafede duran bir siyâsi otorite anlayışının yerleşmesi gerektiğine inanıyordu.

Bir coğrafyada aynı etnik kökene sahip olmak ya da aynı dili konuşmak o coğrafyada siyasi birliği tamamlamak ve sağlamak için yeterli değildir. Dildaş ve ırkdaş olmak insanoğlunu bir arada tutan unsurlardandır fakat güçlü bir mülke sahip olmak ya da güçlü bir hanedanlık kurulabilmesi için daha fazlasına ihtiyaç duyulmaktadır. Etnik kökeni bir olan muhtelif toplumlarda ilk aşamada kökeni kan bağına inen nesebi asabiyet faktörü karşımıza çıkmaktadır. Nesebi asabiyet, dış dünyadaki tehlikelere karşı kolektif olarak karşı koyma ve akrabalıktan oluşan bir birliktelik sağlar. Bu tür toplumlarda geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olarak karşımıza çıkmakla beraber topluluğun gereksinimleri ihtiyaçlar hiyerarşisinin elzem basamakları olan birincil ihtiyaçlarla sınır kalmıştır; hayatta kalma, beslenme ve barınma. Örnek olarak Arapları ve Türkleri incelediğimizde iki toplumda göçebe bir hayat sürmekte geçimlerini ise tarım ve hayvancılıktan karşılamaktadırlar. Bu türden toplumların genel özellikleri mücadeleci ve karşı koyma olarak tanımlanabilmektedir. Doğaya karşı koyma ve dış dünyadan gelebilecek tehditler bâdiye toplumlarının tabiri caizse her an hazır ol felsefesi içerisinde diri tutmaktadır. Yani bu türden toplumlar doğa halinde yaşamaktadırlar.

Zamanla yaşama tarzlarındaki değişiklik; şehir ve kasabalarda yaşamaları fıtratlarında değişmeye neden olmuştur. Bedevî halde iken kendi kendilerini korumakla yükümlü iken şehir hayatında koruma işi kolluk kuvvetlerine ve askerlere bırakılmış oldu. Geçim kaynakları kendilerine yetecek şekilde tanzim edilirken şehir hayatının getirdiği arz fazlası ile yaşamlarına ticaret girmiş oldu. Sonuç olarak bedevî toplum hadarîleşmeye başladı. Bedevî hayattaki şecaat yerini korkaklığa bıraktı. Doğa halinde hayra daha yakın olan insanoğlu çeşitli hasletlerini şehirleri çevreleyen surların dışında bırakmak zorunda kaldı. Endülüs Emevileri için de bahsi geçen durum er veya geç devletin yıkılmasına sebep olmuştur.

Devlet oturduktan ve işler yoluna girdikten sonra asabiyete ihtiyaç duymayabilir

Başlangıçta büyük hanedanlıklara boyun eğmek insan nefsine zor gelir, onun için galebeye ve cebre dayanan bir kuvvetle halkın boyun eğmesini temin etmekten başka bir yol yoktur. Zaten başa geçmek ne kadar rasyonel bir takım esaslara dayandırılsa da zirveye çıkmanın hiçbir rasyonel prensibi yoktur. Mülk zoraki kuruldu ve hükümdar devletin başına geçtikten sonra ise ‘mülk, hanedan mensuplarının birinden öbürüne veraset yolu ile geçer gale gelince, insanlar başlangıç durumunu unutur, söz konusu nisap sahiplerinde riyaset rengi koyulaşır, (hükümranlıkları sağlamlaşır), haneden mensuplarına boyun eğmek ve teslimiyet göstermek (devlete itaat ve sadakat), dini bir inanç haline gelir, halk hanedan mensupları ile beraber onların (iktidarı, hâkimiyeti ve) işi için, tıpkı imanî akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar’ muhtelif durum en çok da Türklerde karşımıza çıkmaktadır. Onlarda kut anlayışı ile hükümranlığın Gök Tengri tarafından hükümdara verildiğine inanılır. Dolayısıyla hükümdara biat etmek tanrıya iman etmek ve hükümdara isyan tanrıya isyandır. Ancak Arap toplumu için aynı durum söz konusu değildir. Daha sonra devleti yıkıma götüren Arap-Berberî ve Suriyeli-Yemenli çatışmalarından da anlaşılacağı üzere; onlar için önemli olan varsa yoksa kabiledir. Onların bir hükümdar altında isyan etmeden biat etmeleri Arnold Toynbee’nin ‘optimum karşılık verme’ tezi ile açıklabilir. Toynbee, İbn Haldun’un bu konuda takipçisi olarak onunla aynı görüşü savunmaktadır. İnsanların doğa hali hayra en yakın olduğu dönemdir ve insanın doğaya karşı verdiği mücadele insanı diri tutmaktadır. Ancak doğanın şartları insanın karşılığının da üzerinde olduğu zaman ise (kutuplar ve özellikle Afrika) bir taraf şiddetli soğuğa, bir taraf da şiddetli sıcağa teslim olurlar. Doğaya karşı koyamazlar ve boyun eğmek zorunda kalırlar. Radikal bir bakış açısı ile bahsi geçen teori siyaset felsefesine ve sosyal hayata uyarlandığında ise aynı manzara açıkça görülmektedir. Belli bir irade altına girmiş olan toplumlarda baskı hali söz konusu ise otomatik olarak halkın karşı cevap verme durumu ortaya çıkacak ve başarılı olunursa devrim hali ortaya çıkar. Ancak iradenin kuvveti halkın kuvvetinden daha güçlü olduğunda ise halk çaresiz boyun eğecek ve bu durum halk da bir teslim olma hali meydana gelecektir. Ancak her kanun ve kural yılgın bir toplum meydana getirmez, halk kanuna isteyerek uyarsa bu durumun tersi olarak yılgınlık hali ortaya çıkmayacaktır. Bugün bile geçerli olan Arap toplumunun zihin dünyasından kabilecilik anlayışı silinmememiştir. İber Yarımadası’nda da benliklerinden bir şey kaybettikleri düşünülmemektedir. Hülasa edildiğinde Arap toplumunu mayalayan şey İslam olmasına rağmen neseb-i asabiyet sebeb-i asabiyetin önüne geçmiştir. Bu anlayış da daha sonra açıkça görülecektir: Devleti yıkıma götürmüştür.

Bu devletin Araplara dayanan asabiyeti bozulunca devletin durumuna Mülûk-i tevâif yani derebeyler hakim oldu. Toprakları kendi arlarında taksim ettiler ve birbirleri ile rekabete girdiler. ‘ Emevîlerin yıkılması, Arap asabiyetinin yok olması ve her emirin kendi bölgesinde istibdat ve istikbal sahibi olması dönemine rastlar. O dönemde asabiyetten hiçbir şey kalmamıştı. Zira Araplar üç asırdan beri refah içinde yüzmekte ve helâk olmakta idi.

Sahası geniş ve hâkimiyeti büyük hanedanlıklar din esasına dayanır. Din de ya nübüvvet veya Hakk’a davet şeklinde olur

Kalpler bâtıl heva ve heveslere, dünya meyline çağrılırsa, rekabet hasıl olur, ihtilaflar yaygınlaşır. Yukarıda bahsedildiği üzere bir toplumun halk olabilmesi için aynı dili konuşmak hatta akraba etnik kökene sahip olmak bile kâfi değildir. Bu durumun en bariz örneği Endülüs toplumunda gayet açık bir şekilde gözlemlenmiştir. Mülûk-i tevâif dönemi ve daha sonrasında her vali kendi başına bir derebeyi gibi hareket etmiştir. Dolayısıyla milleti bir arada tutan bağlar zedelenmiş zeval dönemi hasıl olmuştur.

Dinî davet, yeterli sayıya dayanan asabiyet kuvvetine ek olarak devletin aslındaki kuvvetini daha da artırır

‘Kültür ve medeniyet, ne siyasî husumet, ne de ülke sınırı tanımaktadır. Güçlü kültürler her zaman ve her yerde kendisini kabullenecek uygun bir ortam bulabilmektedir. Yine bu düzenlemeler göstermektedir ki aralarındaki siyasî husumete rağmen, Müslümanlar, kültür ve medeniyet birikimlerinin ortak malı ve mirası olarak görmüşler ve bunları siyasî hesaplarının kurbanı etmemişler’.

Dinî renk, asabiyet sahipleri arasında mevcut olan rekabeti ve hasedi ortadan kaldırır, yönleri sadece Hakk’a çevirir. İslam, ‘ölümü seve seve göze alma ve feraset sahibi olma imkânını vermek suretiyle bunların asabiyetle ilgili kuvvetlerine kuvvet katmıştır. Bu yüzden onlara kimse dayanamamıştır.’ Bu maddeden açıkça anlaşılacağı üzere Tarık bin Ziyad İber yarımadasına geçtiktiğinde askerlerine yaptığı konuşmanın tesiri ancak ve ancak İslam’ın birleştiri bir hüviyete bürünmesi ile açıklanabilmektedir.

Her devletin, ülkelerden ve illerden alabileceği bir hisse vardır, bundan fazlasını alamaz (Devletin tabiî sınırları mevcuttur

Muhtelif bahsi daha mücessem bir hale getirmek için Osmanlı Devleti incelendiğinde devletin yıkıma yüz tutması; tabiri caizse sonun başlangıcı devletin doğal sınırlarına ulaştığı zaman hasıl olmuştur. Aynı durum İber’in fethinden sonra islam ordularının Fransa da Toulusse şehrini de alarak Paris yakınlarına kadar gelmeleri ile açıklanmaktadır.

Devlet yeni fethettiği yerlere elinde bulunan askerler yerleştirmek suretiyle gerek fethedilen yeri elde tutma güvenliği sağlama adaleti tesis etme ve vergileri toplamaya çalışır. Şayet devlet elinde olandan fazlasını temin için kendini zorlarsa, buralar himayesiz ve sahipsiz kalır, düşmanların ve komşuların fırsat kollamaları için müsait bir yer durumuna gelir. Yeni fethedilen yerlere yerleştirmekle asker azalmazsa, devlet sınırlarının ötesindeki yerleri zaptetme gücüne sahiptir, demektir. Bu suretle de sahası son haddine kadar genişlker. ‘Devlet ve hanedanlık, çevresinde ve sınır boylarından ziyade merkezde çok daha fazla kuvvetlidir. (Devlet otoritesi çevreye doğru gidildikçe azalır, merkeze doğru gelindikçe artar.) Devlet, gayesi olan (tabiî) sınırlara ulaştığı vakit, onun ötesine geçmekten âciz ve kifayetsiz kalır. Tıpkı belli merkezlerden çıkan ışığın ve aydınlığın çevreye yayıldıkça zayıflamasında olduğu gibi’ Arap asabiyeti, ele geçirdikleri yerlerde hisselerine düşen yerleri özellikle de kendileri gibi Arap olan coğrafyaları daha rahat fethettiler. Ancak sınırları Batı’da Endülüs, doğuda ise Türkistan, Hindistan ve Pakistan’ı da fethettikten sonra fütuhat hareketi durdu. Yani İslam Devleti tabiî sınırlarına ulaşmış olup yeni yerlerin fethi için görevlendirecek adam sıkıntısı çekmiş ve fetihler durmuştur. Somut ya da maddi manada asker sıkıntısı çekmek devletin güzünün azalması için yeterli sebepler arasında iken mücerret ve manevî manada aynı his ile mayalanmayan müşterek bir hedefi olmayan toplumlar mülkün zevali için kendi tek başına yetecek sebeplerden biridir.

Bir devletin büyüklüğü, sahasının genişliği ve müddetinin uzunluğu, onu ayakta tutanların azlığı ve çokluğu nisbetinde olur

Daha önce bahsedilği gibi vatandaş veya yurttaş olmak aynı dili konuşmak ya da akraba olmanın ötesinde aynı his aynı gönül ile mayalanmayı gerektirmektedir.

İber Yarımadası’nda kabilecilik zihniyetinden kurtulamayan berberî ve Arap toplumları eski hesapları yeniden gözden geçirmeye yöneldiler. Endülüs’te mesele bu kadarla da kalmadı; buna muhtevası kabile asabiyetinden biraz daha geniş, özünde yine asabiyet ruhu yatan kavmiyetçilik ve bölgecilik gibi iki yeni unsur daha eklendi. Doğal olarak iç çalkantılar ve kabilelerin birbirine düşmesi gecikmedi.

‘Mülk sadece asabiyetle olur, asabiyet sahipleri, gittikleri ve arlarında taksim ettikleri hanedanlığa ait memleketlerde ve bölgelerde, devletin hamisidirler. Bir hanedanlığın kabileleri ve asabe sahipleri ne kadar çoksa, o devlet o nisbette kuvvetli, sahip olduğu memleketler ve topraklar o derece fazla olur. Bunun için de daha geniş bir mülkü bulunur.’ Ancak, onlar kendi gökyüzlerinde yerel kabile bayraklarının ötesinde bir birleştirici, bütünleştirici ve ayakta tutucu bir bayrak dalgalandıramadılar.

Çok sayıda kabileler ve çeşit çeşit cemaatların bulunduğu topraklarda, sağlıklı bir devletin kurulması az vakidir

Arap-Berberî çekişmesi, Endülüslü Müslümanların birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyulan dönemde patlak verdi. Fetih hareketi durmuş devletin sanki mevzi alır gibi bulunduğu konumu sağlamlaştırması gerekirken Reconquista hareketi karşısında karşı tarafın ekmeğine yağ sürercesine iç çatışmalar başlamıştır.
Kabaran asabiyet duyguları, taraflarda zihinlerdeki eski husumet ve savaşların hatıralarını bir kez daha depreştirdi; tabiri caizse ‘dişler gıcırdatıldı, kılıçlar yeniden bilendi’. Kabile çıkarları her değerin önüne geçtiğinden, kimin haklı ya da haksız olduğuna artık kimsenin aldırdığı, ya da aldıracak vakti yoktu.
Bunun sebebi görüş ve arzulardaki ihtilaftır. ‘Hanedanlık dahilindeki (inancın) ve temayülün ardında ona karşı direnen bir asabiyet mevcuttur. Bu yüzden, asabiyete dayansa bile, devletle ilgili faaliyetlerin yekdiğerinin ayağına çelme atmasına ve her vakit devlete başkaldırılmasına sık sık rastlanır’ Zira devlet dahilindeki asabiyetlerden herbiri, kuvvetin ve mukavemet etme kudretinin kendisinde olduğunu zanneder.’

Tek başına şana sahip olmak, refaha dalmak, rahatı ve sükûneti tercih etmek mülkün tabiatındandır

Birinci Abdurrahman ile kurulan devlet onun basireti ve kurnaz politikalar üretme kabiliyeti ile kuruluşunu tamamladı. I. Hişam ve I. Hakem ile devlet zaman zaman iç çalkantı girdabına çekilse de tekrar o girdaptan çıkmayı başardı. II: Abdurrahman ile gelen ve takriben otuz yıl sürecek olan siyasi istikrar beraberinde ticarî hayatın canlanmasını çeşitli imar faaliyetlerini de beraberinde getirdi. Yerleşiklik belirtisi olarak küçük mescitlerden daha büyük ulucamilere geçildi. II. Abdurrahman’dan sonra gelen hükümdarlar istikrarı devam ettiremediler. Lüks ve israf baş göstermeye başladı ve halk ağır vergilere mahkum edildi. Ancak daha sonra başa geçen III. Abdurrahman döneminde devlet hem siyasî birliği sağlamış oldu ve hem de ekonomik olarak göstergeler iyiye gitmeye başladı. Bununla birlikte mülkün tabiatından olan refah Endülüs’te iktisadî gelişmenin önemli neticelerinden birisi olarak yükselmeye başladı ve lüks hayat tarzı yaygınlaştı.

Daha önce belirtildiği gibi, mülk sadece asabiyetle vücuda gelir. Asabiyet ise, birçok asabelerin birleşmesinden ve kaynaşmasından meydana gelir. Bu asabelerden bir tanesi, diğer tüm asabelerden daha kuvvetli olduğundan onlara galip gelir, onları istilâ eder, nihayet tümünü kendi bünyesinde toplanmış hale getirir. (Arap asabiyeti yetemezdi.. Ancak İslam, berberîleri ve Arapları bir çatı altında toplayabildi) ‘Asabiyet bir maya gibidir. Bu asabiyetin oluşmasında unsurların biri diğerlerine galip olmalıdır ki, onları birleştirsin, kaynaştırsın ve asabelerin hepsine şümulüne alan tek bir asabiyet haline getirsin. Bu takdirde, artık diğer asabiyetler onun zımnında mevcut olur.’ (İslam ve özellikle bir dinin haricinde meydana gelen diğer asabiyet türlerinde kibir ve gurur gibi hayvanî türden asabiyet türü hurufa gelmektedir. Reislik, hükmetmek… Bu surette insanın tabiatında ilahlaşma ve egoizme sebep olur.)
Zaten siyasette çatal çomak toprağa geçmez, yani tek başlılık esastır.

Refah mülkün tabiatındandır

‘Bir millet tagallüb yoluyla, kendinden önceki mülk sahibinin elindekine mâlik oldu mu, saadeti ve nimeti çoğalmış, ona bağlı olarak da âdetleri ve ananeleri de artmış olur. Böylece geçim zarurî olan miktarını, sertliği ve kabalığı geçerek, hayatın fazlalığına, inceliğine ve zinetine ulaşmış olur. Bu durumdaki kimseler, âdetleri ve ahvâli itibariyle kendilerinden öncekilerine tâbi olurlar.’ Bununla beraber, yenecek, içilecek, kılık, kıyafet, kap-kacak ve yatak gibi şeylerde ince hallere yani kibarlığa ve zerafete yönelirler. Bu gibi durumlarda birbirine karşı övünürler. Daha nefis şeyler yeme, daha zarif elbiseler giyme ve daha iyi yürüyen bineklere binme itibariyle diğer milletlere karşı övünürler.

Endülüs Emevi Devleti de III. Abdurrahman ile ‘Altın Çağ’ ı yaşamakta ve savaşçılık ve şecaat toplumunun ekseriyetinin genel özelliği iken hadarî hayat toplumun da zevale uğramasına neden oldu.

Rahat ve sükun mülkün tabiatındandır

Rahat ve sükun durmak ile gerçekleşir. Bedevî bir hayat süren göçebe toplum için durmak ise ancak yerleşik bir hayat ile mümkün olacaktır. En nihayetinde bâdiye hayatına yerleşiklik tercih edilmiş olmaktadır.
‘Bir millet için mülk sadece taleb ile hasıl olur’. Yani hak iddia etmek ile hasıl olur. Talebin ulaştığı en son nokta yani kemal nokta ise galibiyet ve mülktür. Mülk hasıl olunca, onu ele geçirmek için zor – şer katlandıkları zahmetler ve yorgunlukları bir tarafa atarlar. Rahatı, sükûnu ve huzuru tercih ederler. Bununla birlikte mülk ile elzem hale gelen yapılar inşa etmeye başlarlar. Saraylar inşa edilir, hayatı daha da kolay hale getirmek için su kanalları açılır, bağ ve bahçe işlerine önem verilir. Sonuç olarak zihinlere yerleşen hayatı kolay kılma telakkisi ve felsefesi rahatı yorgunluğa tercih eder. Bahse konu olan iddianın en bariz örneğini Emevi Hanedanlığı’nın yıkılmasından sonra Reconquista hareketinden kaçan Nasırî hanedanlığında görmek mümkündür. Nasırîler ilk başta Gırnata’da bugün el-Hamra sarayının olduğu yere ilk başta sığınmak üzere kale yapmaya başladılar. Fakat daha sonra kendilerini güvende hissetmelerinden olacak kale evrilerek zaman zaman eklentiler de yapılarak son halini aldı. El-Hamra sarayı Berberî toplumunun rahat ve sükûna erdiği mekânın en bariz örneğidir.

KAYNAKÇA

-Özdemir, Mehmet. Endülüs Müslümanları Siyasî Tarih, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 3. baskı, Kasım 2013, Ankara.
-Uludağ, Süleyman. İbn Haldun: Mukaddime, Dergâh Yayınları, 12. baskı, Mart 2016, İstanbul
-Ziya Paşa. Endülüs Tarihi, Timaş Yayınları, Timaş Yayınları, Aralık 2016, İstanbul
-Şentürk, Recep. Medeniyetler Sosyolojisi: Neden Çok Medeniyetli Bir Dünya Düzeni İçin Yeniden İbn Haldûn?, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Sayı 6, İstanbul.

MÜCAHİT BAYRAM IŞIK

Yazar Hakkında

Mücahit Bayram Işık

Zannetme ki şöyle böyle bir söz; Gel sen dahi söyle böyle bir söz... @Mubayi_ @mubayi

Yorum Yaz