BAYAĞILIK ÜZERİNE

0

Küreselleşen dünyanın temel geçer akçesi olan kâr temelli hıza dayalı bilim anlayışı ise hafızaya muhalif unutturma gayeli hayat telâkkisi ile sosyal hayatta genel bir bayağılık, yüzeysellik ve geçicilik durumunu kamçılamaktadır

18. ve 19. Yüzyıl’da Sanayi Devrimi ile buharın üretim aletleri ve makineleri üzerinde kullanılması ile dünyada ilk olarak seri üretime geçilmiştir. Bir önceki emek yoğun üretim sistemine nispetle kısa zamanda daha çok mal üretilmeye başlanmıştır. Sonrasında ise birim başı maliyet düşmüş ve üretim sahiplerinde sermaye birikimi ortaya çıkmış ve kapitalizm vücut bulmaya başlamıştır. Bu yazıda ekonomi endeksli bir tespitten ziyade, sanayi devrimi ile bir ‘zihniyet’ meselesi olarak ortaya çıkan ‘hız’ kavramını baz alınarak birkaç kelâm edilecektir.

Nasıl mekanik bir saat zembereği bünyesinde bulunan yani potansiyel enerjiyi hareket enerjisine çevirerek o saati çalıştırıyorsa, modern dünyanın zihniyet zembereğinin temelinde hızı hakim kılan bir anlayış vardır. Dolayısıyla teknik bir hadisenin gelişiminde her zaman ürünü, asgari olarak bir birim daha ileri taşıma kaygısı gütmektedir. Bu bilim ve tekniğin doğasındandır ve tabiîdir. Ancak sosyal hayat ve düşünüş bilim ve teknikten azade değildir. İster istemez bir iç içe geçmişlik söz konusudur. Bu sebeple Mahmud Erol Kılıç’ın da ifade ettiği gibi: Bilgi düzeyinde, hiyerarşide pazı karşılığı olan askerî bilimler mühendislik ilminin alt dalıdır. Mühendislik ilimleri aklî ve kalbî ilimler değillerdir. Matematikseldir. Mühendislik ilimlerinin alt dalı olan askerî bilimlere mensup olan birinin toplumsal ve filozofik alanlarda söz söylemesi sosyolojinin konusu olan toplum hayatında negatif sorunlara yol açmaktadır. Kılıç, burada toplumun yüzlerce yıllık değerleri üzerinde jakoben bir tavırla askerin söz söylemesinden bahsetmekte ve yakınmaktadır. Sosyolojinin konusu olan askerin bu tavrı bir başka hikâyenin konusu olmakta ve bu tartışma hamuru çok su götüreceğinden burada mühendislik ilminin salt matematiğe dayandığı ile ilgilenilmektedir. Matematiksel olan bilim ve teknoloji sosyal hayatın yumuşak yanlarını sertleştirmekte ve insanlar arası ilişkileri daha keskin hale getirmektedir. Hal böyle olunca gündelik ilişkiler çıkar temelli satıh üzerinde kurulan ilişkiler haline gelmekle birlikte bir med cezir hali de gözlemlenmektedir. Hız’ın getirdiği ani değişim hali ister istemez birçok meseleyi künhüne vâkıf olmadan yüzeyde bırakmaktadır. Bu durum musikîden edebiyata, sanattan mimarîye birçok alanda kendini göstermektedir. Daha önce Körlük Üzerine yazısında değinildiği üzere insanoğlu doğası gereği sosyolojik bir varlıktır. Tekamülü ancak ve ancak bir toplum içerisinde mümkündür. Kişinin ihtiyaçlar hiyerarşisinin/piramidinin tepesinde olan kendini gerçekleştirmek istemesi yani bireyin tekamülü, havasını teneffüs ettiği ortamdan da etkilenerek herhangi bir dünya telâkkisine bağlanması ile mümkündür. Çünkü bu hayat telâkkisi bir bilgisayarın işletim sistemine benzer. İnsanoğlunun bütün yapıp etmelerini zihninde çerçeve olarak düzenlemektedir. Bu kavram ‘zihniyet’ olarak da açıklanabilir. Bugün bu satırlarda tabiri caizse çapalama işlemini ‘hız’ kavramının ihtiyarî ya da gayri ihtiyarî insanoğlunun dünya görüşü haline gelmesiyle birlikte günlük yaşam üzerine yansımaları incelenecektir. Aşık Paşa’nın de buyurduğu üzere:

Şehvet ü hırs u hevesdür pişesi
Yok durur ayruk anun endişesi

beyitinde buyurduğu üzere eşelemede ilk sözcük heves olacaktır.

Arap lisanında hws kökünden gelen hawas delilik-cinnet-fantezi, anlamlarına geldiği gibi boş şeylerle gönül eğleme anlamına da gelmektedir. Türkçede de geçicilik temelinde karşılık bulmaktadır. Çünkü mezkür halde, bir yüzeysellik hali mevcuttur. Derinlikten ziyada sathî bir durum söz konusudur. Ek olarak TDK’nin ‘heves’ ile ilgili tanımına bakıldığında ise; istek, arzu, şevk halinin sadece eğilim temelli olduğu görülmektedir. Heves ile ilgili deyimlere bakıldığında ise heves etmek, hevesine düşmek, hevesi kursağında (veya boğazında veya içinde) kalmak, hevesini almak, hevesini kırmak, hevesi kalmamak, bütün deyimler sınırlı bir zaman dilimini anlatmaktadır.

Heves etmek genelde kendinde olmayan bir eşya ya da bir hale karşı duyulan bir istek, ona doğru bir meyil halini içermektedir. Bahsi geçen ruh halinin diğer tarafında yani madolyonun diğer yüzünde ise taklit vardır. Taklitte öz önemli değil aksine onun gibi olmak ona benzemek ön plandadır. Yani dolaylı olarak bir yüzeysellik göze çarpmaktadır. Hevesini almak ya da hevesi kalmamak deyimleri ele alındığında ise ‘moda’ kavramının taklitten ileri gelmekle birlikte ‘hevesini almak’ ve ‘hevesi kalmamak’ deyimleri ile zihinde yaptığı çağrışım ilişkisi ve aynı potada eriyen kelimeler olduğu ortadadır. Bugün moda kavramının tahayyülünde hemen akla bir günde, bir haftada, bir ayda en fazla bir mevsimde değişebileceği gelmektedir. Yani bir yılı bile bulmamaktadır. Dolayısıyla toplumda hakim olan bu anlayışı zihinden bağımsız olarak ele almak ya da bireyin zihnine etki etmediğini düşünmek abesle iştigaldir. Çünkü birey alışkanlıklarının ürünüdür ve bu denli sık değişim insan zihninde hafızayı dolaylı olarak zayıflatmaktadır. Tabi hafızanın zayıflığı ya da zayıflaması sadece moda kavramına indirgenmemektedir. Çünkü moda bir sebep değil aksine bir sonuçtur. Hızı temel alan bir anlayışın sonucu…

Köken itibari ile Fransızca la mode “güncel olan usul veya davranış biçimi” sözcüğünden türemiş olan ‘moda’, TDK’de değişiklik gereksinimi veya süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik anlam örgüsü içerisinde kendine yer bulmaktadır. Geçicidir. Çünkü amacı yüzeysel ve kâr amaçlı bir değişikliktir. Sosyal hayatta bireyleri karşısında pasif halde bırakıp oltasına takarak zihinlerine algı aşısı yapmaktadır.

Aynı zamanda güncel olan usul veya davranış biçimi olarak tanımlanmaktadır, moda. Çünkü sürekli bir yenilenme, update, revize ve güncelleme hali gerektirmektedir. Hıza dayalı olan bu ani değişiklik anlayışı sosyal hayatta birçok önemli meselenin de fazla derine inmeden yüzeysel alanda hapsine sebep olmaktadır. Dolayısıyla yaşamın her alanında genel bir hafızasızlık hakim durumdadır.

Hafıza mahiyet itibari ile derinlik kelimesi ile aynı bağlamda değerlendirilebilecek bir kelime olduğundan hafızanın irtifa kaybetmesi sosyal hayatın görünür ya da görünmez birçok alanında da derinlik vasfından yoksun eserleri ortaya çıkarmaktadır. Aynı zamanda felsefî olarak da kitlesel bir temelsizlik yabancılaşmayı da beraberinde getirmektedir. Muhtelif ihtisas alanlarında ise yeni bir şey söylemek ancak mevcudun üzerine yeni bir ilâve yapmakla ilerleme kaydedileceğinden, bugün nevzuhurluk felsefesi sosyal hayata daha çok hakim hale gelmiştir. Bu satırlara istinaden, herkesce yazı makinesi olarak maruf ve bu toprakların yetiştirdiği edip bir kişilik olan Ahmet Mithat Efendi geleneğe olan bağlılığı açısından ele alındığında, onun çocukluğunun Kapalıçarşı’da yalınayak hamallık yaparak geçtiği görülmektedir. Efendi’nin yani bu toprakların yetiştirdiği bir hamalın bile sırtından özgüven ve gelenek elbisesini atamamıştır. Bu kanıya, eleştiri oklarını yönelttiği Alman felsefeci Arthur Schopenhauer’in hakkında telif ettiği Schopenhauer’in Hikmet-i Cedidesi adlı eserden alıntı ile varmak pek alâ mümkündür:

‘Kendisinden ve bir de Kant’dan başka hükemâdan hiçbirini adam hesabına almayan bu adam, daha evvel gelmiş filozoflardan hemen hiçbirini beğenmez ve kimseye beğendirmez. Dahası kendisi yokluk diyarına tekerlendikten sonra ve hattâ sonsuza kadar gelecek hâkimleri beğenmek ihtimalini de ortadan kaldırmak derecelerine varır.

Mithat Efendi, Schopenhauer’in nevzuhur anlayışı içerisinde batı felsefe geleneğini sırtından atmaya çalışmasını eleştirmekte ve onun otodidakt (!) yönünü ortaya koymaktadır. Yani dolayısıyla hızı temel alan, hafıza ve derûnî bir anlayışa muhalif havayı teneffüs eden bir ortamdan ancak yokluk üzerine tekerlenmek için çaba sarf eden şahsiyetler çıkması gayet normaldir. Dolayısıyla hakiki manada söz söyleyecek kimse çıkmamaktadır. Hakiki manada söz söyleyen çıkmayınca ortaya çıkan eserler de sırf değişim malzemesi niteliği taşımakta ve fantezi mahiyetine bürünmektedir. Aslında fantezi, karnında söyleyecek bir sözü olmayıp cahil ya da deli cesareti ve aymazlık karışımı ile söz söyleme cüretkârlığı göstermektir. Bu açıdan yüzeysellik anlayışı hâkim olduğu için önemli önemsiz bütün meselelerde satıhta yer almakta ve yenisi bir diğerine yerini bırakmaktadır. Bu yüzden gündem çok çabuk değişmekte ve genel toplumsal bir unutkanlıktan hayıflanılmaktadır. Böyle olması ise çok normaldir. Bu durumda bir zihin yansıması olarak çürük binaların dış cephesi mantolama ile kaplanmakta, aynı anda akılda birkaç önemli mesele tutulamaz hale gelmekte, satranç oynamak zor ve sıkıcı bir hal almakta ve siyaset üretecek bir mutfağa sahip olunamamaktadır…

Genel bayağılık, meseleleri ele almada yüzeysellik ve hafızasızlık ile birlikte popüler olanı da getirmektedir. Dahası popüler kültür diye taban tabana zıt iki kavram birbirine yakıştırılmakta ve kullanılmaktadır. Popüler olanın ve kültürün anlam bakımından iki zıt kelime olduğu ayan beyan ortadadır. Çünkü popüler, Fransızca populaire “halka ait, halka uygun, halkça sevilen” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince aynı anlama gelen popularis sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Latince populus “halk, kamu, cumhur” sözcüğünden türetilmiştir. Kısaca halkın benimsediği yani son güncellenmiş, yenilenmiş dahası yeni değiştirilmiş olandır. Kültür ise yine Türkçeye Fransızca culture kelimesinden geçmiştir. ” toprağı ekip biçme, tarım” ve “terbiye, eğitim” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince colere, cult- “ekip biçmek, toprak işlemek” fiilinden +tura sonekiyle türetilmiştir. Dilimizde ‘culture’ e karşılık kullanılan kelimelere bakıldığında ise manâ açısından aynı özelliği taşıdığı görülmektedir.Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde oluşturulan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları oluşturmada ve sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü olarak da Klasik Türkçede kullanılan sözcükler hars ve ekindir. Hars ise Arapça ḥrs̠ kökünden gelen ḥars̠ “kültivasyon, tarla sürme, tarım” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḥaras̠a “toprağı sürdü, ekip biçti” fiilinin masdarıdır. Görüldüğü üzere muhtelif kelimelerde bir anlam birliği oluşmakta, manâ olarak bir ehemmiyet ve öz ilişkisi kurulmaktadır.

Hülasa edildiğinde ise birçok şeyin siyasallaşıp araçsallaştığı ve yine birçok kavramın bugün içinin boşalmış olup onu karşılayan anlam örgüsünün yok olduğu gibi kültür kelime ve kavramının içi boşalmış durumdadır. Küreselleşen dünyanın temel geçer akçesi olan kâr temelli hıza dayalı bilim anlayışı ise hafızaya muhalif unutturma gayeli hayat telâkkisi ile sosyal hayatta genel bir bayağılık, yüzeysellik ve geçicilik durumunu kamçılamaktadır. Dolayısıyla günlük hayat basit, adi, amiyâne, banal, herhangi bir özelliği olmayan, sıradan, alelâde, derine inmeyen, gelişigüzel, ayrıntılı olmayan, sathî bir anlayışın hakim olduğu zihniyet yapısının oluşturduğu anlayış içinde tabiri caizse bir kısır döngü içine haps olmuş durumdadır.

Mücahit Bayram IŞIK

Yazar Hakkında

Mücahit Bayram IŞIK

mubayi624@gmail.com @Mubayi_ @mubayi

Yorum Yaz