BABALAR VE OĞULLAR TANZİMAT ROMANININ EPİSTEMOLOJIK TEMELLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

0

 

Jale Parla, Babalar ve Oğullar Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri adlı kitabındaki yaklaşımıyla tarihyazımı ve edebi eleştiri geleneğindeki yaygın bir yargıyı yapıbozuma uğratmıştır. Parla, Tanzimat yazarlarının yenilikçilik anlayışlarının onları bir Doğu-Batı ikilimine soktukları yargısını reddetmiş ve bu yargının bir Cumhuriyet ideolojisi yorumu olduğunu belirttmiştir.[1]  Yani Tanzimat, Osmanlı kültürel hayatında bir ikilem-düalite yaratmamıştır. “yenileşme hareketinin temelini Doğu’nun ahlaki ve kültürel boyutlarıyla Doğu’nun dünya görüşü oluşturmuştur.[2] Batılılaşma hareketleri ise sınırları belirlenmiş bir şekilde ve makul ölçüde bu kültürde kabul görmüştür.[3]

Bu doğrultuda Jale Parla eserinde, “Tanzimat yazarlarının dünyayı Kuran’a ve Aristo mantığına dayanan  mutlakçı ve apriorist bir epistemolojik çerçeveden gördüğünü, reformcu çabalarında ise en ödün vermez bir idealizmle destekledikleri camiacılık ve ahlakçılık normlarına bağlı kaldıklarını”[4], iddia eder. Bu epistemolojinin gerekliliği olarak ise Tanzimat yazarları adeta bir “baba” tavrıyla eserlerinde “oğullar” yaratır. Bu “baba” metaforu da oldukça işlevseldir. Batı’dan gelen kültürel ve maddi yeniliklere karşı nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğini çoğu kez alegorik bir şekilde okurlarına (oğullarına) “öğretir”.

Kitap altı bölümden oluşur. İlk bölüm “Babasız Ev” de Parla, yukarıda değindim gibi Tanzimat yazarlarının düşünce yapısı ve hedeflerini belirler. Bu yazarların dayandığı epistemolojik kuramın[5] dayanaklarını açıklar ve bu epistemoloji çerçevesinde bir Türk romanı oluşturduklarını savunur. Yazar ilk bölümün son kısmında da doğduğu ve geliştiği dönemde bu romanın sınırlarını çizen unsurları maddelendirir.

İkinci bölüm “Mutlak Metin” başlığını taşır. Bu bölümde Parla, Osmanlı aydınlarının dünya görüşlerinin dayandığı temel epistemolojiyi ve değerleri,  farklı yazarlardan da yararlanarak ortaya koyar. Her ne kadar Tanzimat ile beraber bir takım reformlar gerçekleşse de sorgulamanın, felsefenin kabul görmediği skolastik zihniyet değişmemiştir. Yani Osmanlı’daki Batılılaşma hareketini, Avrupa’da gerçekleşen modernleşme kavramı ile açıklamak mümkün olmaz. Çünkü Avrupa referansıyla modernleşme olgusu, kurulu olan her türlü düzene ve otoriteye bir başkaldırıdır. Halbuki Tanzimat döneminde, Osmanlı aydınları için hala sorgulamaya açık olmayan bir “mutlak metin” vardır. Bu metnin arkasında da bir baba otoritesine ihtiyaç vardır. Bu “baba otoritesinden yoksun bulunmak, Tanzimat düşünürleri için oldukça tedirgin edici bir ruh haline neden olur.”[6] Bu tedirginliğin ve yoksunluğun ifadesi olarak da romanlarda karşımıza babasız karakterler çıkar.

Kitabın üçüncü bölümü “Babalar” kısmında, Tanzimat yazarının romanındaki karakter kurulumuna, okuruna ve yazarlık üslubuna değinilmiştir. Parla, Tanzimat romancısının kitabında müdahil anlatıcı kullanımını, onun baba rolüyle ilişkilendirir. Yazarın her şeyi önceden bilmesi ve olay örgüsüne müdahale etmeleri gibi metinsel örnekler de dönemin tarihsel ve kültürel ortamına dayanarak açıklanmıştır.[7]

Kitabın dördüncü bölümü “Oğullar Ve Sufli Lezzetler” başlığı ile başlar. Bu bölümde Tanzimat romanındaki baba otoritesinin en tehlikeli bulduğu alanın materyalizm olduğu belirtilir. Materyalizme karşı bu bakışında yine İslam Epistemolojisine bağlı ahlak normlarından kaynaklandığı belirtilir. Bu doğrultuda Tanzimat yazarlarının eserlerinde sufli lezzetlere meyleden babasız oğulların düştükleri zavallı durumları romanlarında sık sık işledikleri söylenir. Bu bağlamda Parla, Namik Kemal’in İntibah’ı ve Nabizade Nazım’ın Zehra romanını inceler. Materyalizmin tehdit olarak görülmesinin sadece romanları değil çevirileri de şekillendirdiğini iddia eder.

“Güneşe Uzanan Oğul” başlığını taşıyan beşinci bölüm Beşir Fuat’dan bahseder. Jale Parla, Beşir Fuat’ın Batı’nın bilgi kuramını benimsemeden Batılılaşma olamayacağını kavradığını söyler. Edebiyatta romantizmin değil realizm ve natüralizmin hakim olmasını isteyen Fuat, dönemin “babaları” ile de bir kavgaya tutuşmuş ve bu kavga trajik bir sonla sonuçlanmıştır.

Kitabın son bölümü “Metinler Labirentinde Bir Sevda; Araba Sevdası”dır. Bu bölümde Jale Parla, ilk modern roman olarak tanımladığı Araba Sevdası’nı kendi iddiası çerçevesinde inceler. Ekrem, çağının kültürel karmaşasının bilincine varmış ve karmaşık epistemolojilerin buluşma noktasındaki boşluğu görmüş, bu boşlukta hiçbir gerçekliğin tanımlanamayacağından ürkmüştür.[8] Böylelikle Araba Sevdası konusu, dil kullanımı, anlatım teknikleriyle Tanzimat romanlarını yadsır. Roman diğer romanları ve hatta kendini de hiçler.

Ben Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar kitabının edebiyat dünyası için önemli bir yerde durduğuna ve yol açıcı olduğuna inanıyorum. Parla, bu kitabıyla Michel Foucault’dan bildiğimiz “epistemoloji”[9] kavramını bir edebiyat incelemesinde aracı olarak kullanıyor. Böylelikle bir edebiyat incelemesi yaparken, metinlerin, içinde bulunduğu tarihle, kültürle ve çağın felsefesiyle okunmasının önemini göstermiş oluyor. Edward Said’in seküler eleştiri[10] olarak tanımladığı ve öne çıkardığı eleştiride vurgulunan metnin dünyeviliği ve bulunduğu dünyada, bulunduğu şartlarla ilişkisinde metinleri anlamlandırmadaki önemi Jale Parla’nın bu kitabında başarıyla gerçekleştirilmiştir. Yine Valdes’in de öne sürdüğü gibi bir metnin üretim anında hüküm süren tarihsel koşulların da metne ve metnin içeriğine dahil olması söz konusu.[11] Bu yüzden bir metni “şuan” değerlendirirken,  o metnin yazıldığı “andan” koparılmaması, metni doğru yorumlamamız için önemli oluyor. Babalar ve Oğullar Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleride  bunun başarılı bir örneğini sunması açısından önemli bir eser.

Tanzimat romanı için ortaya koyulan böyle bir çalışma aynı zamanda hep “ilkel” olarak görülmüş ve ihmal edilmiş ilk romanlarımızı anlamlandırmamız açısından da değerli. Erol Köroğlu’nun ifadeleriyle “ilk Türkçe romanları aşağılık kompleksi üreten başarısız ve sıkıcı denemeler olarak değil, bizim tarafımızdan okunmayı ve anlamlandırılmayı bekleyen ilginç ve karmaşık metinler olarak(…)”[12] görülmelidir.  Jale Parla’nın kitabı da Tanzimat romanlarını değerlendirilmesinde hesaba katılması gereken çok önemli noktalara değinmiştir. Bu açıdan günümüzde temel bir kitap olmuş ve neredeyse klasikleşmiştir.

Ancak klasikleşen eserlere karşı da eleştirel tutumu kaybetmemek gerekir. Bu sebeple, Jale Parla’nın bu yol açıcı, önemli eserini tekrar tekrar okumalı ve kendi okumalarımızı getirebilmeliyiz. Ben de bu yazımda Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri  adlı eserine kendi okumamı getirmeye çalışacağım. Öncelikli olarak Jale Parla’nın metninde mikro tarihçiliğin yoksunluğundan doğan bir eksikliği görmek mümkün. Parla’nın eseri, onsekizinci yüzyılda ortaya çıkan teolojik, informatik bunalımlar, epistemolojik devrim ve buradan ortaya çıkmış bir nesnelliği baz alıyor. Fakat bu bakış oldukça çizgisel bir gelişmeyi imliyor. Oysa yeninin eskiyi sildiği bir ortam çoğunlukla mümkün olamıyor. Aksine eş zamanlı olarak bir arada olabiliyorlar.  Bu noktada  Manuel De Landa’nın iddiasını hatırlamakta yarar var. “Çizgisel olmayan katışım diyebileceğimiz bir şey vardır” ve “gerçekten yeni yapılar bu sınırsız katışımlardan ortaya çıkar.”(16) Yani bu durumda,

Belli bileşimler belli, öngörülemeyen özellikler (emergent properties) gösterir; yani kendisini oluşturan parçaların toplamını aşan, bir bütün olarak bileşime ait olan özellikler gösterir. Bu öngörülmemiş, birden beliriveren özellikler parçalar arasındaki etkileşimlere dayanır; bu da demektir ki bütünden yola çıkıp bütünü onu oluşturan parçalara ayıran yukarıdan aşağı gidecek analitik bir yaklaşım tam da bu özellikleri gözden kaçırmaya mahkûmdur. Başka bir deyişle bir bütünü parçalarına ayırarak incelemek, ardından bu parçaları birbirine ekleyerek bütünün modelini çıkarmaya çalışmak karşılıklı etkileşim sonunda ortaya çıkan her türlü özelliği gözden kaçırmak demek olur. [13]

Jale Parla ise  eserinde  ele aldığı tüm romanların farklı yazarlar tarafından yazılmalarına karşın aslında ortak bir dünya görüşünün ürünleri olduklarını savunur. İslam Epistemolojisi dediği bu dünya görüşü çerçevesinde metinleri okur. Oysa çizgisel bir tarih anlayışıyla belirlenen ve çizgileri keskin  bir şekilde çizilen anlayışlar metinleri değerlendirirken daha mikro unsurları kaçırmamıza yol açabilir. Yani Osmanlı’yı yekpare bir süreklilik olarak okumak ve bugünden o güne bakarken sadece siyasal değişiklilikleri merkeze almak yanıltıcı olabilir. Oysa, roman yazarlarının ekonomik kaygıları, tefrika roman geleneği, metinlerin bir birini etkilemesi ve bundan doğan bir iletişim durumu gibi daha mikro unsurlar da var. Yine Köroğlu’nun ifadeleriyle “herhangi bir metni, kendi özgül üretim koşullarına bağlı olarak ortaya çıkan bir iletişim sürecinin somut bir ânı olarak düşünebiliriz. Bu doğrultuda, bir metin kendinden önce ve sonra ortaya çıkan yazılı ve sözlü başka iletişim anlarından oluşan bir bütünün parçasıdır; kendinden önce ortaya koyulan metinlere bir yanıt niteliği taşıdığı varsayılabilir ve kendinden sonra ortaya çıkacak metinlerin oluşumunu tetikleyebilir.”[14]  Dolayısıyla çizgisel, süreklilik arz eden makro okumalarda bu hususların gözden kaçması daha olası oluyor.

Jale Parla despotik-otokratik “mutlak metin” anlayışına sahip olduklarını söylediği Tanzimat yazarlarının İslam Epistemolojisine bağlı olduklarını ve bu açıdan bir düalite içinde bulunmadıklarını söyler. Ancak bu tezini açıklamak için “İslam Epistemolojisi”nden ne kastettiğini ve “düalite”yi neden reddettiğini pek açmaz. Oysa mutlak bir metne yaslanmak yahut baba-oğul metaforu bu yazarların bir düalite içinde olmadıkları anlamına gelmez.

Tanzimat yazarlarının divan edebiyatına ve eski dile karşı olan sert eleştirileri de bu açıdan Jale Parla’nın tezi açısından çelişkili durumlar olarak görünmektedir. Gerçi Parla, Tanzimat’ın eskiye dönük bu eleştirisinin felsefi ya da epistemolojik alana değil, edebiyat alanına yönelik olduğunu söyler ve Harold Bloom’un “anxiety of infuence” (“etkilenme endişesi”) teorisinden hareketle, yani her “oğul”un “baba”yı aşmaya çalışmasının olağan olduğunu vurgulayarak bunun kendi teziyle bir çelişki yaratmadığını göstermeye çalışmıştır. Ancak Bloom’un bu kavramı  aydınlanma sonrası ortaya çıkan bir kavramdır. Yani Tanzimat yazarlarımız, Parla’nın iddia ettiği gibi İslam Epistemolojisine dayan mutlak metin anlayışına bağlı iseler bu türden bir “etkilenme endişesi” içine girmeleri mümkün müdür? Yine Tanzimat romanlarında gördüğümüz dini, bilimle ve akılla savunmak, görücü usulü evliliğe karşı olmak, batılı eğitim almış kahramanların övülmesi gibi hususlar göz önünde bulundurulduğu zaman Beşir Fuat’dan önce Tanzimat yazarlarının metinlerinde “mutlak metin”  ihlali bulunmadığını, ve bir düalite içinde olmadıklarını söylemek zor görünmektedir. En azından böyle bir şey söylemek için bu hususların ve kavramların daha derinlikli tartışılması ve iddianın güçlendirilmesi gerekir.

Bunun yanı sıra Jale Parla’nın Tanzimat romancılarının Aristo Epistemolojisine bağlı kaldıklarını tezini haklı buluyorum. Çünkü Tanzimat ilk dönem romanlarına baktığımızda, bu roman kahramanlarının sonu, genel açıdan Aristo tarafından belirlenip sistemleştirilen antik Yunan tragedyalarındaki kahredici, elem verici sona benzer. Bu türlü bir sonun uyandırdığı acıma (pathos) ve bu sondan alınan ibretin sağladığı arınma (katharsis) durumlarının Tanzimat yazarlarımız tarafından da sık sık kullanıldığı ortadadır. Bu durum da Jale Parla’nın tezi açısından düşündüğümüzde anlamlı ve tutarlıdır.

Jale Parla’nın kitabında düşünmemiz gereken bir diğer husus da, Parla’nın tezi için sıraladığı yazarlardır. Parla, Ahmet Mithat’ın adını da bu kategori açısından Namık Kemal ile birlikte anar. Oysa ben Ahmet Mithat’ın böyle bir kategorik ayırma giremeyecek bir yazar olduğunu düşünüyorum. Özellikle Nüket Esen ve Erol Köroğlu’nun hazırladığı Merhaba Ey Muharrir![15] kitabı ile Ahmet Mithat’ın romancılığının daha derinlemesine incelemesi sunulmuş ve Mithat’ın bu kategorilendirmenin dışında çok yönlü bir yazar olduğu gösterilmiştir. Ayrıca Ahmet Mithat’ın eserlerine baktığımızda Namık Kemal ve Nabizade Nazım’ın aksine, Parla’nın vurguladığı Aristo epistemolojisine sıkı sıkıya bir bağlılık veya Batı epistemolojisini reddediş göremeyiz.

Sonuç olarak  Jale Parla’nın Babalar ve Oğullar Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri eseri, Parla’nın tezini savunurken kullandığı yöntemle, eleştirel tavrıyla, hermeneutik  yaklaşımıyla, metinleri yorumlaması ve bu yorumu yakın okumalar ile desteklemesiyle, edebiyat eleştirisi için önemli bir değer olmuştur.  Yine Parla Tanzimat Romanlarını değerlendirirken felsefeyi, tarihi ve epistemolojiyi işin içine katmış ve bu açıdan metnin dünyeviliğini korumuştur. Edebiyat eleştirisi ve edebiyat tarihi açısından çok değerli olan bu kitabın farklı okumaları yapılmalı ve bu farklı okumlar da ortaya konmalıdır.

Maide Terzi

KAYNAKÇA

[1] Jale Parla, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 36.
[2] a.g.e., 19
[3] a.g.e., 36.
[4] a.g.e., 103.
[5]”Gerek edebi, gerekse edebiyat dışı metinleri biçimlendiren epistemolojik kuram,mutlakçı bir epistemolojik kuramdı. Ana hatlarıyla Kuran’ın sorgulanamazlığı, Aristocu tümdengelimci mantığın üstünlüğü, iyiyle kötünün kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığı bir dünya görüşü, gizemci gelenekten kaynaklanan soyut bir idealizm ile şeriat ve fıkıha dayalı bir hukuk ve kelama dayalı bilgilenme yönteminden oluşmuş bir kuramdı bu.”Jale Parla, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 15.
[6] a.g.e., 28.
[7] “Tanzimat yazarlarının ürettikleri metinlerin babaları ve büyük yargıçlarıdır; ama bu rolü benimsememelerinin tarihsel ve kültürel nedenleri yok değildir. Osmanlı devlet felsefesindeki yönetici anlayışla aile kavramındaki baba anlayışının nasıl örtüştüğünü göstererek, bu tarihsel ve kültürel nedenleri paradigmatik bir biçimde sunabiliriz.” Jale Parla, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 50.
[8] a.g.e., 123.
[9] “Foucault’nun terminolojisinde episteme, bir çağın söylem biçimlerinin özü veya söz konusu söylemlerin dayandığı temel paradigma olarak belirir.” Bkz. Michel Foucault, Bilginin Arkeolojisi, Çev. Veli Urhan (İstanbul: Birey Yayınları, 1999) 242-251.
[10] Edward Said, The World, The Text and the Critic, (Cambridge: Harvard University Press, 1983)
[11] Mario  Valdes, “Rethinking  the  History  of  Literary  History,” Rethinking  Literary  Theory:  A  Dialogue  on  Theory içinde,  hazırlayanlar,  L.  Hutcheon  ve  M.  Valdes  (Oxford  ve  New  York:  Oxford  University  Press,  2002),  70.
[12]Erol Köroğlu, “Hançerli Hanım” mı “Mirat-ı Aşk” mı?: Bir Hikayenin Dönüşümü Sürecinde Etkilenen ve Etkileyen Olarak İntibah,” 14.
[13] Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih Bin Yılın Öyküsü (İstanbul: Metis, 2013), 18.
[14] Erol Köroğlu, “ Ahbâr-ı Âsâra Tamîm-i Enzâr Neden Yazıldı, Neden Unutuldu, Neden Okunmalı” (Virgül, Eylül, 2003), 12-5.
[15] Nüket Esen ve Erol Köroğlu, Merhaba Ey Muharrir! ( İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2006).

About Author

Boğaziçi Üniversitesi / Türk Dili ve Edebiyatı (MA)

Leave A Reply