ABD-ÇİN RESTLEŞMESİNDE ANGLOSFER FAKTÖRÜ

0

Yeni POTUS Joe Biden’ın resmen göreve başlamasıyla Çin’e karşı bir “özgür dünya koalisyonu” kurulması için tetikte hazır bekleyen devletler için 2021 yılı oldukça hareketli geçecek gibi görünüyor. Trump sonrası nasıl şekilleneceği merak edilen Amerikan dış politikasının en büyük meselesi, hiç şüphesiz, Çin ile rekabetin hangi düzlemde sağlanacağı üzerineydi. Burada dikkat çeken durum ise, bir grup devletin Çin’i dizginlemede Amerika’dan daha fazla istekli olması. Anglosfer (Anglosphere) olarak tanımlayabileceğimiz İngilizce konuşan ülkeler, Çin’in karşı konulması gereken bir tehdit olduğu şeklindeki Amerikan politikasını benimsemeye daha meyyal ve daha heveskar.

İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan müteşekkil Anglosfer bloku, Çin ile ilişkilerinde şahin politikalara tutunmaya hazır oldukları imajını vermekten çekinmedi.  Örneğin Avustralya yönetimi, Covid-19 virüsünün Çin kökenli bir salgın olduğunu ispatlama ve bir bakıma dayatma konusunda uluslararası soruşturma teklif etti. Kanada ise ABD-Çin arasındaki “Huawei Teknoloji Savaşı”na şirketin finans müdürü Meng Wanzhou’yu Kanada’dayken tutuklayarak katıldı. Bu durum Pekin’de ciddi bir tepkiye yol açmış ve 2 Kanada vatandaşı casusluk suçlamasıyla alıkonulmuştu. Diğer yandan İngiltere, 156 yıl boyunca hükmettiği Hong Kong’da salgın öncesi yaşanan kitlesel protestolara destek vermiş ve bölgede artan siyasi baskıyı kınamıştı. Buna ek olarak BBC’nin Çin aleyhine yayınlarını ve Pasifik’teki Amerikan filosuyla tatbikat için yola çıkacak İngiliz donanmasını belirtmek gerek.

Son yılların en gergin ilişki ağını şekillendiren bu gelişmeler karşısında, ABD önderliğindeki Anglosfer blokunun sert tutumu, elbette Pekin cephesinde hissediliyor. Mesela ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın Hong Kong’daki protestoları destekleyen ortak açıklamasının ardından Pekin yönetimi, bu “beşli gruba” aynı sertlikte bir yanıt vermekten çekinmemişti; “Çin’in egemenliğine zarar vermeye cesaret edenlerin “beş göz”ü veya on gözü olsun… gözlerinin kör olmasına dikkat etmeliler.”

Öte yandan Çin’in Asya’daki en büyük iki rakibi Hindistan ve Japonya’yı da bu grubun içerisine dahil etme girişimi bir sır değil. Öyle ki ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında salgından bu yana ivme kazanan ve adını sıkça duymaya başladığımız “Dörtlü Güvenlik Diyaloğu- Quadrilateral Security Dialogue” forumu her geçen gün etkisini biraz daha genişletmenin telaşı içerisinde. Özellikle Himalayaların eteklerinde sömürge döneminin mirası diyebileceğimiz, Çin ve Hindistan’ı birbirinden ayıran tanımsız, ”uçsuz bucaksız” sınır bölgelerinde, geçen yılın Haziran ayında yükselen tansiyon dikkat çekmişti. Dünyanın en kalabalık iki devletini karşı karşıya getiren askeri restleşme soğutulmuş olsa da iki taraf arasında kuşku tohumları çoktan filizlenmeye bırakıldı. Bu durum, ABD başta olmak üzere Anglosfer devletlerini Hindistan’ı da kapsayan bir “demokrasi bloku” kurma projesi konusunda harekete geçmek için cesaretlendirdi. Ancak Hindistan’ın dış politikasının temellerinden biri olan “stratejik özerklik”, karşılıklı egemenlik ve haklar çerçevesinde her devletle diyalog kurmayı esas alıyor. Yani bir blokun parçası olmaktan ziyade esnek birlikteliklere daha yatkın bir görünüm söz konusu.

Son birkaç yıldır analistlerin -yeni olmamakla birlikte- artan sayıda makalesinde, Çin’in dizginlenmesi giderek imkansız hale dönüştüğü iddia edilen siyasi ve ekonomik ağırlığı üzerinde duruluyor. Bir de buna askeri caydırıcılık kapasitesindeki artışı ve teknolojik dönüşümü eklemek lazım. ABD’nin bir ittifaklar sistemi aracılığıyla Pekin’i sarması ve nefes aldırmaması gerektiğine vurgu yapılırken Anglosfer blokunun Amerikan hegemonyasına bağlılığı dikkat çekiyor. Hatta pek çok düşünce kuruluşu Amerikan yönetimini Çin tehdidi karşısında yeteri kadar kararlı ve dirayetli davranmamakla itham edebiliyor. Amerikan liderliğine bu denli ihtiyaç duyulmasının arkasında, Pekin’in revizyonist emellerle bölgesel ve küresel hakimiyetini perçinleştirmesi gösterilirken artık bu duruma bir son vermenin aciliyeti üzerine tartışılıyor.

Avrupa Birliği’nden ayrılan ve yeni ekonomik pazar arayan İngiltere için bu kaçırılmayacak bir fırsattı ve başta Hindistan olmak üzere eski sömürgeleri ile bağlarını güçlendirerek kullanmayı tercih etti. Almanya ve Fransa ise Çin’e karşı açılmak istenen bu cepheye katılmakta isteksiz gözüken iki dinamo. Hiç şüphesiz Avrupa Birliği’nin bu iki ağabeyi, dünya ticaretinin Çin limanlarına uğramadan veya Çin limanlarından çıkmadan dönmediğinin pekala farkında. Üstelik salgın şartlarının devam ettiği bir dünyada yeni bir Soğuk Savaş’ın içine dahil edilmeye pek sıcak baktıkları da söylenemez.

Çin’i şeytanlaştırmaya hazır Anglosfer bloku için ABD, özgür dünyanın liderliğine yeniden daha güçlü soyunmak zorunda. Trump travması sonrası Amerikan değerlerinin yaşaması ve ilerlemesi için Anglosfer’in ABD hegemonyasının en büyük destekçisi olacağını kestirmek zor değil. Ancak Çin’in ve hakeza pek çok devletin fark ettiği şey, kaçınılmaz bir güç kaymasının kapıda oluşu ve ABD’nin direnmeye çalıştığı tek kutupluluktan çok kutupluluğa yapısal bir değişimin artık ayan beyan ortada durması. Böylesi bir durum, dünyayı daha rekabete açık hale mi getirecek yoksa gevşek işbirlikleri mi kurulacak sorusunu havada bırakmaktadır. Anglosfer blokunun cevabı bu hususta netleşmişe benziyor; sonu nereye varacak olursa olsun Çin’e karşı ABD önderliğinde keskin bir mücadele.

Henry Kissinger’ın belirttiği gibi, tarih takıntısı olan kişilerin kendi kendini gerçekleştiren kehanetler ürettiği şeklindeki ulusal korku, büyük bir haklılık payı içermektedir. ABD’nin Çin ile eninde sonunda sıcak savaşa gireceğini iddia eden Tukidides Tuzağı’na ek olarak bir de iki dünya savaşına Amerika’nın nasıl girdiğini hatırlamakta fayda var. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na ABD’nin katılmasında hiç şüphesiz en büyük baskı dönemin Güneş Batmayan İmparatorluğu Büyük Britanya’dan yani bugünkü Anglosfer blokundan gelmişti. Nihayetinde tarihi ihmal edenlerin onun tekerrür etmesine mahkum olduğunu yeni bir örnekle karşılaşmadan önce akılda tutmak gerekebilir.

Abdulkadir AKSÖZ

About Author

Political Science Indian Subcontinent Studies [email protected]

Leave A Reply