MUHAFAZAKÂR DEĞİLİM!

TOPLUM VE GÜNDEM

Bizim ihtiyacımız olan şey, mevcudu körü körüne koruyan bir "muhafazakârlık" değil; kökleri vahye dayanan, dalları ise çağın gerçeklerine uzanan bir "istikamet" halidir.

İçinde yaşadığımız modern çağ, her şeyi bir etikete, her etiketi bir kategoriye, her kategoriyi de nihayetinde bir pazarlama nesnesine dönüştürme konusunda oldukça mahir. Bu "etiketleme" furyasından en çok nasibini alan ise hiç şüphesiz inanç dünyamız ve bu dünyayı tanımlama biçimlerimiz oldu. Bugün pek çok kişinin üzerine bir zırh gibi giydiği, bazen bir gurur nişanesi olarak taşıdığı, bazen de kamusal alanda bir "nezaket kalkanı" olarak kullandığı "muhafazakâr" sıfatı, aslında derinlemesine incelendiğinde Müslüman kimliği üzerine giydirilmiş eğreti bir gömlek gibi durmaktadır.

Meseleyi doğru kavramak için önce kelimenin dokusuna bakmak gerekir. Arapça "ḥ-f-ẓ" (hıfz) kökünden türeyen muhafaza kelimesi; korumak, saklamak, zayi olmasını engellemek demektir. Bu köke Farsça "yapan, eden, sahip olan" anlamındaki "-kâr" ekinin getirilmesiyle oluşan muhafazakâr, sözlük anlamıyla "mevcudu koruyan" kişidir.

Buradaki ilk paradoks şudur: Müslüman, bir şeyi sadece "eskiden beri var olduğu için" mi korur, yoksa "Hak olduğu için" mi ona tutunur? İslam geleneğinde asıl olan "hakikatin muhafazası"dır, "statükonun muhafazası" değil. Oysa muhafazakârlık, doğası gereği geçmişten gelen her şeyi —içinde tortulaşmış yanlışlar olsa bile— bir paket halinde koruma refleksini tetikler. Bu durum, İslam’ın her çağda kendini tazeleyen, yanlışları ayıklayan ve "ihya" (yeniden canlandırma) eden dinamik yapısıyla taban tabana zıttır.

Muhafazakârlık kavramının bugün kullandığımız siyasi ve sosyolojik anlamı, 1789 Fransız İhtilali’nin kaotik ortamında şekillenmiştir. İhtilalin getirdiği radikal yıkıma, kilisenin ve monarşinin altüst oluşuna karşı Edmund Burke gibi düşünürlerin geliştirdiği bu doktrin, aslında Hristiyan Avrupa’nın "kurulu düzenini" kurtarma çabasıydı.

Yani "muhafazakârlık" dediğimiz şey, Batı’nın kendi iç hesaplaşmasında, kiliseyi ve geleneksel sınıfları korumak için ürettiği bir panzehirdi. Bir Müslüman’ın, kökleri Hristiyan teolojisine ve aristokratik sınıf savunmasına dayanan bu kavramı kendine "asli kimlik" olarak seçmesi, terminolojik bir teslimiyettir. Batı’nın kendi krizlerini yönetmek için icat ettiği bir "kategoriye" dahil olmak, aslında kendi özgün dilinden ve kavram dünyasından (takva, istikamet, basiret, ihsan) vazgeçmek demektir.

İslam’ın insana sunduğu yol haritası "Sırat-ı Müstakim"dir. Bu yol, bir donmuşluk hali değildir; aksine her an diri olmayı, her an doğruya yönelmeyi ve her an hakikati arama çabasını (cihat) gerektirir. Muhafazakârlık ise durağandır. O, fırtınaya karşı sığınılan bir limandır. Ancak İslam, limanda beklemek değil, fırtınanın ortasında pusulayı (vahiyni) şaşırmadan yol almaktır.

"Müslüman" kavramı, içinde bir iddia barındırır. Bu iddia, yeri geldiğinde mevcut düzenin yanlışlarını yıkmayı (devrimci yön), yeri geldiğinde hakikatleri savunmayı (sebatkâr yön) gerektirir. Ancak birine "muhafazakâr" dediğinizde, onu sadece "mevcudu savunan" bir kalıba hapsedersiniz. Bu da Müslüman kimliğinin o dönüştürücü ve devrimci gücünü törpüleyerek onu sistemin "uslu bir parçası" haline getirir.

Günümüzde bu kelimenin neredeyse gururla taşınması, hatta bir "yaşam tarzı markasına" dönüşmesi meselenin en hazin tarafıdır. Bugün "muhafazakâr festival", "muhafazakâr moda" veya "muhafazakâr tatil" gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Burada muhafaza edilen şey nedir?

Bu tür etkinliklerde ve yaşam biçimlerinde muhafaza edilen şey İslam’ın ahlaki derinliği, adalet anlayışı veya sadeliği değildir. Aksine, muhafaza edilen şey modern tüketim alışkanlıklarının "helal" sosuyla ambalajlanmış halidir. Müslüman kimliği, bu sıfat aracılığıyla evcilleştirilmekte ve piyasa ekonomisine entegre edilmektedir. "Muhafazakâr" sıfatı, aslında modern dünyanın konforundan vazgeçmeden, vicdanı rahatlatmak için kullanılan bir "ara form" haline gelmiştir. "Müslüman" demenin getirdiği o ağır ve tavizsiz sorumluluktan kaçanlar, "muhafazakâr" etiketi altında kendilerine seküler dünya ile uyumlu, köşeleri yuvarlatılmış konfor alanları inşa etmektedirler.

Meseleyi sadece modern siyasetin bir aparatı olarak görmek, konunun teolojik derinliğini ıskalamamıza neden olur. Eğer muhafazakârlık, en kaba tarifiyle "mevcudu ve atalardan kalanı her ne pahasına olursa olsun koruma" refleksi ise; İslam tarihinin ilk ve en katı muhafazakârları Mekkeli müşriklerdir.

Kur’an-ı Kerim, tevhid mücadelesini anlatırken müşrik zihninin en büyük savunma hattını bize şöyle tasvir eder: "Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler." (Bakara, 170). Bu ayet, aslında muhafazakârlığın inanç dünyasındaki patolojik karşılığıdır. Mekkeli aristokrasi için İslam; sadece yeni bir din değil, aynı zamanda atalardan kalan sosyal hiyerarşiyi, ekonomik adaletsizliği ve yerleşik statükoyu tehdit eden bir "tehlike" idi. Onlar, düzenleri bozulmasın diye "atalar yolunu" muhafaza etmeye çalışırken aslında hakikate karşı direnç gösteriyorlardı.

Bu noktada karşımıza muazzam bir ironi çıkıyor: İslam, doğuşu itibarıyla statükoyu yıkan, "muhafaza edileni" (atalar dinini) sorgulayan ve hakkı üstün tutmak adına köhnemiş gelenekleri yerle bir eden bir devrimdir. Peygamber efendimiz (sav), mevcut düzeni korumaya değil; o düzenin içindeki adaletsizlikleri tasfiye edip yerine ilahi adaleti inşa etmeye gelmiştir. Dolayısıyla bir Müslüman’ın kendini "mevcudu koruyan" (muhafazakâr) sıfatıyla tanımlaması, aslında İslam’ın o sarsıcı ve dönüştürücü ruhuna aykırı bir terminolojik tercihtir. Müslüman, mevcudu değil, Hakk'ı muhafaza eder. Eğer mevcut olan Hakk'a aykırıysa, Müslüman onu muhafaza eden değil, değiştiren kişidir.

Peki, Türkiye’deki Müslümanlar neden bu "ithal" ve "ironik" kavrama bu kadar sıkı sarıldılar? Bu sorunun cevabı, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında yaşanan travmatik dönüşümlerde gizlidir. Cumhuriyet kadrolarının gerçekleştirdiği radikal laikleşme hamleleri, dindar kesimi kamusal alandan tasfiye etmeye başladığında, Müslümanlar kendilerini ifade edebilecekleri "güvenli bir liman" arayışına girdiler.

O dönemde "Müslüman" kimliğiyle sahneye çıkmak, sistem tarafından doğrudan "mürteci" (gerici) etiketiyle yaftalanmak ve rejim düşmanı ilan edilmek anlamına geliyordu. İşte "muhafazakâr" kelimesi, bu noktada dindar insan için bir siyasi zırh görevi gördü. Müslümanlar, "Biz gerici değiliz, biz sadece geleneklerimize, tarihimize ve değerlerimize bağlıyız" diyebilmek için bu seküler ve Batılı terimi kendilerine siper ettiler.

Peki günümüzde neden "Müslüman" ismi bize yetmiyor? Neden bu ismin önüne veya arkasına modern literatürden destekler arıyoruz? Bu durum aslında derin bir entelektüel özgüven krizine işaret eder. Müslüman, kendini modern dünyaya "anlatabilmek" veya "beğendirebilmek" için onun terminolojisini kullanmak zorunda hissediyor. "Ben sadece Müslümanım" demek, bugünün sekülerleşmiş dünyasında sanki "yetersiz" veya "çok iddialı" bulunuyor. Oysa Allah, bu ismi bizzat seçmiş ve onu tamamlamıştır:

"...O, daha önce de, bunda (Kur’an’da) da size 'Müslümanlar' adını verdi..." (Hacc, 78)

İlahi bir isimlendirme olan "Müslüman" isminin yanına beşeri bir sıfat eklemek, aslında o ismin izzetine gölge düşürmektir. Eğer bir Müslüman, vahyin ve Peygamberin ölçüsünden sapmıyorsa, ona eklenecek her sıfat ancak o kişinin ufkunu daraltacaktır.

Müslüman kimliğinin muhafazakârlık parantezinden çıkarılması, sadece bir kelime oyunu değil, bir zihniyet devrimidir. Bizim ihtiyacımız olan şey, mevcudu körü körüne koruyan bir "muhafazakârlık" değil; kökleri vahye dayanan, dalları ise çağın gerçeklerine uzanan bir "istikamet" halidir.

Eğer bir ölçü koyulacaksa, bu ölçü ne Fransız İhtilali’nin reaksiyonları ne de modern tüketim toplumunun konforudur. Tek ölçü; berrak bir şekilde Vahiy ve Peygamber’in (sav) sünnetidir. Bu ölçüye sahip olan birinin, kendini tanımlamak için Batılı ideolojilerin "artık" kavramlarına ihtiyacı yoktur.

Gerçek manada "Müslüman" olmak, her türlü ideolojik takıdan, her türlü sosyolojik etiketten ve her türlü "festivalleşmiş" dindarlıktan arınmayı gerektirir. Sadece Müslüman olmak; hem dünü bilmek, hem bugünü yaşamak, hem de yarını inşa etmek için yeterli bir asalet ve sorumluluktur. Başka hiçbir sıfata, hiçbir "kâr" ekine ve hiçbir modern paranteze ihtiyaç yoktur. Müslüman, sadece Müslümandır ve bu isim, iki cihanın da şerefini taşımaya kâfidir.

Enes Özdemir

Enes ÖZDEMİR
Enes ÖZDEMİR

Enes Özdemir, 2002 yılında Afyonkarahisar’da doğdu. Konya Karatay Hacı Veyiszade İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngi ...

Yorum Yaz