İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Bahtiyarlığın Şehzadesi
Bırakın adım atmayı, daha gitme fikrinin sizde heyecan uyandırdığı bazı yerler vardır. Bu yerler anısı olan bir park, sizinle refikalık etmiş bir yol veya bir camii dahi olabilir. Oralara ruhunuz daraldığında, mutlu olduğunuzda veya sadece gitmek istediğiniz için gidersiniz. Ben gidecek böyle yerleri olan kişilere “mekan bahtiyarları” diyorum. Bahtiyarlar oralarda, dışarıda olduklarında daha çok ‘kendileridir’. Böyle gidecek bir yeri olmayanlar ise maalesef mekan yetimleridir. Mekan yetimi her yerin misafiriyken hiçbir yerin sahibi değildir. Mekan yetimlerinin soluklanacak yerleri olmaz ,hayatın tüm hızından bir anlığına dahi kaçamazlar. Bu yetimlerin talihleri soğuk bir rüzgarın esmesine benzer. Bu rüzgar ilk başta göz ardı edilecek kadar basittir. Ancak zamanla insanı öldüren hastalıklar da bu basitlikten doğar. Şehzade ise tüm karanlığı ve depresif havasına rağmen bir “huzur” camisidir. O yüzden soğuk rüzgarları bu yazıya misafir etmek anlamsız olacaktır.
Şehzade'den bahsedecek isek “mekan bahtiyarlarını” konuşmalıyız. Çünkü Şehzade kırgınlık ve üzülme değil, bir baht ile barışık olma yeridir. Zaten bahtiyarlık dediğimiz şeyde neyi barındırırsa barındırsın talihle barışık olmak değil midir? Kendimi bir “mekan bahtiyarı” sayıyorum. Çünkü Şehzade’yi görebiliyor ve biraz olsun kendime dönüyorum. Hayatta Şehzade hariç, uğradığım bir sürü liman oldu. Her birinde iyi veya kötü bir şeyleri torbama doldurdum. Ancak hiçbirindeki anılarım, Şehzade'deki kadar temiz ve dingin değildir. Zira Şehzadenin suları durgun ve sakindir. Buralarda barınmak insan ruhuna da sirayet eder.
Cami üzerime düşen gölgeleriyle hep karanlık bir romandayım hissi uyandırır. Mimar Sinan'ın burada kullandığı renklerin tonu ve mermerler bana hep özenle seçilmiş gelir. Sanki Sinan, burayı bir hüznü betimlemek için yapmıştır. Hatta yazmıştır dersem yanılmam. Zira Şehzade taşları ve mermerleri ile bir şiirdir.
Bu mekanda bir türlü anlayamadığım – hoş anlamak da istemiyorum- bir sihir vardır. Şehzade, içeri girmenizle metropolün tüm gürültüsünü dışarıda bırakır ve sizi, kendisiyle baş başa olmaya çağırır. En aydınlık günde dahi onda biraz karanlık bulabilirsiniz. Sanki Şehzade Mehmed giderken yalnız babasından bir şey götürmekle kalmamış, İstanbul’dan da bir parça almıştır. Siz onun çağırısına kulak verir ve onu tanımaya çalışırsanız şunu görürsünüz: bu cami boşuna hüznün taştaki görünümü değildir. Zira cihana hükmetmesi beklenen, cihanın altına girmiştir. İşte Şehzade Caminin albenisi ve büyüsü de burada başlar. Çünkü tüm bu karanlığa rağmen burası insana hâlâ insana huzur sunar. Ölüm fikrinden dahi korkan insan burada ölümle yan yanadır. Ancak huzurundan bir şey eksilmez. O hâlde burada bir şeyler, bir efsun vardır. Ve insanı bahtiyar kılan da bu efsundur.
Şehzade, harcının ölümle karıldığı bir mabeddir. Daha ilk taşları yeni koyulmuştur ki bağrına Mehmed düşer. Böylece ilk tanıdığı varlık ölüm olur. Şehzade aynı zamanda iyi bir anlatıcıdır. Yaşlı bir bilge olarak İstanbul’un tam ortasına oturmuştur. Asırlardır yerinden kalkmaz. Civarında cihan değişir, o aynıdır. Tüm bu değişimin dışında ancak hep bir şekilde yakınında olan bir şahittir Şehzade. Her anlatıcı gibi Şehzade sizden bir şeyler talep eder. Size bir “naz ücretine” asırları anlatır. Asırlara bedel küçük bir ücret... Yalnız bu ödeme şekli ne kağıt ne de altın olan bir paradır. Bu ödeme şekli hürmet göstermektir. Hürmeti bol olanın Şehzade’den nasibi de o nispetle çoktur.
Umut Can Zan
Yorum Yaz