İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
İfade özgürlüğü üzerine düşünürken beni en çok düşündüren şey, bu kavramın ne kadar hızlı biçimde basitleştirilebildiği. Çoğu zaman karmaşık bir politik ve etik mesele, neredeyse refleks hâlinde tekrar edilen “herkes istediğini söyleyebilir” cümlesine indirgeniyor. Özellikle sosyal medyada bu ifade, çoğu durumda bir tartışmayı açmak yerine kapatan bir savunma mekanizmasına dönüşüyor. Bu noktada, savunulanın gerçekten ifade özgürlüğü mü, yoksa söylenen sözün sonuçlarından muaf tutulma arzusu mu olduğu sorusu benim için belirleyici hâle geliyor.
Buradan hareketle, belki de en temel soruyu yeniden sormak gerekiyor: İfade etmek ne demektir? İlk bakışta düşünceyi dile getirmek, içsel olanın dışa aktarımı gibi görünebilir; sanki söz, zihinde zaten tamamlanmış bir içeriği sadece taşır. Ancak dil üzerine düşünen pek çok teorisyen, dilin yalnızca bir taşıyıcı olmadığını, aynı zamanda kurucu bir rol üstlendiğini vurgular. Wittgenstein’ın “anlam kullanımdadır” önermesini bu bağlamda yeniden düşünmek gerekir. Bir ifadenin ne söylediği, onu kuran bağlamdan ve dahil olduğu ilişkiler ağından bağımsız değildir. Bu nedenle “ben sadece fikrimi söyledim” cümlesi bana her zaman eksik görünür; çünkü hiçbir ifade yalnızca bir fikir olarak kalmaz, mutlaka bir ilişki kurar ve bir etki üretir.
Özgürlük: Yalıtılmış Bir Hak mı, İlişkisel Bir Alan mı?
İfade özgürlüğünün sınırsız olduğu yönündeki yaygın kanaatin, özgürlüğü başkalarından yalıtılmış bir alan olarak düşünme eğilimiyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Oysa özgürlük, ancak başkalarıyla birlikte var olma koşulları içinde anlam kazanır. Hannah Arendt’in kamusal alanı tarif ederken vurguladığı çoğulluk fikri bu noktada açıklayıcıdır: Konuşmak, her zaman başkalarının da konuştuğu bir zeminde gerçekleşir. Bu zemin yalnızca ifadelerin serbestçe dolaştığı nötr bir alan değildir; aynı zamanda sözlerin birbirine değdiği, karşılaştığı ve kimi zaman çatıştığı bir ilişkiler ağıdır. Bu nedenle birinin “özgürce” söylediği bir söz, bir başkasının varoluş alanını daraltıyorsa, burada tek yönlü bir özgürlük anlayışının yetersiz kaldığını düşünüyorum.
Bu tartışma kaçınılmaz olarak “sınır” meselesine geliyor. Ancak sınırı yalnızca dışarıdan dayatılan bir kısıtlama olarak görmek, meseleyi fazla basitleştiriyor. Güncel tartışmalarda her tür sınırlama girişiminin hızla “sansür” olarak etiketlenmesi anlaşılabilir bir refleks; çünkü ifade özgürlüğü tarihsel olarak gerçekten baskı ve yasaklarla karşılaşmış bir hak. Yine de her sınırlamayı aynı şekilde adlandırmanın açıklayıcı olmadığını düşünüyorum. Stanley Fish’in de işaret ettiği gibi, ifade özgürlüğü hiçbir zaman tamamen sınırsız bir alan olmadı; aksine her zaman belirli normlar, kabuller ve güç ilişkileri içinde işledi.
Bu noktada benim için kritik olan ayrım şu: Bir sözün söylenebilmesi ile o sözün hiçbir sonuçla karşılaşmaması aynı şey değildir. İfade özgürlüğünü, yalnızca “söyleme hakkı” olarak değil, aynı zamanda “karşılaşma ve karşılık görme” süreci olarak düşünmek daha anlamlı görünüyor. Kamusal alanda dile gelen her söz, kendisine yönelen eleştiri, itiraz ya da destekle birlikte var olur.
İfade Özgürlüğünün Sınırları: Nefret Söylemi ve Epistemik Üstünlük İddiaları
Bu çerçevede, her ifadenin “özgürlük” başlığı altında korunamayacağı da daha görünür hâle gelir. Özellikle nefret söylemini yalnızca bir görüş beyanı olarak değerlendirmek bana yetersiz görünüyor; çünkü bu tür ifadeler çoğu zaman belirli grupları sistematik biçimde aşağılayan ve kamusal alandan dışlayan bir dil pratiği olarak işler. Judith Butler’ın da vurguladığı gibi, bazı sözler yalnızca temsil etmez; aynı zamanda yaralar ve dışlama üretir. Benzer şekilde, insanları indirgemeci kategorilere hapseden söylemler, kamusal çoğulluğu zayıflatarak ifade özgürlüğünün dayandığı zemini aşındırır.
Burada daha derin bir sorun da beliriyor: Bazı ifadeler kendilerini yalnızca bir görüş olarak değil, epistemik ya da ontolojik bir üstünlük iddiasıyla kurar. Yani sadece bir fikir ileri sürmekle kalmaz, diğer bilgi biçimlerini geçersiz, diğer varoluşları ise daha az değerli ilan eder. Miranda Fricker’ın “epistemik adaletsizlik” kavramı bu noktada açıklayıcı geliyor. Belirli öznelerin deneyimlerinin sistematik biçimde değersizleştirilmesi, onların yalnızca temsil edilme değil, anlaşılma imkânını da daraltır. Bu nedenle bazı söylemler, görünüşte birer ifade olsa da aslında başkalarının konuşma imkânını zayıflatır. Bu durumda mesele, ifade özgürlüğünü sınırlamak değil, onun mümkün olma koşullarını korumaktır.
Dijital mecraların bu tartışmayı daha da karmaşıklaştırdığını düşünüyorum. Çünkü burada söz, alışıldık bağlamların dışına çıkarak çok daha geniş ve öngörülemez bir dolaşıma giriyor. Bir cümlenin kimlere ulaşacağını, hangi bağlamlarda yeniden üretileceğini çoğu zaman kestirmek mümkün değil. Buna rağmen bu alanlarda ifade özgürlüğü savunusu hâlâ büyük ölçüde bireysel bir hak iddiası olarak kalıyor. Oysa bana göre, sözün etki alanı genişledikçe sorumluluğun da buna paralel biçimde genişlemesi gerekiyor.
Sonuç olarak, meseleyi yalnızca bireylerin “daha dikkatli olması gerektiği” şeklinde ahlâkî bir öğüde indirgemek yeterli değil. Asıl mesele, ifade özgürlüğünü nasıl kavramsallaştırdığımızla ilgili. Eğer bu özgürlüğü sadece bireyin önündeki engellerin kaldırılması olarak düşünürsek, sözün başkalarıyla kurduğu ilişkiyi sürekli gözden kaçırırız. Oysa ifade, baştan itibaren ilişkisel bir eylemdir. Bu nedenle sorumluluğu, sonradan eklenen bir yük değil, ifadenin kurucu bir parçası olarak düşünmek gerektiğine inanıyorum.
Bu çerçevede “herkes her şeyi söyleyebilir” şeklindeki yaygın kanaat, ilk bakışta özgürlükçü görünse de ifade özgürlüğünü mümkün kılan zemini zayıflatma riski taşır. Daha sahici bir özgürlük anlayışı ise sınırları inkâr etmek yerine onları görünür kılan, bu sınırların neyi koruduğunu sorgulayan bir yaklaşımı gerektirir. Bu nedenle ifade özgürlüğünü, sınırsız bir söyleme alanı olarak değil, sözün anlamı, etkisi ve sorumluluğu üzerine sürekli düşünmeyi gerektiren bir pratik olarak ele almak bana daha açıklayıcı görünüyor.
Kaynakça
Maide Terzi
Yorum Yaz