İÇ GÜVENLİKTEN KÜRESEL İDDİAYA: HİNDİSTAN’IN STRATEJİK ULUSAL GÜVENLİK DÖNÜŞÜMÜ

ASYA

Hindistan, son 12 yılda aşılmaz görünen iç güvenlik sınamalarını geride bırakarak 21.yüzyılın en dinamik ve iddialı aktörlerinden biri olduğunu ispatlamıştır.

İç Güvenlikten Küresel İddiaya: Hindistan’ın Stratejik Ulusal Güvenlik Dönüşümü

Uluslararası siyasetin sert rüzgârları altında, bir devletin küresel bir güç odağına dönüşebilmesinin ön şartı, şüphe yok ki kendi iç cephesini tahkim edebilme kabiliyetidir. Kendi sınırları içerisinde huzuru tesis edemeyen, enerjisini iç çatışmalara ve kronik güvenlik sorunlarına harcayan aktörlerin dünya sahnesinde kural koyucu bir konuma yükselmesi eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Şurası bir gerçek ki, Hindistan son 12 yıllık süreçte tam da bu zorlu sınavı vererek, on yıllardır süregelen iki büyük iç güvenlik düğümünü çözme noktasında kritik bir mesafe katetmiştir. Naksal hareketi olarak bilinen sol terör ve Keşmir merkezli ayrılıkçı militan yapıların zayıflaması, Yeni Delhi’nin stratejik enerjisini artık bütünüyle küresel jeopolitiğe odaklamasına imkân tanımaktadır.

Geçmişte Hindistan’ın "en büyük iç güvenlik tehdidi" olarak tanımlanan Naksalizm, bugün etkisini büyük oranda yitirmiş durumdadır. "Kızıl Koridor" olarak adlandırılan geniş coğrafyada on yıllar boyunca devlet otoritesini sarsan bu hareket artık belirli ve dar bölgelere hapsolmuş haldedir. Bu gerilemeyi münhasıran askeri baskıyla açıklamak, meseleyi eksik mütalaa etmek anlamına gelmektedir. Nitekim Hindistan devleti bu süreçte güvenlik merkezli yaklaşımı, kapsamlı bir kalkınma vizyonuyla bütünleştirmiştir. Terörden arındırılan bölgelere yol, elektrik, okul ve hastane gibi temel hizmetlerin ulaştırılması, radikal ideolojilerin beslendiği sosyal zemini kurutmuştur. Bununla birlikte, devletin uyguladığı etkin "teslim ol ve topluma karış" politikaları, silahlı unsurların çözülmesini hızlandıran bir diğer önemli amildir. Dolayısıyla, Naksal tehdidinin sönümlenmesi, devlet kapasitesinin en ücra köşelerde dahi hissedilmeye başlandığının somut bir nişanesidir.

Keşmir meselesinde ise 2014 yılından bu yana takip edilen strateji, bölgenin makus talihini kökten değiştirme iradesini yansıtmaktadır. Uzun yıllar boyunca istikrarsızlık ve dış müdahalelerle anılan bu bölge, artık ekonomik entegrasyon ve toplumsal kalkınma başlıklarıyla gündeme gelmektedir. Göz ardı edilmemelidir ki, terör olaylarında ve militan devşirme faaliyetlerinde gözlemlenen dramatik düşüş Hindistan’ın bölgedeki "sıfır tolerans" politikasının bir sonucudur. Yerel halkın huzur ve refah arayışına cevap veren yönetim anlayışı, Keşmir’i bir çatışma havzası olmaktan çıkarıp turizmin ve yatırımın yeni merkezi haline getirme yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. Nihayetinde, Keşmir’in Hindistan’ın genel iktisadi gövdesiyle kurduğu bu yeni ve kopmaz bağ, bölgenin geleceğini güvenlik kaygılarından ziyade kalkınma perspektifiyle şekillendirmektedir.

Hindistan’ın bu 12 yıllık güvenlik başarısı, uluslararası ilişkiler literatüründe devletin iç egemenliğini tahkim etmesi ve stratejik özerkliğini koruması bağlamında okunmalıdır. İçerideki tehditlerin bertaraf edilmesi, Yeni Delhi yönetimine dış politikada daha geniş bir manevra alanı sağlamıştır. Artık savunma bütçesinin ve insan kaynağının büyük bir kısmını iç asayişe ayırmak mecburiyetinde kalmayan bir Hindistan, Hint Okyanusu’ndan Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada çok daha etkin bir rol üstlenmektedir. Zira bu durum Hindistan’ın BRICS ve G20 gibi platformlardaki ağırlığını artıran, sözünün kıymetini yükselten bir çarpan etkisi yaratmaktadır. Kendi iç barışını tesis etmiş bir devletin küresel nizamın inşasında sunacağı katkı çok daha ikna edici ve sürdürülebilir bir mahiyet taşımaktadır.

Bununla birlikte bu süreçte kullanılan yöntemlerin başarısı, "güçlü devlet" ile "insan odaklı kalkınma" arasındaki dengenin nasıl kurulması gerektiğine dair de önemli dersler barındırmaktadır. Münhasıran güç kullanımıyla elde edilecek başarıların geçici olduğu, kalıcı huzurun ancak toplumsal aidiyet ve ekonomik refahla sağlanabileceği Hindistan örneğinde bir kez daha kanıtlanmıştır. Devletin terörün finansal ve ideolojik kaynaklarını keserken eş zamanlı olarak halkın gönlünü kazanacak projelere imza atması, bu başarının temel anahtarıdır. Dolayısıyla, Hindistan’ın iç güvenlik alanındaki bu sessiz devrimi, modern devlet yönetimi ve kriz yönetimi açısından özgün bir model teşkil etmektedir.

Nihayetinde Hindistan, son 12 yılda aşılmaz görünen iç güvenlik sınamalarını geride bırakarak 21.yüzyılın en dinamik ve iddialı aktörlerinden biri olduğunu ispatlamıştır. Terörle mücadeledeki kararlılık ve kalkınmadaki istikrar, ülkenin küresel satranç tahtasındaki konumunu her geçen gün daha da kuvvetlendirmesi muhtemeldir. Hindistan kendi içindeki kronik sorunları azalttıkça ve toplumsal bütünlüğünü pekiştirdikçe çok kutuplu dünyanın en sağlam direklerinden biri olma yolunda ilerleyişini sürdürecektir.

Abdulkadir Aksöz

Abdulkadir AKSÖZ
Abdulkadir AKSÖZ

Political Science Indian Subcontinent Studies [email protected]

Yorum Yaz