MEDENİYET VE MODERNİZM ÜZERİNE BİR DENEME-3: HAFIZA

0

Bu yazımızda çağın hastalığı olarak nitelendirdiğimiz modernizm ve toplumsal hafıza üzerine tefekkürlerimizi sunmakla birlikte modernizmin, hayat telakkimizin/hayat felsefemizin temeline oturması ve izdüşümleri, davranışlarımızdaki değişimler zikredilecektir.

Modernizm, aydınlanmayla birlikte ortaya çıkan, hümanizm ve demokrasi temeli üzerine yükselen bir düşünce sistemidir. ‘Modern‘ kavramının kökeni oldukça eskiye dayanmaktadır: ‘Modern’ köken itibariyle Latince bir kelime olan ‘modo‘ (son zamanlar, tam şimdi)’den türetilen modernus teriminden gelen bir sözcüktür. Yani nüans farklılıkları bir tarafa modern, kelime manası olarak yeni, yeni olanı eski olana tercih etmek demektir. Eskiyi kadim yerine köhne olarak tanımlar ve miadının dolduğunu düşünür. Yani orijininde hızı temel prensip olarak ele alan dolayısıyla unutturmaya dayalı bir felsefesi vardır. Fenemonolojik olana yani görünene daha çok önem vermektedir. Somut olan ön plandadır. Bu minvalde hafıza ve süreklilik ile zıt karaktere sahiptirler. Çünkü hafıza, geçmişi ve tarihi zaruri kılmaktadır. Modernizm ise tamamen geleneğe ve tarihe, kültüre örf ve adetlere tamamen karşıdır, ihtiyaç duymaz. İhtiyaç duymadığı gibi hızı merkeze alan anlayışın yansımalarını toplumsal hayatta görmek mümkündür.

Modernizm-hız ve hafıza arasındaki bağıntının ters orantılılığına istinaden artık düşünce ve davranışlarımıza kökleşmiş hız odaklı bir paradigmaya ram olan zihinlerimizin ürünü olan bütün yapıp etmelerimizde genel bir tahamülsüzlük, sabırsızlık ve süreksizlik göze çarpmaktadır. Çünkü hız sonuç odaklı bir kavramdır, süreç odaklı değil. Sonuç odaklı düşündüğümüz için sosyal hayatta toplumla ilişkilerimizde de mevcut durum bütün çarpıklığı ile göze çarpmaktadır. Dolayısıyla insanlarla ilişkilerimize de gayri ihtiyari menfaat dışında bir perspektiften bakamaz hale gelmekteyiz. Halbuki, kemâlat teferruatta saklıdır; hayat ayrıntıda gizlidir. Sonuç olarak ise insanoğlunun hafızasını devre dışı bırakarak, ademoğlunu ‘adam’ yapan bütün güzel hasletlerden sıyırarak, ona beşerin bütün özelliklerini vermektedir.

Herhangi bir işi, zanaati, sanat öğrenimini kolay kılmak, künhünü özümsemek ve alıştıra alıştıra öğrenmek ve uygulamada netice elde edebilmek için namzet kişinin işe başlaması çıraklık ile olmaktadır. Çıraklık, işin bütün uzmanlaşma süreci göz önüne alındığında ve bu hiyerarşide ilk merhaledir. Sözü geçen herhangi bir meslek eğitim mekânlarında atölyelerinde işe, işin A B C sini öğrenmeyle başlayan kimseye çırak denmektedir. Bahsi geçen çırak kavramı hayatın muhtelif birçok alanında hatta hemen hemen her alanında görmek mümkündür. Bir bakıma çıraklığı yapılamayan işin ustası olunamaz… Velhasıl hariçten gazel okumayı bıraktığımızda her işin çıraklığı olduğu gibi öğrenciliğin ve okumanın da çıraklığı vardır. İşte tam da bu dönemde fakirin çıraklık denebileceği döneminde kendine okuma alışkanlığı kazandırabilmek için inceleme fırsatı bulduğu tekno-gerilim türü bir romanda kahramanımız kendini gelişen olaylar silsilesine bağlı olarak kapalı ve karanlık bir mekânda bulmasına paralel olarak bendenizin zihninde dikkati celb eden; ve daha sonra ilgili konuda tefekkürümü güçlendirmeye yardımcı bir olay yaşadı. Örnek teşkil edecek olan olay kahramanın karanlık odada yakalanma korkusunun verdiği panikliğin bir sakarlık sonunda yere kapanması ile başladı. Asıl mesele yakalanıp yakalanma meselesi değil… Asıl mesele yere düşmesi ile önceden tayin ettiği yönünü kaybetmesi, karanlıkta önünü de göremediği için büyük bir panik içine düşmüştü. Halbuki ışığı söndürmeden önce o odaya bir amaç için gelmiş ve daha sonra amacına istikamet veren yönden çıkıp gidecekti. Fakat, beklenmedik bir şekilde kendini yerde bulması ile tabiri caizse bütün hafızasını yitirmişti. O an onun için önemli olan odaya gelme gayesi değil, önünü görebilmek ve hareketlerine yön verebilmekti. Binaenaleyh bir önceki yazımızda otomobille seyir halindeyken güvenli bir sürüş için önünü görmek ne kadar zorunlu ise dikiz aynası ve diğer aynaların o denli zorunlu olduğunu anlatmaya çalışmıştık. Yön tayini meselesi sadece somut/fiziksel olarak bir istikamet belirteceği gibi insanın amaç ve hedeflerinde de mücerret manada bir istikamet belirtmektedir. İnsanoğlunun ye’se düşmesi ve istikbâl arayışı içerisinde ne yapacağını bilememesi insanı endişeye sevk ettiği gibi aynı anda kişiyi eylemsiz bırakacaktır. Dolayısıyla hayat yolculuğunda uzun ışıkları yakarak; büyük resmi görerek hareketlere yön vermek mümkündür. Tabi ki, bu da ‘nereden gelip nereye gittiğini’ bilmekle mümkün hale gelecektir.

Nereye gittiğimizi görmek gece yolculuğunda farlarımızı yaktığımızda bizim için daha belirgin hale gelebilir. Ancak sade ve sadece önünü görmek nereye gideceğini bilmek için yeterli bir ölçü değildir. Yani en basite indirgediğimizde bile ‘hafıza’nın yolculukta bile izdüşümlerini görmek mümkündür.

Efendim hayatın da bir yolculuk olduğunu düşündüğümüzde ve mazi, hal, istikbal çerçevesinde ‘toplumsal hafıza’ bizler için olmazsa olmazlardandır. Bu minvalde geçmişini hatırlayamamak insanı endişeye sevk eden bir durumdur. Bulunduğu andan bir öncesini ve geçmişini hatırlayabilmek istikamet üzere olan insanoğluna hedefine güvenle bakabilmeği sağlayacaktır. Bu durum İnsanın genellikle fıtratında bu vardır. Örneğin günlerce baygın yatan bir hasta düşünüldüğünde ve hasta uyandığında onun ilk düşündüğü ağrıları, sızıları değil; ben neredeyim ve burası neresi nasıl geldim sorularını yöneltmektedir. Ya da ders anlatan bir öğretmen sınıfta konu dağıldığında konuyu toparlamak üzere ‘çocuklar nerede kalmıştık’ sorusunu yöneltecektir, dersin gidişatına istikamet verebilmek için.

Hafıza kaybı olan insanlarda ya da anlık hafıza sorunu yaşayan insanlarda da aynı durum söz konusudur. Onun için önemli olan bir önceki anı hatırlayabilmek… Peki neden?. Bir sonraki davranışa amaç-gaye-niyet yükleyebilmek için… Hayatına bir anlam yükleyebilmek için… Daha da önemlisi varlığına anlam yükleyebilmek için…

Hasta örneğinde olduğu gibi ya da bahsi geçen romanda olduğu gibi karanlık bir odada milletçe ayağımız sürçtü ve yere kapandık; istikbalimize giden yolda hafızamızı yitirdik. Mevcut durumda çağın getirdiği kötü şartlardan etkilenmemek elde değildir. Ancak, bu illet ya da hastalık sadece bizden bazı hasletleri almadı, bizlerden ‘isyan ahlâkı’nı da aldı. ‘Ölüleri ile birlikte yaşayan bir toplum’ olma özelliğinden mezarlıkları bütün manevi duygularından ayırarak şehirlerin dışına atan toplum haline geldik ya da bütün bu olumsuzluklar yaşanırken ‘isyan ahlakı’ndan yoksun bir şekilde tepkisiz hale gelen bir toplum olduk.

Bizim toplumsal hafızamız mezarlıklarımız, tapu sicil belgelerimiz mezarlıklarımız… Bizlere nereden geldiğimizi hatırlattığı gibi nereye gideceğimizi de hatırlatan mezarlıklarımız…

Eee.. Nerede kalmıştık!..

Mücahit BAYRAM IŞIK

About Author

Mücahit Bayram IŞIK

ULUSLARARASI İLİŞKİLER Sanat muhibi/Asyalı mubayi624@gmail.com

Leave A Reply