İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu

Ben oldum olası planlanmamış, bir anda gelişen işleri severim; hele bir de ucu güzel bir yere çıkıyorsa değmeyin keyfime... Kosova ve Üsküp gezisi de tam olarak böyle başladı. Bir gün arkadaşım Yavuz Selim , “Enes hoca, her şeyi ayarladım Kosova’ya gidiyoruz, gelir misin?” dediğinde cevabım hazırdı: “İnşallah!” Böylece 6-9 Şubat arasını kapsayan, 3 gece 4 günlük Balkan serüvenimiz için biletleri aldık. Git-gel bilet fiyatı 2100 küsur TL civarı tuttu ki bu mevsimlerde böyle hesaplı oluyor. Balkanlar’ı görmek isteyenlere kış aylarını tavsiye ederim fiyat açısından ama küçük bir not: Yağmuru ve Balkan ayazını göze almanız şartıyla! Gerçi geçen yılki dondurucu Bosna gezimizden sonra burası bana daha insaflı geldi diyebilirim.
18 Yaşında Genç Bir Devlet
Kosova, modern anlamda henüz "reşit" olmuş, çok genç bir devlet. 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etmiş, yani daha 18 yıllık bir geçmişi var. Sokaklarda gezdiğinizde öyle tek bir "Kosovalı" kimliğiyle karşılaşmıyorsunuz. Nüfusun %92’si Arnavut; geri kalanı ise Türk, Boşnak ve Sırp... Ama beni en çok mutlu eden, Müslüman nüfus oranının %95’lerde olması oldu, elhamdülillah.
Sokaklarda bir bayrak karmaşası var ki sormayın! En çok gördüğünüz bayrak Kosova’nın kendi bayrağı değil, Arnavutluk’un çift başlı kartalı. Onu Kosova bayrağı izliyor. Sonra da Türk bayrağı dememi bekleyebilirsiniz ama değil her köşe başında Amerikan bayrağı var. “Ne alaka?” demeyin, o konuyu ilerleyen satırlarda açacağım, biraz merak iyidir. :)

"Küçük Karadeniz"e İniş
Sabiha Gökçen’den kalkan uçağımız yaklaşık 1 saat 20 dakika gibi kısa bir süre sonra Priştine’ye teker koydu. Burnumuzun dibi, ecdad yadigarı topraklar işte... Cam kenarında olduğum için iniş yolunda ülkeyi bol bol süzdüm. Dağlık yapısına rağmen tarım arazilerinin çokluğu ve her yerin sular içinde kalmış olması dikkatimi çekti. Sanki Karadeniz’in daha az engebeli bir versiyonuna gelmiş gibiydik. Maşallah, tam mevsiminde gitmişiz, yağmur bizi hiç yalnız bırakmadı!

Havalimanı çıkışında taksicilerin o tanıdık "fazla fiyat alma" çabalarını savuşturup (taksici her yerde taksiciymiş anladık), otobüsle merkeze geçtik. Trafik biraz kilit, altyapı ise henüz gelişme aşamasında. Daha önce gittiğim Bosna ile kıyaslayınca; Bosna'nın o karmaşık siyasi yapısına rağmen muhtemelen Yugoslavya döneminden kalan yatırımlarla altyapı olarak daha önde olduğunu söyleyebilirim.
Priştine: Bir "Balkan Ankarası"
Priştine’ye vardığımızda akşam olmuştu. Hafif bir çisenti altında şehri turlamaya başladık. Akşam namazı için kendimizi Sultan Murat Camii’ne attık.
Açık konuşmak gerekirse, hani Ankara için "Ankara’ nın bir şeyi yok" derler ya; bence Priştine de bir başkent olarak biraz öyle. Fatih Sultan Mehmet Camii ve Yaşar Paşa Camii gibi birkaç tarihi dokunuş dışında, geniş bir meydan ve bir çarşıdan ibaret sanki. Ama o ruhu solumak yine de bambaşka.
Dönerin Hakkını Vermek
Tabii 8 kişilik ekip acıkınca ilk durağımız Sultan Murat Camii’nin hemen yanındaki bir dönerci oldu. Bizim Türkiye’deki dönercilere bir çift sözüm var: Lütfen döneri katletmeyin! Adamlar içine patates doldurmuyor; eti, yoğurdu, domatesi ve marulu öyle bir harmanlıyorlar ki tadı damağımızda kaldı. Masadaki özel baharatla birleşince ziyafete dönüştü. Üstelik fiyatlar da gayet uygun: iki döner bir ayran 5.30 Euro.
Bu arada unutmadan; Kosova Avrupa Birliği’nde olmamasına rağmen Euro kullanıyor. 1,5 milyonluk küçük bir ülke için pratik bir çözüm olmuş herhalde.
Frondi: Keşfedilmemiş Bir Lezzet
Gece yarısına doğru Booking’den kiraladığımız eve geçtik. 8 kişi olmamıza rağmen hepimize yetecek yatak vardı ve evde mutfak eşyasından çamaşır makinesine kadar her şey tamdı. Fiyat ise 3 gece için 30 Euro. Alışveriş için bölgenin "BİM"i sayılan Albi Market’e girdik.
Burada bir parantez açmam lazım: Frondi diye bir gofret keşfettim. İncecik hamuru ve o dolgun limonlu harcıyla(tercihim limonluydu benim) "Neden Türkiye’de yok?" dedirtti. Neyse, size gofret anlatacak değilim ama yolunuz düşerse mutlaka deneyin!

Ertesi sabah, yani 7 Şubat’ta şehri tam anlamıyla keşfetmek için erkenden yollara düştük...
Camilerdeki "Pencere" ve Davut Yıldızı Bilmecesi
7 Şubat sabahı Priştine’de ilk durağımız yine ecdad yadigarı camiler oldu. Yaşar Paşa, Sultan Murat ve Fatih Sultan Mehmet Camii’ni adım adım gezdik. Buralarda Türkiye’deki camilerde pek alışık olmadığımız bir detay hemen gözüme çarptı: Cami içindeki resimler.

Tabii "resim" deyince aklınıza kiliselerdeki insan figürleri gelmesin. Balkan camilerinde, özellikle mihrabın üstünde veya kubbelerin altında sanki birer pencere açılmış gibi cami silüetleri, şadırvanlar ve doğa manzaraları resmedilmiş. Bosna’da da görmüştüm bunu, Üsküp’te de karşıma çıktı. Belli ki bu coğrafyanın Müslümanları, Hristiyan toplumundaki o "resmetme" geleneğini alıp kendi inanç süzgeçlerinden geçirerek bambaşka bir üslup oluşturmuşlar.
Bir de şu var: Neredeyse her caminin girişinde, minberinde veya mihrabında Davut Yıldızı (Mühr-ü Süleyman) mevcut. İslam sanatında aslında yeri olan bir semboldür ama Balkanlar’da bu kadar yoğun kullanılması ilgimi çekti. Birçok camide karşılaştığımız o altı köşeli yıldız, bugün bizde farklı siyasi çağrışımlar yapsa da ecdat onu bu topraklara 'Mühr-ü Süleyman' olarak nakşetmiş. İslam sanatında Süleyman Peygamber’in mülkünü, hikmetini ve tabiata olan hükmünü temsil eden bu sembol, aynı zamanda o mekânı kötülüklerden koruyan bir 'muhafız' tılsımı kabul ediliyordu. Anadolu’daki camilerimiz zamanla farklı mimari akımlarla yenilense de, Balkanlar'daki camiler o saf ve klasik Osmanlı ruhunu, Süleyman’ın mührünü her mihrapta ve minberde taşıyarak bugüne ulaştırmış. Yani o yıldız, aslında bu toprakların bizden olduğunun kadim bir imzası.


99 Kubbe, Bir Rahibe ve Bir Amerikan Başkanı
Camilerin ardından Priştine’nin o geniş meydanına çıktık. Bir yanda Rahibe Teresa’nın heykeli, diğer yanda o meşhur 99 kubbeli kütüphane... Kütüphanenin içine girip o tuhaf ama etkileyici mimariyi soluduktan sonra asıl şaşkınlığımı Bill Clinton heykelinin önünde yaşadım.


Yazımın başında demiştim ya, "3. bayrak neden Amerikan bayrağı?" diye... İşte cevabı o heykelde ve arkasındaki devasa Obama, Trump görsellerinde saklıymış. Biz bu "ne alaka?" diye düşünürken imdadımıza Zümer Hoca yetişti.

Zümer Hoca ile "Gönül Coğrafyası"na Yolculuk
Sağ olsun, arkadaşımızın amcasının arkadaşı Muhammet Naci Hoca ile Kosova’nın yerlisi Zümer Hoca bizlere çok yardımcı oldular. Zümer Hoca, doktorasını Konya’da yapmış, şu an Kosova Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Tam bir gönül adamı. Biz bir ekip Onun arabasıyla, diğer ekip Muhammet Naci hocamızın arabasıyla merkeze 10 km uzaklıktaki Sultan Murat Türbesi’ne doğru yola çıktık.
Biliyorsunuz, Murat Hüdavendigar’ın iki türbesi var; biri Bursa’da, diğeri burada. 1. Kosova Savaşı’nı kazandıktan sonra savaş meydanında bir Sırp askeri tarafından şehit edilince, cesedi bozulmasın diye iç organları oraya defnedilmiş, bedeni ise Bursa’ya gönderilmiş. İşte biz o "yürek" kısmına, ecdadın kanının döküldüğü yere gidiyorduk.

Yolda Zümer Hoca’ya o Amerikan bayrağı meselesini ve Clinton’ ı sordum. Verdiği cevap, bizim Türkiye’den bakınca göremediğimiz bir gerçeği yüzüme çarptı:
"Enes kardeşim," dedi, "Bill Clinton bizim canımızdır, Kosovalıların deyimi ile söylüyorum bunu sana bana ait bi söz değil ha... 98-99 yıllarında Sırp katliamı varken, bugün Gazze’de ne yaşanıyorsa biz de onu yaşıyorduk. Bizi o cehennemden NATO ve Amerika çıkardı. Çıkarı varmış, madenimiz varmış... Kosovalı için o an kimin kurtardığı önemlidir. Sizi cehennemden çıkaran kim olursa olsun müteşekkir olursunuz. Bu onların zalim olduklarını gizlemez ama halktaki bu izlenimi de silmek çok zordur…"
"Sizi Herkes Sevmez Ama Herkes Saygı Duyar"
Hoca’nın anlattıkları bununla da bitmedi. Kosova halkının bir kısmının Türklere mesafeli durduğunu, onları "sömürgeci" gibi gördüğünü söyledi. 100 yıllık Yugoslav beyin yıkamasının etkisi büyük tabii... Ama şu sözü beni çok gururlandırdı:
"NATO harekatında Türkiye de vardı. Ve her Kosovalı şunu bilir; eğer Türk ordusu olmasaydı bu harekat başarılı olmazdı. Diğer ülkeler boş arazileri vururken, Türk savaş uçakları Sırp karargahlarını ve stratejik noktaları nokta atışıyla imha etti. İşte bu yüzden, sizi sevmeyenler bile Türk ordusuna büyük bir saygı duyar ve size olan mesafe bundan sonra da azalmıştır…"
Yol boyunca halkın refahı da dikkatimi çekti. Yeni bir devlet olmasına rağmen yollardaki arabalar ve insanların yaşam tarzı oldukça rahattı. Meğer bunun sırrı güçlü akrabalık bağları ve Avrupa’daki gurbetçilerin gönderdiği dövizlermiş Zümer hocanın anlattığına göre.
Zümer Hoca ile geçen o 20 dakikalık yolculuk, bana bir gezi kitabının verebileceğinden çok daha fazlasını öğretti. Ve işte, sonunda Sultan Murat’ın huzuruna vardık...
Ecdadın İzinde: Bir Yürek Atışı Kadar Yakın, Bir Tarih Kadar Derin
Priştine’nin o sakin sokaklarından ayrılıp merkeze 10 kilometre mesafedeki Sultan Murat Türbesi’ne vardığımızda, bizi yine o tanıdık kurum karşıladı: TİKA. Şunu açıkça söylemeliyim; Bosna’da ne gördüysek burada da aynısı var. Neredeyse tüm camiler, köprüler, hanlar hamamlar Türkiye tarafından aslına uygun şekilde restore edilmiş. Türkiye orada sadece ismiyle değil; parasıyla, yatırımıyla ve itibarıyla var. Yerel halk da bunun gayet farkında.


Müze Binadaki "Veda" Fotoğrafları
Türbenin hemen yanında, Sultan II. Abdülhamid döneminde yaptırılan ve vaktiyle yönetim binası olarak kullanılan bir yapı var. Burası şimdi harika bir müzeye dönüştürülmüş. İçeride Sultan Murat’a dair portreler, salkımlar ve o dönemin ruhunu yansıtan eşyalar sergileniyor.

Ama beni en çok etkileyen, Sultan V. Mehmet Reşat’ın 1911 yılındaki o meşhur ziyareti oldu. Osmanlı’nın Balkan Savaşları’ndan hemen önceki o "son selamı", o "veda ziyareti"... Müzedeki siyah-beyaz fotoğraflarda halkın Sultan’ı karşılayışını görünce, insanın boğazı düğümleniyor. O toprakların bizden nasıl koptuğunu ama ruhunun nasıl hala bizle olduğunu o karelerde görüyorsunuz.
Türbenin Neşesi: Sütlaç
Türbede bizi aslen Arnavut olan ama bülbül gibi Türkçe konuşan bir abimiz karşıladı (ismini hatırlayamadım, beni affetsin!). Bize rehberlik etti, hikayeleri anlattı.

Sonra türbedar teyzemizle hasbihal ettik. Tabii orada bir de "protokol" üyesi vardı: Sütlaç! Sütlaç, bembeyaz, yerinde duramayan, ağaçlara tırmanan dünya tatlısı türbedar teyzemize ait bir kedi. Türbenin içine girip çıkıyor, ziyaretçilerin omuzlarında geziyor. Bir anda hepimizin neşesi, odak noktası oldu. Sultan Murat’ın huzurunda böyle masum bir canlının koşturması, oranın o ağır havasını yumuşatıp insana huzur veriyor.

İskender Bey ve Keçi Başlıklı Miğfer
Şehirde gezerken her köşe başında bir heykel göreceksiniz: İskender Bey (Gjergj Kastrioti). Kafasında o meşhur keçi başlıklı miğferiyle her yerde... Bizim ekipteki tarihçi arkadaşlara sordum, "Kim bu adam, neden her yerde?" diye. Hikayesi ilginç; Osmanlı Enderun’unda yetişmiş, Fatih Sultan Mehmet döneminde önemli görevlere getirilmiş ama sonra Arnavutluk tarafına atandığında isyan edip Osmanlı’ya bayrak açmış biri.
Halk onu bir "milli kahraman" olarak görüyor. Bizim penceremizden bakınca Enderun’un ekmeğini yemiş bir asi, onların penceresinden bakınca ise bağımsızlığın sembolü... İşte Balkanlar tam olarak bu gri alanların coğrafyası.

Bir Tavsiye ve Bir Hakikat
Yazımın başında "Priştine’de gezilecek pek bir yer yok" demiştim ya; sözümü geri alıyorum. Sırf Sultan Murat Türbesi’ni görmek için bile Kosova’ya gidilir. Orası sadece bir mezar değil, ecdadın kanının döküldüğü, adaletin mühürlendiği bir yadigâr.


Evet, belki Yugoslavya dönemindeki o yüz yıllık beyin yıkamanın etkisiyle halkın bir kısmı bize hala mesafeli bakıyor olabilir(yarı yarıya bu arada,çok olumsuz bir tablo çizmek istemem). Ama biz kendimizi, derdimizi ve adaletimizi anlattıkça o buzlar eriyecek. Türkiye orada tarihiyle, itibarıyla dimdik ayakta. Biz kendi hikayemize sahip çıktıkça, o topraklardaki geri dönüşler de elbet devam edecektir.
Priştine’den Prizren’e: Bir Yol Hikayesi ve Osmanlı’nın Kalbi
Türbe ziyaretinin manevi huzuru üzerimizdeyken, hiç vakit kaybetmeden Balkanlar’da Osmanlı dokusunu en saf haliyle koruyan o meşhur şehre, Prizren’e doğru yola koyulduk. Zümer Hoca bizimle gelemedi ama sağ olsunlar bize Semin isimli pırıl pırıl bir genç kardeşimizi ayarladılar. Semin aslen Boşnak; Türkiye’yi çok seven, İstanbul’a hayran bir arkadaş. Dört kişi Semin’in arabasına doluştuk, toplam 20 Euro (kişi başı 5 Euro) gibi gayet makul bir fiyata anlaştık. Diğer 4 kişilik arkadaşlatımız ise para vermeden ulaştılar Prizren’e , Muhammet Naci hocamızın arabasıyla😊
Rap Müzikten Barış Manço’ya: Bir Kültür Köprüsü
Yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğumuz sadece bir ulaşım değil, tam bir kültürel alışverişe dönüştü. Şunu fark ettim; Kosovalılar bizim popüler kültürümüze, özellikle müziğimize inanılmaz hakimler. Tarkan’dan Ceza’ya, hatta yeni nesil rapçilere (Uzi, Lvbel C5 gibi) kadar herkesi tanıyorlar. Semin, Ceza için “Türkiye’nin Eminem’i” dediğinde hak verdim ama o yeni nesil isimlere neden bu kadar takıldığını anlamadım.
Hemen müdahale ettim tabii: “Bak Semin, bunları herkes dinliyor ama gel sana gerçek bir efsane dinleteyim.” Telefonu alıp bir Barış Manço açtım. Bilmiyormuş ama bayıldı! Sonra hızımı alamayıp biraz daha ruhumuza dokunan bir şeyler açmak istedim; “Gelin Ey Aşıklar Gelin” ilahisini dinlettim. İngilizce anlaşıyorduk ama o ezginin ruhu dil engelini aştı; Semin’in çehresi değişti, çok sevdiğini hissettim.
Balkanlar’da Ezan Sesi
Yol boyunca Priştine ve Prizren arasındaki o geniş tarım arazilerini izlerken bir şey beni çok duygulandırdı: Ezanlar. Geçen yıl Bosna’ya gittiğimizde ezanların çıplak sesle veya çok kısık hoparlörlerle okunduğuna şahit olmuştuk; caminin dibinde bile zor duyuluyordu. Ama Kosova ve Üsküp bambaşka! Ezanlar tıpkı Türkiye’deki gibi gür ve hoparlörlerden yükseliyor. Her köyde bir minare görmek, o sesin yankısını duymak insanı gerçekten bahtiyar ediyor.
Prizren: Zamanda Yolculuk
Prizren’e ulaştığımızda Semin ile sarılıp vedalaştık. Muhammet Naci Hocamız burada da bizi yalnız bırakmadı; sağ olsun hem şehri gezdirdi hem de bizi mükellef bir sofraya oturttu. Prizren’in meşhur kaşarlı köftesini yedik. Porsiyonlar öyle bizimkiler gibi "tadımlık" değil; içi et dolu, büyük köfteler! Yanında ayranla beraber 5.70 Euro gibi bir fiyata, Türkiye’de böyle tarihi bir merkezde asla bulamayacağınız bir ziyafet çektik. Tabii üstüne o meşhur Balkan trileçesini gömüp, mis gibi kahvelerimizi, çayımızı içmeyi de ihmal etmedik.

Şehir ise tam bir açık hava müzesi... Ortadan ikiye bölünen hızlı akışlı bir nehir (Akdere), üzerinde Osmanlı’nın o vakur taş köprüsü ve her köşede bir cami. Yağmur ve çamur nedeniyle kaleye çıkamadık ama Sinan Paşa Camii ve Gazi Mehmet Paşa (Bayraklı) Camii’nin o asil duruşu yetti. Bayraklı Camii’nin hikayesi de ilginç; eskiden iftar vaktini haber vermek için minaresine sancak/bayrak çekilirmiş, halk arasındaki adı da öyle kalmış.


Bir Türk Klasiği: AVM Turu
Prizren’in o tarihi havasını soluduktan sonra, her Türk grubunun düştüğü o "tatlı hataya" biz de düştük ve bir alışveriş merkezine uğradık. Hem fiyat karşılaştırması yaptık hem de bir arkadaşımızın aradığı montu aradık tabi bulamadık.
Dönüş ve Yarınki Üsküp Heyecanı
Prizren’den Priştine’ye dönüşümüz biraz daha nostaljik oldu; eski, yavaş ve farklı yollardan giden bir otobüse bindik. İki buçuk saat sürdü ama Balkan coğrafyasını izlemek için güzel bir fırsattı. Gece yarısına doğru evimize vardık. Yarınki kahvaltımız için Albi Market’ten alışverişimizi yaptık; yumurtasından peynirine her şeyi aldık, toplam 14 Euro tuttu.
Günün yorgunluğunu arkadaşlarla film izleyip, demli bir sohbet eşliğinde attık. Geç yattık ama aklımızda tek bir soru vardı: Kuzey Makedonya ve Üsküp bizi nasıl karşılayacak?
Heykellerin Gölgesinden Türk Çarşısı’na: Üsküp Günlüğü
Sabah erkenden Priştine otogarının yolunu tuttuk. Priştine-Üsküp arası git-gel kişi başı 15 Euro civarı; Türkiye’deki şehirlerarası fiyatlarla kıyaslayınca oldukça makul. Yol boyunca sarp dağların arasından süzülürken geçtiğimiz köylerde yükselen minareleri görmek içimi ferahlattı; "Elhamdülillah, buralarda hala bizden bir ses var" dedim kendi kendime.
Makedonya sınırına vardığımızda pasaportlar toplandı, mühürler basıldı ve resmen Kuzey Makedonya’ya giriş yaptık.
İlk İzlenim: "Bir Altyapı Şart!"
Üsküp’e girer girmez dikkatimi ilk çeken şey yolların bozukluğu oldu. Meydanlar ne kadar süslü, binalar ne kadar gösterişli olsa da altyapı sınıfta kalmış. Kosova’dan bile daha geride buldum bu konuda. Hatta kendi aramızda şakasını yaptık; "Balkanlara bir Erdoğan lazım, şu altyapı işini bir elden geçirmeli" diye...
Şehrin %40-45’i Müslüman, genel ortalamada ise bu oran %30’larda. Kosova’ya kıyasla buradaki camilerin daha heybetli ve büyük olması dikkat çekici. Vardar Nehri şehri bıçak gibi ikiye bölmüş: Bir taraf devasa heykelleriyle modern Üsküp, diğer taraf ise ruhuyla bizi karşılayan eski Türk Çarşısı.


Heykeller Şehri ve "Selamlaşan" Krallar
Üsküp tam bir "heykeller şehri". Her köşe başında, her köprü üstünde bir figür var. En meşhurları ise nehrin iki yakasında birbirine selam veren baba-oğul: Kral Filip ve Büyük İskender. Filip heykelinden elini kaldırıp oğluna "sefere çıkabilirsin" der gibi bakıyor, İskender ise atının üstünde sefere hazır bekliyor. Bu heykel şovu görsel bir şölen sunsa da, insan sormadan edemiyor: "Bu kadar masrafa gerek var mıydı?"


Üsküp’te Bir Parça Türkiye
Şehirde gezerken şaşırmamak elde değil. Her tarafta Halkbank tabelaları var; otobüslerin üstünde, meydanlarda... Şehrin tam kalbinde ise Türkiye Maarif Vakfı binasıyla karşılaşıyorsunuz. Bizim etkimiz sadece tabelalarda da değil; kahvehanelere giriyorsunuz, insanlar çay içip şakır şakır Türkçe konuşuyor. Esnafla, yerel halkla Türkçe anlaşmak o kadar kolay ki, kendinizi İstanbul’un bir mahallesinde sanıyorsunuz.
TİKA buralarda da boş durmamış. Üsküp Türk Çarşısı’ndaki o meşhur camilerimizin neredeyse tamamı ecdat yadigarı olarak ihya edilmiş




Lezzet Durakları: Waffle ve Cevapi Köftesi
Gezerken acıkınca rotayı önce wafflecıya kırdık. 3 Euro gibi komik bir fiyata gayet doyurucu bir waffle yedik. Ardından meşhur Cevapi Köftesi’nin tadına baktık. Lezzetliydi ama geçen yılki Bosna gezimizden kalan o tat bir başkaydı; Bosna’nın köftesi hala benim için bir numara. Günü ise trileçe ve acıbadem kurabiyesiyle, Balkanların o eşsiz sütlü tatlılarıyla kapattık.
Kritik Bir Gözlem: Selefi Akımlara Dikkat!
Gezinin en düşündürücü kısmını ise Zümer Hoca ve oradaki dostlarla yaptığımız sohbetlerde öğrendik. Bir müzenin tadilatı için Amerika 100 bin dolar hibe etmiş. Biz 500 yıl adaletle yönettiğimiz topraklara sahip çıkmaya çalışırken, Amerika ve Suudi Arabistan gibi güçler farklı koldan çalışıyor.
Özellikle gençlerin neredeyse %80’inin Vahhabi/Selefi anlayışın etkisi altına girmeye başladığını duymak beni üzdü. Suudi Arabistan bu akımları yaymak için ciddi yatırımlar yapıyor. Evet, namaz kılma oranları Türkiye ile benzer, saflar doluyor ama o saf İslam anlayışının yerini bu tarz akımların alması büyük bir risk. Bu yüzden Diyanet, TİKA ve Vakıflarımızın buralarda çok daha aktif olması, ecdadın o kuşatıcı İslam anlayışını diri tutması şart.
Bir Pasaport Telaşı ve Büyük Bir Rüya: Balkanlara Veda
Üsküp’te geçen o dolu dolu günün ardından artık dönüş vaktimiz gelmişti. Ancak otogarda otobüsü beklerken öyle bir an yaşadık ki, Balkan ayazı bile yanımızda sıcak kaldı: Ekipten bir arkadaşımız pasaportunu kaybetti! Bir anda ortalık toz duman oldu, hepimiz dört bir koldan aramaya başladık. O anki telaşı anlatamam; gurbet elde pasaportsuz kalmak demek, ucu bucağı olmayan bir bürokrasi labirenti demek. Neyse ki çok geçmeden pasaportu bulduk da hepimiz derin bir "Elhamdülillah" çektik.
Hemen otobüse atladık. Dönüş yolunda bindiğimiz otobüs daha yeni ve konforluydu, yol da haliyle daha hızlı bitti. Gece Priştine’ye vardığımızda hepimiz bitkindik ama o tatlı yorgunluğun içinde sohbetin dibine vurmadan yatmadık.
Priştine’de Son Sabah: Böreksiz Veda Olmaz!
Ertesi gün, 9 Şubat... Uçağımız saat 16.40’daydı ama biz vakit kaybetmemek için erkenden yollara düştük. Priştine sokaklarında son bir tur attık. Önce meşhur Balkan böreğiyle (burek) mükellef bir kahvaltı yaptık. Bir porsiyon börek 1.40 Euro, çay 0.70 Euro... Toplamda 2.10 Euro gibi bir fiyata doyduk. Türkiye( kastım hep İstanbul) ile kıyaslayınca yine "bedava" diyebileceğimiz bir rakam.
Şehirde dolaşırken Sakarya’da da şubesi olan Fulla mağazasına denk geldik; aramızdaki Sakaryalı arkadaşlar hemen bir "fiyat analizi" yaptı ama orası biraz daha pahalı geldi. Son yemeğimizi ise yine o meşhur köftelerle yedik. Bu seferki cevapi değildi ama porsiyonun bolluğu ve lezzetiyle yine bizi mest etti. En son taksiye binip havalimanının yolunu tuttuk.
Balkanlar: Anadolu Kadar Bizim, Anadolu Kadar Müslüman
Balkanlar’ı gezerken şunu bir kez daha iliklerime kadar hissettim: Burası sadece bir toprak parçası değil; ecdadın ruhunun, adaletinin ve kanının mühürlendiği bir yadigâr. Biz onlara benziyoruz, onlar bize... Kültürümüz, bakışımız, samimiyetimiz bir. İmkanı olan herkes ama herkes bu toprakları görmeli, o camilerde secdeye varmalı ve halkla iki kelam etmeli.
Benim için Bosna, Kosova ve Kuzey Makedonya’yı görmek nasip oldu; inşallah Rabbim tüm Balkanlar’ı adım adım gezmeyi nasip eder.
Belki Hayalci Diyeceksiniz Ama...
Burada biraz durup, belki bazılarımıza "hayalci" gelecek bir noktaya değinmek istiyorum. 1912 Balkan Savaşları’nda bu topraklar elimizden çıkarken, o dönemin devlet adamları ve kurmayları bunu asla içlerine sindirememişti. Çünkü Osmanlı, Anadolu’dan çok daha önce Balkanlar’a yatırım yapmış, orayı adeta vatanın kalbi bellemişti. Birinci Murat’tan Yıldırım Beyazıt’a kadar Anadolu’da birlik tam değilken bile Balkanlar’da huzur ve adalet tesis edilmişti.
Bugün Türkiye son 20 yılda o bağları tekrar kurmak için devasa yatırımlar yapıyor. TİKA’sıyla, Maarif Vakfı’yla, ordusuyla orada. Kosova’da 600’den fazla subayımız var. Yerel halkın anlattığına göre; 2022’de Sırbistan ile savaşın eşiğine gelindiğinde, Türkiye’nin gönderdiği binlerce drone (sayı abartılı olabilir ama mesaj net) sayesinde o bölge korundu.
Şimdi gelelim asıl meseleye: Belki size gerçekçi gelmeyebilir ama benim gönlümdeki şudur; Balkanlar tekrar Anadolu’ya rücu etmeli. Siyasi, kültürel ve ekonomik olarak birleşmeli. O topraklardaki yatırımlar, emekler ve dökülen terler boşuna değil. Halkın da bu birleşmeye her şeye rağmen çok itirazı olacağını sanmıyorum; çünkü onlar da biliyor ki huzur ve adalet yine o köklü çınarın gölgesinde.
Bu benim yorumum, eleştiriye açık... Ama gidip görmeden, o havayı solumadan karar vermeyin. Velhasıl kelam; herkes ömründe bir defa mutlaka bir Balkan turu yapmalı ve ecdadın ayak izlerini takip etmeli.
Enes Özdemir
Yorum Yaz