İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Platon, Devlet’in yedinci kitabında bizleri karanlık bir mağaranın derinliklerine davet ederken sadece antik bir imgelem sunmaz; aslında insanlığın değişmeyen "gölge takibi" trajedisini fısıldar. Mağaranın dibinde zincirlenmiş olanlar için hakikat, arkalarındaki ateşin önünden geçen nesnelerin duvara yansıyan donuk silüetlerinden ibarettir. Platon’un deyimiyle, "Bu insanlar için hakikat, yapay nesnelerin gölgelerinden başka bir şey değildir". Günümüzde bu kadim mağara, dijital ekranların pikselleriyle yeniden inşa edilmiş; hakikatin o yakıcı ve devindirici sıcaklığı, yerini algoritmaların soğuk ve statik gölgelerine bırakmıştır. "Eskiler iz sürerdi" mısrası, bir nostaljinin çok ötesinde, insanlığın varoluşsal bir koordinatını belirler. İz sürmek; dikkat, sabır, zeminle temas ve en önemlisi bir "bağ" kurma biçimidir. Bir izi takip eden kişi, hem geçmişle hem de şimdiki zamanla sürekli bir rabıta halindedir. Ancak modernite ile birlikte bu rabıta zayıflamış, bağlar koptukça düşünce akışkanlığını kaybederek donmaya başlamıştır. Günümüzün bilim ve düşünce anlayışı, bu "donmuşluk" halinin getirdiği bir entelektüel sefaletin pençesinde kıvranmaktadır.
Eski düşünce atlasında bilgi, insanın ruhunu dönüştüren bir pınar gibi akarken; bilen ile bilinen arasında kurulan o kadim bağ, bilgiyi sadece zihinsel bir işlem olmaktan çıkarıp ahlaki bir mesuliyete dönüştürürdü. Modern çağda ise bu akışkan yapı, yerini statik bir enformasyon yığınına bırakmış; bilgi artık bir hikmet arayışı değil, depolanabilir ve satılabilir bir emtia haline gelmiştir. Dünya genelinde bilim ve düşünce anlayışı, Frankfurt Okulu’nun "araçsal akıl" olarak tanımladığı bir cendereye hapsolmuştur. Bilginin sadece ölçülebilir ve hızla tüketilebilir bir veri (data) yığınına indirgenmesi, düşüncenin derinleşmesini engelleyerek onu kaskatı bir durağanlığa mahkûm etmektedir. Küresel dijital kapitalizm, bilgiyi hikmetten kopararak bir enformasyon obezitesi yaratırken, birey devasa bir veri denizi içinde yüzmesine rağmen anlam kıyısına bir türlü ulaşamamaktadır. Sosyolojik düzlemde bu durum, toplumsal hafızanın "anımsama" yetisini yitirerek basit bir "veri depolama" merkezine dönüşmesine, zihinlerin ise ruhu beslemeyen soğuk veri parçalarıyla dolmasına yol açmıştır. Düşünce, hayatın içine sızmadığı ve bir eyleme dönüşmediği sürece kristalize olmakta ve bir tortu gibi zihnin dibine çökmektedir.
Bu küresel sefaletin en görünür mecrası olan YouTube gibi platformlar, düşüncenin çilesini çekmemiş ama "beğeni" rakamlarıyla meşruiyet devşiren "Dijital Sofistler" tipini doğurmuştur. Türkiye özelinde bu durum, köklü bir irfan geleneğinden kopuşun yarattığı boşluğu "kifayetsiz muhterislerin" doldurması şeklinde tezahür etmektedir. Ekranlarda her konuda kesin yargılar dağıtan, derinliksiz ama iddialı bu figürler, düşünceyi bir "performans sanatına" indirgerken; okumak yerine izlemeyi tercih eden kitleler bu sığ argümanları "hakikat" sanmaktadır. Türkiye, Doğu’nun kalbi ile Batı’nın aklını birleştirebilecek bir sentez imkânına sahipken, son dönemde her iki kaynağa da yabancılaşan bir "kültürel kuraklık" yaşamaktadır. Bilimsel üretimin unvan derdine düştüğü, entelektüel üretimin ise ideolojik yankı odalarına sıkıştığı bu iklimde, "her şeyi bilen ama hiçbir şeyi idrak edemeyen" bir kuşak türemektedir. Bu kuşak, ne Batı’nın krizlerini kendi kavramlarıyla analiz edebilmekte ne de Doğu’nun hikmetinden feyz alabilmektedir; adeta her iki dünyanın arasında bir arafta, donmuş bir zihin yapısıyla beklemektedir.
Çağdaş bilim anlayışının dünyayı devasa bir makine olarak kurgulayan indirgemeci yaklaşımı, düşünceyi donduran en temel mekanizmadır. Sadece ölçülebileni "gerçek" kabul eden bu pozitivist daralma, insanın aşkın yönünü dışarıda bırakarak toplumsal vicdanın buz tutmasına zemin hazırlamaktadır. Modern teknoloji, vaat ettiği hız ile "iz sürme" eyleminin doğasındaki dönüştürücü gücü yok etmiş; insanı kendi zihinsel izini sürmekten alıkoyan bir "dijital felç" hali yaratmıştır. Zygmunt Bauman’ın "akışkan modernite" olarak tanımladığı bu çağda, her şey hızla değişirken insanın anlam dünyası bu hıza yetişemediği için donarak kendini korumaya almaktadır. Ancak düşüncenin bu sefaletten kurtulması, koptuğu söylenen o kadim "izlere" yeniden dönmekle mümkündür. Akıl ile kalbi, deney ile hikmeti yeniden birleştirecek olan o diriltici rabıta, düşünceyi yeniden akışkan hale getirecek temel güçtür. Bugünün insanı, bilgiyi bir istatistik değil bir sorumluluk olarak görüp hayret duygusunu yeniden keşfederek bu buzu kırabilir. Çünkü düşünce, bir anlam deryasına doğru akmadığında, sadece geçmişin soğuk mezarlığında bekleyen donmuş bir heykel olarak kalmaya mahkûmdur.
Nuh Muaz Kapan
Yorum Yaz