YELLOW PERİL HEGEMONİK KORKU VE ÇİN'İN YÜKSELİŞİ

ASYA

Yellow Peril, Hegemonik Korku ve Çin’in Yükselişi Üzerine Analitik Bir Değerlendirme

Yellow Peril, Hegemonik Korku ve Çin’in Yükselişi Üzerine Analitik Bir Değerlendirme

Günümüz dünyasında gerçeklik büyük ölçüde imgeler üzerinden inşa edilmektedir. Toplumların neyi doğru neyi yanlış kabul edeceği, çoğu zaman medya tarafından üretilen anlatılarla belirlenmektedir. Filmler, diziler ve haber içerikleri yalnızca eğlence aracı değil; aynı zamanda düşünce biçimlerini şekillendiren ideolojik aygıtlar olarak da işlev görmektedir. Özellikle kriz dönemlerinde propaganda daha görünür hâle gelir ve bu süreçlerde çoğu zaman ilk kaybedilen şey hakikat olur.

19.ve 20. yüzyıllar, hem bilimsel gelişmelerin hem de propaganda mekanizmalarının yoğunlaştığı bir dönem olarak dikkat çeker. Bu yüzyıllarda “öteki” kavramı, ulus-devletlerin yükselişiyle birlikte sistematik biçimde üretilmiş ve siyasal düzenin temel bir parçası hâline gelmiştir. Ulus-devletler kendi kimliklerini inşa ederken çoğu zaman karşıt bir figüre, yani düşmana ihtiyaç duymuştur. Araplara Türkler, Türklere Araplar; Yahudilere Araplar “öteki” olarak sunulmuş ve bu algı, bölgesel çatışmaların toplumsal zeminini güçlendirmiştir.

Bugün ise benzer bir “ötekileştirme” mekanizmasının Çin üzerinden yeniden üretildiği görülmektedir. Çin’in Batı dünyasındaki konumu tarihsel olarak problemli olmuş; özellikle ABD ile Çin arasındaki rekabet, bu algının daha da sertleşmesine yol açmıştır. ABD, Çin karşıtı politikalarını açık biçimde dile getirirken Çin de kendi tarihsel hafızasında Batı’yı “travmatik bir düşman” olarak konumlandırmaktadır. Bu nedenle günümüzde ABD-Çin ilişkileri yalnızca ekonomik bir rekabet değil, aynı zamanda karşılıklı propaganda ve tarihsel anlatıların çatışması şeklinde ilerlemektedir.

Yellow Peril Kavramı ve Batı’daki Çin Korkusu

Batı dünyasında 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan “Yellow Peril” (Sarı Tehlike) kavramı, Asya toplumlarına yönelik korkunun ideolojik bir ifadesidir. Bu kavram, özellikle Çin ve Japonya gibi ülkelerin Batı için bir tehdit oluşturacağı düşüncesine dayanıyordu. Batılı toplumlarda yaygın olan algıya göre Asyalılar ucuz iş gücüyle Batı’daki iş piyasasını ele geçirecek, Batılıların refahını tehdit edecek ve “medeniyet düzenini” bozacaklardı.

Bu söylem yalnızca ekonomik kaygılardan ibaret değildi; aynı zamanda kültürel ve ırksal bir korkunun da ifadesiydi. Çin’in Batı’da olumsuz bir imajla anılmasının arka planında bu tarihsel propagandaların önemli bir etkisi bulunmaktadır. Bu algı günümüzde farklı biçimlere bürünmüş olsa da temel korku değişmemiştir: Çin’in yükselişi, Batı hegemonyasının geleceğini tehdit etmektedir.

Çin’in Tarihsel Hafızası: “Yüzyıllık Aşağılanma”

Çin açısından ise Batı, “Century of Humiliation” (Yüzyıllık Aşağılanma) olarak adlandırılan travmatik bir dönemin temsilcisidir. Bu tarihsel anlatı, Afyon Savaşları ile başlayarak Çin’in dış müdahalelerle zayıflatıldığı ve ekonomik-siyasal olarak sömürüldüğü bir dönemi kapsamaktadır. Çin’in perspektifine göre Batı, Çin’e afyonu sokarak toplumu zehirlemiş, ülkeyi parçalamış ve köklü bir medeniyetin gelişimini bilinçli şekilde baltalamıştır.

Dolayısıyla Batı’nın zihninde “Yellow Peril” algısı yer alırken, Çin’in kolektif hafızasında da Batı’nın saldırgan ve sömürgeci yüzü yer almaktadır. Bu iki tarihsel anlatı günümüzde yeniden canlanmakta ve iki ülkeyi giderek daha açık biçimde rakip hatta potansiyel düşman hâline getirmektedir.

Bu noktada akla gelen temel soru şudur: ABD ile Çin arasındaki rekabet, gelecekte doğrudan bir çatışmaya veya savaşa dönüşebilir mi?

Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Hegemonik Stratejisi

ABD, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği ile küresel bir güç mücadelesi yürüttü. Dünya iki kutuplu bir düzene bölünmüş; kapitalizm ve komünizm ideolojik bir savaşın içine girmişti. Sovyetler Birliği, geniş bir coğrafyada 15 farklı devleti bünyesinde barındırıyordu; bu yapı Sovyetler’in dağılmasıyla parçalanarak bağımsız devletlere dönüştü.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ABD, tarihsel bir fırsat yakaladı ve kendisini “tek süper güç” olarak konumlandırdı. Bu süreçte Amerikan dış politikası yeni bir hedef etrafında şekillendi: Bir daha kendisine rakip olacak bir süper gücün ortaya çıkmasını engellemek.

ABD’nin askeri ve ekonomik hamleleri yalnızca güvenlik kaygısıyla değil, aynı zamanda hegemonik düzenini koruma arzusu ile de açıklanabilir. Bu nedenle ABD, kendisine meydan okuyan devletleri zayıflatmaya veya devirmeye çalıştıkça birçok bölgede uzun süreli çatışmalara saplanıp kaldı.

Özellikle petrol ve ticaret yollarının merkezi olması nedeniyle Orta Doğu, ABD’nin stratejik öncelik alanlarından biri hâline geldi. Ancak Orta Doğu, dış güçlerin kolayca kontrol edebileceği bir coğrafya değildi. ABD yaklaşık 20-30 yıl boyunca küresel liderlik iddiasını sürdürebildi; fakat günümüzde bu konum giderek sorgulanmaktadır.

ABD’nin yaşadığı güç kaybı, uluslararası düzenin istikrarsızlaşmasıyla doğrudan ilişkilidir. Ayrıca uluslararası kurumların etkisizleşmesi, bu süreci daha görünür hâle getirmiştir. Birleşmiş Milletler ve benzeri yapılar, büyük güçlerin politikalarını sınırlamakta başarısız oldukça dünya, adalet mekanizmasını kaybetmeye başlamıştır.

Bu durumun en çarpıcı sonucu, bazı devletlerin ciddi insan hakları ihlallerine rağmen ciddi bir yaptırımla karşılaşmamasıdır. Dünyanın gözleri önünde büyük kıyımlar, pogromlar ve hatta soykırımlar yaşanabilmekte; fakat küresel sistem bunları durdurabilecek bir irade ortaya koyamamaktadır.

Çin’in Yükselişi ve ABD’nin “Hegemonik Korkusu”

Çin uzun yıllar boyunca dünyanın “ucuz üretim merkezi” olarak hizmet etti. Ancak Çin ekonomik dönüşümünü derinleştirip daha kaliteli ve yüksek teknolojili üretime yöneldikçe Batı için bir tehdit olarak algılanmaya başladı. Çin’in sahip olduğu büyük insan kaynağı, geniş üretim kapasitesi ve hızla gelişen teknoloji yatırımları, bazı alanlarda ABD’yi dahi geride bırakmasına yol açmıştır.

Buna karşın Çin’in ekonomik yapısı ABD’den farklıdır. ABD ekonomisi büyük ölçüde tüketim üzerine kuruluyken, Çin daha çok yatırım ve ihracat temelli bir büyüme modeli sürdürmektedir. Çin’de kişi başına düşen gelir hâlen Batı ülkelerine kıyasla düşük seviyededir. Bu da Çin’in yükselişinin yalnızca “zenginleşme” değil, aynı zamanda “devlet kapasitesi ve üretim gücü” üzerinden gerçekleştiğini göstermektedir.

Ancak Çin’in yükselişi, ABD’nin hegemonik düzenini tehdit etmektedir. Bu nedenle ABD’nin Çin’e karşı gümrük vergilerini artırma ve Çin ihracatını sınırlandırma yönündeki politikaları, ekonomik olduğu kadar stratejik bir hamle niteliği taşımaktadır.

ABD’nin temel hedefi, Çin’in büyüme ivmesini yavaşlatmak ve küresel liderlik iddiasını sınırlandırmaktır. Bu bağlamda günümüz dünyasında ekonomik rekabet, aynı zamanda yeni bir jeopolitik kutuplaşmanın işareti olarak değerlendirilebilir.

Yeni Dünya Düzeni Tartışmaları

Bugün dünya düzeninin hangi yöne evrileceği belirsizdir. Dünya yeniden nüfuz alanlarına mı bölünecek? Geçmişte olduğu gibi bloklar mı oluşacak? Devletler arasındaki ilişkileri belirleyen normlar ve kurallar ne ölçüde geçerliliğini koruyacak?

Uluslararası düzenin zayıflamasıyla birlikte devletlerin “meşruiyet dayanakları” da daha önemli hâle gelmektedir. Bir devletin iddia ortaya koyabilmesi, bir eylem gerçekleştirebilmesi veya müdahalede bulunabilmesi için uluslararası hukuk ve kurumlar üzerinden bir gerekçe üretmesi gerekir. Ancak BM ve benzeri kurumlar etkisini kaybettikçe bu gerekçeler giderek zayıflamakta ve dünya daha “güç merkezli” bir düzene sürüklenmektedir.

Bu yeni düzenin adil olup olmayacağı ise belirsizdir. Tarih boyunca insanlık, basit gibi görünen meseleleri bile çözmekte zorlanmıştır. Örneğin krallıklarda veraset sorunu, yüzlerce yıl boyunca savaşlara ve yıkımlara neden olmuştur. Bugün dünya çok daha karmaşık bir sistemle karşı karşıyadır ve bu sistemin yeniden kurulması uzun yıllar alabilir.

Bu noktada insanlık için temel mesele şudur: Günü kurtarmaya mı çalışacağız, geleceğe mi yatırım yapacağız, yoksa mevcut sistemi kökten değiştirmek mi gerekecek?

Sonuç: Rekabetin Gölgesinde Adalet Arayışı

ABD-Çin rekabeti, yalnızca iki devlet arasındaki güç mücadelesi değil; aynı zamanda tarihsel hafızaların, propaganda mekanizmalarının ve hegemonik korkuların çatışmasıdır. Batı’nın Çin’e yönelik “Yellow Peril” algısı ile Çin’in Batı’ya yönelik “Yüzyıllık Aşağılanma” hafızası, iki tarafın da birbirini tehdit olarak görmesine yol açmaktadır.

Dünya yeni bir sisteme doğru ilerlerken, bu sistemin adil olmasını ummak gerekir. Zulmün ve kötülüğün engellendiği bir düzen, yalnızca siyasi kurumlarla değil, ahlaki değerlerle de mümkündür. İnsanlık tarih boyunca kötülüğün organize biçimlerini gördü; ancak iyiliğin de daima var olduğunu unutmamak gerekir.

Dinimiz iyi insanlar yetiştirmeyi amaçlarken, kötülük de kendi zalimlerini yetiştirmektedir. Ancak nihayetinde Rabbim iyilerle beraberdir.

Ozan Dur

Ozan DUR
Ozan DUR

Ozan Dur, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olup, İngilizce, Osmanlıca, Farsça, Arapça ve İbranice öğrenerek dil alanında uzmanlaştı. Humboldt Üniversitesi, İmam Humeyni Üniversit ...

Yorum Yaz