FRANCİS FUKUYAMA’NIN “TARİHİN SONU?” MAKALESİNE BİR ELEŞTİRİ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER

Tarih sona ermemiştir; yalnızca tek bir ideolojik senaryoya uymayı reddetmiştir. Fukuyama’nın makalesi değerini doğru çıkmasından değil, siyasal düşünceyi hâlâ şekillendiren bir tartışmayı tetiklemesinden almaktadır.

Giriş

Soğuk Savaş'ın sona ermesi, liberal demokrasinin nihayet diğer tüm siyasi ideolojilere üstünlüğünü kanıtladığına dair yaygın bir inanç yarattı. Bu tarihsel bağlamda, Francis Fukuyama'nın “Tarihin Sonu mu?” (1989) başlıklı makalesi, yirminci yüzyılın sonlarında en etkili ve tartışmalı metinlerden biri haline geldi. Fukuyama, insanlığın ideolojik evriminin son aşamasına ulaştığını ve Batı liberal demokrasisinin siyasi organizasyonun nihai ve evrensel biçimini temsil ettiğini savunur . Bu görüşe göre, siyasi olaylar ve çatışmalar devam etse de, liberal demokrasiye temel bir şekilde meydan okuyabilecek alternatif bir ideoloji kalmamıştır.

Fukuyama'nın tezi, özellikle Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve piyasa ekonomileri ile demokratik kurumların küresel ölçekte yaygınlaşması bağlamında okunduğunda, iddialı ve ikna edicidir. Hegel felsefesinden yararlanan makale, liberal demokrasiyi yalnızca başarılı bir siyasi sistem olarak değil, tarihin kendisinin mantıksal son noktası olarak sunar. Sonuç olarak, metin siyaset teorisi, uluslararası ilişkiler ve siyasi ideolojiler üzerine yapılan tartışmalar üzerinde kalıcı bir etki yaratmıştır.

Ancak, Fukuyama'nın argümanını güçlü kılan aynı iddialı yaklaşım, aynı zamanda onun temel zayıflıklarını da ortaya koymaktadır. Makale, Batı merkezli bir tarih yorumuna büyük ölçüde dayanmakta, politik gelişimin doğrusal ve teleolojik bir modelini varsaymakta ve ekonomik eşitsizlikleri, kültürel farklılıkları ve devam eden çatışmaları hafife almaktadır. Dahası, makalenin yayınlanmasından sonra yaşanan birçok gelişme —süregelen savaşlar, otoriter rejimlerin direnci ve demokrasinin gerilemesi gibi— “tarihin sonu” tezinin ampirik ve teorik geçerliliği hakkında ciddi sorular ortaya çıkarmaktadır.

I.Tez Beyanı

Bu eleştiri makalesi, Fukuyama'nın “Tarihin Sonu mu?” adlı eserinin tutarlı ve etkili bir teorik çerçeve sunmasına rağmen, Avrupa merkezli bakış açısı, zayıf ampirik temelleri, çözülmemiş ekonomik ve sosyal çelişkileri ve metodolojik tutarsızlıkları nedeniyle nihayetinde başarısız olduğunu savunmaktadır. Tarihsel kanıtları, ekonomik yapıları, insan psikolojisini ve felsefi varsayımları inceleyerek, bu eleştiri tarihin sona ermediğini ve liberal demokrasinin insanlığın gelişiminin son aşaması olmaktan ziyade, tartışmalı ve kırılgan bir siyasi proje olarak kaldığını göstermektedir.

II. Makalenin Özeti

“Tarihin Sonu mu?” adlı eserinde Fukuyama, modern dünyanın sadece Soğuk Savaş'ın sonuna değil, ideolojik evrimin sonuna da tanık olduğunu savunur. “Tarihin sonu” derken, siyasi olayların veya çatışmaların ortadan kalkacağını iddia etmez. Bunun yerine, Batı liberal demokrasisine üstün bir siyasi örgütlenme biçimi olarak temel olarak rakip olabilecek alternatif bir ideolojinin kalmadığını öne sürer.

Bu argümanın teorik temeli, G. W. F. Hegel'den, özellikle Alexandre Kojève'nin yorumlarından alınmıştır. Fukuyama, tarihi, salt maddi güçlerden ziyade insan bilincindeki çelişkilerin yönlendirdiği diyalektik bir süreç olarak gören Hegelci bir bakış açısını benimser. Bu çerçevede tarih, rasyonel ve istikrarlı bir son noktaya ulaşana kadar ideolojik aşamalardan geçer. Fukuyama için bu son nokta, liberal demokratik devlettir.

Makalenin merkezinde yer alan kavram, genellikle insanın onur ve takdir görme arzusu olarak tanımlanan “tanınma”dır. Fukuyama, liberal demokrasinin bireyleri kanun önünde eşit olarak tanımasıyla bu arzuyu karşıladığını savunur. Faşizm ve komünizm gibi rakip ideolojiler, baskı veya şiddet uygulamadan tanınma sorununu çözemedikleri için başarısız olarak sunulur.

Fukuyama, tezini İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra faşizmin gerilemesi ve özellikle Sovyetler Birliği ve Çin'de komünizmin zayıflamasına işaret ederek desteklemektedir. Komünist devletler resmi olarak varlıklarını sürdürebilirler, ancak Fukuyama, bu devletlerin ideolojik güvenlerini yitirdiklerini ve giderek piyasa ekonomisi ve liberal normların unsurlarını benimsediklerini savunmaktadır.

Son olarak Fukuyama, milliyetçilik ve din gibi potansiyel zorlukları ele alır, ancak bu güçlerin liberal demokrasinin yerini alabilmek için gerekli olan evrensel çekiciliğe sahip olmadıkları sonucuna varır. Uluslararası ilişkiler alanında, liberal demokrasilerin hâkim olduğu bir dünyanın büyük ölçekli çatışmalara daha az eğilimli olacağını öne sürer. Bu anlamda liberal demokrasi, insanlığın ideolojik yolculuğunun son aşaması olarak sunulur.

III. Fukuyama'nın Argümanının Teorik Güçlü Yönleri

Fukuyama'nın “Tarihin Sonu mu?” adlı eserinin en güçlü yönlerinden biri, sağlam ve tutarlı teorik temeline dayanmasıdır. Argümanını Hegel felsefesine dayandıran Fukuyama, basit bir siyasi öngörünün ötesinde, tarihsel değişimin geniş bir yorumunu sunar. Siyasi gelişmeleri ekonomik çıkarlar veya iktidar mücadelelerine indirgeyen materyalist açıklamaların aksine, Fukuyama tarihin şekillenmesinde fikirlerin, bilincin ve ideolojinin rolünü vurgular. Bu yaklaşım, belirli siyasi sistemlerin sadece ekonomik olarak başarısız oldukları için değil, aynı zamanda ideolojik meşruiyetlerini kaybettikleri için de çöktüklerini açıklamasına olanak tanır.

Makalenin bir diğer önemli gücü, Soğuk Savaş döneminin sonlarında hakim olan entelektüel ve siyasi ruh halini yakalayabilmesidir. Komünist rejimlerin gözle görülür şekilde zayıfladığı bir dönemde yazılan Fukuyama'nın argümanı, birçok gözlemcinin sezgisel olarak hissettiği ancak tam olarak kavrayamadığı şeyi başarıyla ifade etmiştir. Özellikle Sovyet elitleri içinde kendine güvenen bir ideolojik proje olarak Marksizm-Leninizm'in çöküşü, dünya tarihinin bir dönüm noktası olarak ikna edici bir şekilde sunulmuştur. Bu anlamda makale, tamamen soyut bir teori olmaktan ziyade, zamanının güçlü bir teşhisi işlevi görmektedir.

Fukuyama'nın “tanıma” (thymos) kavramını kullanması da analizine derinlik katmaktadır. İnsanların sadece maddi çıkarlarla değil, aynı zamanda haysiyet ve saygı arzusu ile de motive olduklarını savunarak, siyasi davranışların dar ekonomik açıklamalarının ötesine geçmektedir. Bu psikolojik boyut, Fukuyama'nın otoriter sistemlerin meşruiyetlerini korumak için neden genellikle milliyetçilik, baskı veya ideolojik mitlere dayandığını açıklamasına olanak tanır. Buna karşılık, liberal demokrasi, eşit haklar ve yasal eşitlik yoluyla tanınmayı kurumsallaştıran, bu nedenle özellikle çekici ve istikrarlı bir sistem olarak tasvir edilmektedir.

Ayrıca, Fukuyama'nın faşizm ve komünizme yönelik eleştirisi analitik netlik göstermektedir. O, bu ideolojilerin sadece askeri olarak yenilgiye uğradığını değil, fikir düzeyinde de başarısız olduklarını savunur. Faşizm, sürekli çatışmaya dayandığı için kendini yok eden bir sistem olarak tanımlanırken, komünizm otoriter kontrol olmadan eşitlik ve özgürlük arasındaki gerilimi çözemeyen bir sistem olarak sunulur. Bu ideolojik yorum, liberal demokrasinin tesadüfen değil, rakiplerinden daha başarılı bir şekilde temel insani ve toplumsal çelişkileri ele aldığı için hayatta kaldığı yönündeki Fukuyama'nın iddiasını güçlendirir.

Son olarak, makalenin geniş kapsamı da bir başka önemli gücü. Fukuyama, siyaset teorisi, uluslararası ilişkiler, ekonomi ve kültürel analizi tek bir çerçeve içinde birleştiriyor. Bu disiplinlerarası yaklaşım, makalenin akademik felsefe veya siyaset teorisinin çok ötesinde bir kitleye ulaşmasını açıklıyor. “Tarihin sonu” tezinin eleştirmenleri bile, bu tezin ilerleme, modernite ve siyasi ideolojilerin geleceği hakkında temel sorular ortaya attığı için genellikle bu argümanla ciddi bir şekilde ilgileniyorlar.

IV. Fukuyama’nın Tezinin Eleştirel Değerlendirmesi

  1. Tarihsel ve Ampirik Tutarsızlıklar

Fukuyama'nın tezinin en ciddi zayıflığının, tarihsel ve ampirik gerçeklerle uyuşmaması olduğunu savunuyorum. Makale, liberal demokrasinin ideolojik gelişimin son noktası olduğunu iddia etse de, makalenin yayınlanmasından sonra yaşanan olaylar bu varsayımı hızla sorgulamaya başladı. Dünya, barışçıl bir “tarih sonrası” döneme girmek yerine, çoğu liberal uluslararası düzenle yakından bağlantılı bölgelerde meydana gelen yeni çatışmaların patlak vermesine tanık oldu.

1990'ların Yugoslavya Savaşları çarpıcı bir karşı örnek teşkil etmektedir. Fukuyama ideolojik çatışmanın sona erdiğini ilan ettiği sırada, Avrupa etnik temizlik ve kitlesel şiddet olayları, en önemlisi Srebrenitsa soykırımı yaşadı. Bu olaylar uzak veya “modern öncesi” bir bölgede değil, NATO ve Avrupa Birliği gibi Batılı kurumların gözetiminde, Avrupa'nın kalbinde meydana geldi. Bu, liberal normların ve kuruluşların varlığının tek başına büyük ölçekli şiddeti önlemek için yeterli olmadığını göstermektedir.

Dahası, Fukuyama'nın büyük güçlerin yavaş yavaş liberal demokrasiye doğru yakınlaşacağı yönündeki beklentisi gerçekleşmedi. Rusya ve Çin demokratik sistemlere dönüşmedi; bunun yerine, her iki devlet de daha merkezi ve otoriter yönetim biçimleri geliştirdi. Benzer şekilde, Arap Baharı veya Ukrayna'daki Turuncu Devrim gibi genellikle demokratik atılımlar olarak kutlanan hareketler, istikrarlı liberal demokrasiler yaratmada başarısız oldu. Bazı durumlarda, bu hareketler iç savaş, siyasi çöküş veya otoriterliğin yeniden canlanmasına yol açmıştır.

Bana göre Fukuyama, yerleşik demokrasiler içindeki demokratik gerilemeyi de hafife almaktadır. Karizmatik ve popülist liderlerin yükselişi, siyasi katılımın kısıtlanması, seçimlerin iptal edilmesi ve muhalefet hareketlerinin yasal olarak yasaklanması, liberal demokrasinin Fukuyama'nın varsaydığından çok daha az istikrarlı olduğunu göstermektedir. Özellikle dijital gözetim ve yapay zekanın şekillendirdiği küresel ortamda, güvenlik endişeleri sivil özgürlüklerden giderek daha fazla öncelik kazanmaktadır. Bu da temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Güvenlik ve özgürlük arasında seçim yapmak zorunda kaldıklarında, birçok toplum otoriter yönetimi isteyerek kabul edebilir.

Son olarak, Fukuyama'nın Demokratik Barış Teorisine dayanması son derece sorunludur. Demokratik devletlerin birbirleriyle savaşmadığını öne sürse de, dolaylı çatışma biçimleri dikkate alındığında bu iddia çökmektedir. Ukrayna'daki çatışma gibi vekalet savaşları, liberal demokrasilerin aracılar aracılığıyla şiddete devam ettiğini ortaya koymaktadır. Sözde “tarih sonrası” dünya, Yemen, Irak, Suriye ve Filistin gibi bölgelerdeki savaşlara derinlemesine karışmaya devam etmektedir. Dolayısıyla liberal demokrasi, tarihi aşmamıştır; onu aktif olarak şekillendirmeye ve ona katılmaya devam etmektedir.

  1. Ekonomik Eşitsizlik ve Sınıf Temelli Çelişkiler

Fukuyama liberalizmin ekonomik üretimdeki başarısını kabul etse de, dağıtım alanındaki zayıflıklarını ele almakta yetersiz kaldığını savunuyorum. Eşit oy hakkı gibi siyasal ve hukuki eşitlik biçimleri, ekonomik gücün belirli bir azınlığın elinde yoğunlaştığı toplumlarda gerçek bir toplumsal eşitliğe dönüşmez. Servetin hukuki sonuçları, siyasal kararları ve medya söylemlerini etkilediği sistemlerde, biçimsel eşitlik halkın adalet talebini karşılamak için yeterli olmaktan çıkar.

Fukuyama’nın Batı toplumlarının Marx’ın “sınıfsız toplum” idealine yaklaşmış olduğu yönündeki iddiası özellikle ikna edici değildir. Ekonomik eşitsizlik, çağdaş liberal demokrasilerin en belirgin özelliklerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu koşullarda bireyler kâğıt üzerinde aynı haklara sahip olabilir; ancak yaşadıkları toplumsal gerçeklikler büyük ölçüde farklılık gösterir. Zengin aktörlerin siyasal ve hukuki sistemleri manipüle edebildiği ortamlarda, liberal demokrasi ahlaki meşruiyetini yitirme riskiyle karşı karşıya kalır.

Bu çelişki özellikle Gazze krizi sırasında görünür hâle gelmiştir. Batılı demokrasilerde yaşayan bireylerin siyasal itirazlarını ifade ettikleri için baskıyla karşılaşmaları, öğrencilerin ve akademisyenlerin barışçıl protestolar nedeniyle tutuklanması, liberal devletlerin iddia ettikleri demokratik hakları ne kadar hızlı biçimde askıya alabileceklerini göstermiştir. Bu durum, temel jeopolitik çıkarlar söz konusu olduğunda liberal demokrasinin çoğu zaman seçici biçimde savunulduğunu düşündürmektedir.

Fukuyama’nın “orta sınıf tezi” olarak bilinen —ekonomik gelişmenin doğal olarak demokratik bir orta sınıf yarattığı— inancı da tarihsel açıdan sorunludur. Meiji Japonya’sı veya Prusya gibi örnekler, ekonomik modernleşmenin otoriter yönetimle birlikte var olabileceğini göstermektedir. Katar, Kuveyt ve diğer Körfez ülkeleri gibi güncel örnekler de yüksek refah düzeyinin kendiliğinden demokratik talepler doğurmadığını ortaya koymaktadır. Kültürel, siyasal ve tarihsel farklılıkları göz ardı eden Fukuyama, böylece Batı’ya özgü bir gelişim modelini farklı toplumsal yapılara dayatmaktadır.

Ayrıca Fukuyama’nın örnekleri seçici biçimde kullanması da argümanını zayıflatmaktadır. Güney Kore ve Tayvan’ı liberalizmin başarı hikâyeleri olarak sunarken, bu ülkelerin Soğuk Savaş boyunca güçlü bir ABD desteğinden yararlandığını ve stratejik birer “vitrin projesi” olarak görülebileceğini göz ardı etmektedir. Buna karşılık, ABD’nin darbeler ve ekonomik baskılar yoluyla sık sık müdahale ettiği Latin Amerika gibi bölgeler benzer bir refaha veya demokratik istikrara ulaşamamıştır. ABD’nin Irak’a müdahalesi ise liberal demokrasinin zor yoluyla dışarıdan ihraç edilemeyeceğini bir kez daha göstermektedir.

  1. Felsefi Eleştiri: Tanınma ve “Son İnsan” Problemi

Fukuyama’nın argümanı, tanınma kavramına büyük önem atfeder; ancak bu vurgu, metnin içinde bir gerilim de üretir. Eğer liberal demokrasi hiyerarşi ve mücadeleyi başarıyla ortadan kaldırırsa, bu durum rahatlık ve tüketim odaklı bir toplum ortaya çıkarma riski taşır.

Bu dinamik, Nietzsche’nin “Son İnsan” kavramı üzerinden okunabilir: güvenlik ve kolaylık uğruna riskten, hırstan ve yaratıcılıktan kaçınan bireyler . Böyle bir toplumda, üstün olma arzusu ve kendini aşma isteği gelişmek yerine zayıflayabilir.

Ayrıca büyük mücadelelerin olmadığı bir dünya, sıkıntı ve anlamsızlık duygusu da üretebilir. İnsan varlığı yalnızca maddi konforla var olmaz; Fukuyama, bütünüyle idari ve tüketime dayalı bir toplumun psikolojik ve ahlaki sonuçlarını yeterince hesaba katmamaktadır.

  1. Yöntemsel Esneklik ve Kültürel Görecilik

Fukuyama’nın argümanının bir diğer önemli zayıflığı, yöntemsel tutarsızlıktır. Kuramı Batı dışı toplumlarda yaşanan gelişmeleri açıklamakta yetersiz kaldığında, Fukuyama giderek daha fazla kültürel açıklamalara yönelir. Kültürün önemli olduğu kuşkusuzdur; ancak onu seçmeci biçimde kullanmak, teorinin evrensellik iddiasını zayıflatır. Başarıyı ideolojiyle, başarısızlığı ise kültürle açıklayan bir çerçeve, bilimsel tutarlılıktan yoksundur.

Fukuyama, sonraki çalışmalarında Çin veya İslam dünyası gibi bölgelerde otoriterliğin devamını kültürel ya da dinsel sınırlamalarla açıklar. Bana göre bu yaklaşım, ikna edici bir açıklamadan ziyade entelektüel bir kaçış yoludur. Evrensellik iddiasındaki bir teori, dirençle karşılaştığı her durumda kültürel istisnalara sığınmamalıdır.

Benzer şekilde, Fukuyama’nın “ritüelleşmiş demokrasi” kavrayışı da ciddi sorunlar taşır. Rusya veya Çin gibi otoriter rejimlerde seçimlerin bulunması, demokrasinin ideolojik zaferine işaret etmez. Biçimsel taklit, özsel benimsemeyle eşdeğer değildir. Sembolik jestleri ideolojik zafer kanıtı olarak görmek, argümanın analitik gücünü zayıflatır.

Sonuç olarak, “Tarihin Sonu?”nun, tarafsız bir akademik analizden ziyade Soğuk Savaş sonrası Amerikan iyimserliğini yansıtan bir siyasal manifesto niteliği taşıdığını savunuyorum. Makale, dünyayı olduğu gibi tanımlamak yerine, liberalizmin olmasını arzuladığı şekilde resmetmektedir. Bu anlamda Edward Said’in ünlü sözü —“tarihin sonu değil, Fukuyama’nın sonu” — tezin temel açmazını isabetle özetler. Tarih bitmedi; yalnızca yazılan senaryoya uymayı reddetti.

V. Karşılaştırmalı İdeolojik Perspektif

Fukuyama’nın tezinin diğer büyük ideolojik çerçevelerle birlikte karşılaştırmalı bir okuması, sınırlılıklarını daha da görünür kılar. “Tarihin Sonu?” liberal demokrasiyi ideolojik çatışmanın nihai çözümü olarak sunarken, siyaset kuramındaki alternatif yaklaşımlar modern tarihi daha temkinli —ve bazı durumlarda daha ikna edici— biçimlerde yorumlamaktadır.

Marksist perspektiften bakıldığında, Fukuyama’nın argümanı erken ve aceleci görünmektedir. Marksizm, tarihi maddi koşullar ve sınıf mücadelesi tarafından şekillenen bir süreç olarak görür; ideolojik uyuma doğru doğrusal bir yürüyüş olarak değil. Fukuyama gelişmiş liberal toplumlarda sınıf çatışmasının çözüldüğünü iddia etse de, artan eşitsizlik, güvencesiz emek ve servet yoğunlaşması ekonomik çelişkilerin siyasal yaşamın merkezinde yer almaya devam ettiğini göstermektedir. Sınıf gerilimleri ortadan kalkmak yerine yeni biçimler almış; popülizm, toplumsal huzursuzluk ve demokrasiye güvensizlik olarak kendini göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında, tarih bitmemiş; yalnızca farklı bir çatışma evresine girmiştir.

Milliyetçilik de Fukuyama’nın çerçevesine ciddi bir meydan okuma oluşturur. Onu ikincil ya da gerileyen bir güç olarak ele almasına karşın, son on yıllar tam tersini göstermektedir. Ulusal kimlik, kitleleri harekete geçirmeye, siyasal gündemleri şekillendirmeye ve çatışmaları meşrulaştırmaya devam etmektedir. Avrupa’da, ABD’de ve Küresel Güney’de milliyetçi hareketlerin yeniden yükselişi, kolektif kimliğin çoğu zaman liberal evrenselciliğin önüne geçtiğini ortaya koymaktadır. Liberal demokrasiden farklı olarak milliyetçilik, aidiyet ve duygusal anlam sunar —Fukuyama’nın rasyonel tanınma ve kurumsal eşitlik vurgusunda yeterince hesaba katmadığı unsurlar.

Uluslararası ilişkiler alanında realizm ise Fukuyama’nın iyimserliğini daha da zayıflatır. Realistlere göre devlet davranışının temel belirleyicileri ideoloji değil, güç, güvenlik ve ulusal çıkardır. Liberal demokrasilerin hâkim olduğu bir dünyada bile rekabet ve çatışma sürer; zira devletler ortak değerlerden çok stratejik üstünlüğü öncelemektedir. Silahlanma yarışı, askerî müdahaleler ve demokratik devletler arasındaki jeopolitik rekabetler, ideolojinin güç siyasetini ortadan kaldıramadığını göstermektedir.

Son olarak, Fukuyama’nın tezi, Batı’nın siyasal gelişiminin evrensel bir model oluşturduğu varsayımını reddeden medeniyetçi ve postkolonyal eleştirilerle de çelişmektedir. Bu yaklaşımlar tarihsel eşitsizliklere, sömürge mirasına ve kültürel çeşitliliğe vurgu yapar ve siyasal sistemlerin tek bir evrimsel yola indirgenemeyeceğini savunur. Bu bakış açısından liberal demokrasi, birçok gelenekten yalnızca biridir; tüm toplumların kaçınılmaz varış noktası değildir.

Birlikte ele alındığında, bu karşılaştırmalı perspektifler Fukuyama’nın argümanının ideolojik olarak dar kaldığını göstermektedir. Liberal demokrasi bazı bölgelerde baskın olsa da, ne alternatif ideolojileri ortadan kaldırmış ne de siyasal çatışmanın derin kaynaklarını çözebilmiştir. Tarih çoğul, tartışmalı ve liberal çerçevenin ötesine uzanan güçler tarafından şekillenmeye devam etmektedir.

VI. Sonuç

Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu?” adlı makalesi, yirminci yüzyılın son döneminin en etkili siyasal metinlerinden biri olmaya devam etmektedir. Metnin etkisi yalnızca iddialı tezinden değil, aynı zamanda dönüşüm geçiren bir tarihsel dönemin entelektüel atmosferini yakalayabilmesinden kaynaklanır. Felsefe, siyaset teorisi ve güncel olayları birleştiren Fukuyama, liberal demokrasinin görünürdeki zaferine dair güçlü bir anlatı sunmuştur.

Ne var ki bu eleştiri, Fukuyama’nın tezinin gücünün aynı zamanda onun en büyük zayıflığı olduğunu ortaya koymuştur. Makale, tarihi Avrupa-merkezci bir bakışla okur; siyasal gelişimi doğrusal ve teleolojik bir süreç olarak varsayar ve ekonomik eşitsizliğin, kültürel çeşitliliğin ve insan psikolojisinin karmaşıklığının sürekliliğini hafife alır. 1989’dan bu yana yaşanan gelişmeler —yenilenen savaşlar, otoriterliğin direnci ve demokrasinin gerilemesi— “tarihin sonu” iddiasının ampirik dayanıksızlığını açıkça göstermiştir.

Ayrıca Fukuyama’nın tanınma kavramına dayalı felsefi yaklaşımı, insanlığın anlam, mücadele ve farklılaşma arayışının sürekliliğini açıklamakta yetersiz kalır. “Tarih-ötesi” istikrarlı ve tatmin olmuş bir toplum üretmek yerine, liberal demokrasi çoğu zaman sıkıntı, yabancılaşma ve yeni çatışma biçimleri doğurmuştur. Yöntemsel olarak ise teori, sorunlu örnekleri açıklamak için kültürel gerekçelere seçmeci biçimde başvurulduğunda daha da zayıflamaktadır.

Sonuç olarak liberal demokrasi, tarihin nihai aşaması olarak değil; devam eden ve tartışmalı bir siyasal proje olarak anlaşılmalıdır. Tarih sona ermemiştir; yalnızca tek bir ideolojik senaryoya uymayı reddetmiştir. Fukuyama’nın makalesi değerini doğru çıkmasından değil, siyasal düşünceyi hâlâ şekillendiren bir tartışmayı tetiklemesinden almaktadır. Bu anlamda “Tarihin Sonu?”, tarihin sonunu anlatmaktan çok, onu üreten dünyanın umutları, korkuları ve varsayımları hakkında bize şeyler söylemektedir.

Kaynakça

Fukuyama, Francis. “Tarihin Sonu?” The National Interest, sayı 16 (1989): 3–18.

Fukuyama, Francis. Tarihin Sonu ve Son İnsan. New York: Free Press, 1992.

Hegel, G. W. F. Tin Fenomenolojisi. A. V. Miller tarafından çev. Oxford: Oxford University Press, 1977.

Huntington, Samuel P. Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması. New York: Simon & Schuster, 1996.

Kojève, Alexandre. Hegel’i Okumaya Giriş. James H. Nichols Jr. tarafından çev. New York: Basic Books, 1969.

Mazower, Mark. Balkanlar: Kısa Bir Tarih. New York: Modern Library, 2000.

Naimark, Norman M. Soykırım: Dünya Tarihi. Oxford: Oxford University Press, 2017.

Nietzsche, Friedrich. Böyle Buyurdu Zerdüşt. Walter Kaufmann tarafından çev. New York: Penguin Books, 1978.

Piketty, Thomas. Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital. Cambridge, MA: Harvard University Press, 2014.

Rosato, Sebastian. “Demokratik Barış Teorisinin Hatalı Mantığı.” American Political Science Review 97, sayı 4 (2003): 585–602.

Said, Edward W. “Cehaletin Çatışması.” The Nation, 22 Ekim 2001.

Enes Özdemir

Enes ÖZDEMİR
Enes ÖZDEMİR

Enes Özdemir, 2002 yılında Afyonkarahisar’da doğdu. Konya Karatay Hacı Veyiszade İmam Hatip Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (İngi ...

Yorum Yaz