İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Mustafa Temel Amcanın Öğrettiği...
7 Eylül Pazar günü, Mustafa Temel Amcanın vefat haberi geldi, sosyal medya gruplarında resimleri paylaşıldı, hatırası yâd edildi. Derinden bir "ah" çektim, ister istemez hüzünlendim. Çünkü kendisi eşine az rastlanır istikamet timsali insanlardan biriydi.
Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri'nin döneminden kalan, Musa Topbaş Efendinin köşkünde yakın hizmetinde bulunan, senelerdir de Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin bahçesindeki çiçeklere bakan "çiçek gibi" bir insandı o.
Benim için ise soy ismi gibi "temel" bir anlam ifade ederdi, onun hâlinden, sözlerinden, tavırlarından tasavvufi hayatın "temeline" dair esaslı bir ders almıştım zamanında, rahmete vesile olması için paylaşmak isterim.
Neredeyse yirmi iki sene öncesiydi, 2003 yılı. Üniversitemizin kampüsü Üsküdar'daydı, kaldığım öğrenci evi de Sultantepe'de yer alıyordu. Henüz on dokuz yaşındaydım, "ben kimim, neyin nesiyim, nasıl bir ömür süreceğim, Allah'la dostluk mümkün mü, ötelerde bizi neler bekliyor" gibi çeşitli sorular içimi kemiriyordu. Kendimce "hakikatin" peşindeydim, benliğimi tanımaya çalışıyordum, ilahi güzelliğe dair gönlümde meraklar doluydu.
O vakitler, kaldığımız öğrenci evine Kayseri'den bir misafir gelip gitmeye başladı: Ahmet Abi. Benden birkaç yaş büyüktü, çok sıcak, samimi, muhabbetli bir insandı. Coşkun bir tabiatı vardı, cömertliği çoktu, gülümsemek ona çok yakışırdı.
Ahmet Abiyle kısa sürede yakın bir dostluk kurduk çünkü o da biraz "kırık" sayılırdı, hafiften "meczup" gibiydi. Bu dünyanın adamı olmadığı belliydi, işi gücü Allah'ı sevmek, Allah'ın sevdiklerini sevmekti. Dünya boştu gözünde, derdi de tasası da ahiretti. Onunla birlikte olduğumuzda bazen sesli sesli ilahiler söyleyerek büyük bir mutluluk yaşardık, bazen de zuhurat yürüyüşleri yapıp Sultantepe'yi arşınlardık.
Sultantepe sahiden de gönül sultanlarına ev sahipliği yapan özel bir mekandır, son dönemin en mümtaz isimlerinden biri olan Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin de meskeni hâlâ orada bulunur. Kayseri'den evimize gelen Ahmet Abi, tam bir âşıktı, Osman Efendi'yi görmeden duramazdı. Hâliyle, her geldiğinde birlikte ziyarete giderdik, kendimizce nasibimizi yoklardık.
Bir ara, Ahmet Abinin aşkı iyice taştı, yerinde duramaz oldu. Kah sabah namazında Osman Efendi'nin köşkünde sessizce beklemeye başladı, kah akşam namazında en güzel kokularını sürünüp arka saflarda yerini aldı. Sevdiğimiz insanların kaderinden pay aldığımız aşikârdır, ben de ister istemez Ahmet Abiyle birlikte hareket ettiğim için kah namaz çıkışı Osman Efendi'nin selamına ve birkaç kelamına seviniyorduk kah bahçedeki güller arasında ilahi güzelliği hissetmeye çalışıyorduk.
Sahiden de eşsiz zamanlardı, Ahmet Abinin nasıl bir âşık olduğunu derinden izlerdim, hâline gıpta eder, faziletleri karşısında büyük bir sevgi dolardı içime. Diğer yandan da Osman Efendi'nin huzurunda kendimce güzellikler devşirmeye çalışırdım. Bazen namaz sonrası dile getirdiği bir sözünü yazardım günlüğüme, bazen orada sonsuz bir ilahi ikram olarak hissettiğimiz "hiçlik" esintileri gözlerimizi yaşartırdı. Allah'ı seven iki gençtik ve gönlümüze iyi gelecek vesileler arıyorduk, Sultantepe'de bir cennet bahçesindeymişiz gibi hissediyorduk.
Bir ara, Ahmet Abinin halleri iyice coşkunluğa erdi, kendince yerinde duramaz oldu. Bazen güller arasında Osman Efendi'nin yolunu izledi muhabbetli gözlerle, bazen kapının eşiğinde saatlerce uyumak istedi. Aşkın hallerini tarife kimin gücü yeter, ben kendimce gıpta ile izliyordum onu, hâlinden hisseler almaya çalışıyordum.
İşte tam böyle bir dönemde, Mustafa Temel Amcamız hayat boyu kulağımıza küpe olacak bir nasihat bıraktı yüreğimize. Kendisini o vakte kadar az tanıyordum, Osman Efendi'nin hususi bir takım hizmetlerini yürütüyor diye biliyordum, bahçıvanlığıyla meşhurmuş diye duymuştum. Namazlarda denk geliyorduk, kendine has sırlı bir gülümsemesi vardı, derinden iş gören insanların sakinliğiyle hareket ederdi, sağlam bir karaktere sahip olduğu her hâlinden belliydi.
Mustafa Temel Amca, artan ziyaretlerimiz karşısında daima tebessümlü davrandı, Ahmet Abideki sevgi tezahürlerini hoş gördü, beni de muhtemelen "meraklı gençlerden biri" şeklinde gönlüne koydu. Derken, günün birinde, sabah namazından sonra ikimizin yanına gelerek, lüzum üzerine nazikçe şöyle bir hatırlatmada bulundu:
- Sevgili gençler hoş geliyorsunuz sefa geliyorsunuz, maşallah size, lakin hayatta esas olan dengedir, her işte denge çok mühim, aşırılıklar insanı savurabilir, dağıtabilir, siz siz olun mutlaka dengeyi gözetin, istikamet çok mühim, denge olmazsa olmaz!
Tabii o yaşın hamlığıyla, kendisini de az tanıdığım için, işittiğim bu cümleler karşısında ilk etapta son derece üzülmüştüm. Çünkü kendimizce hevesli gençlerdik ve yaşlı bir amca bize klasik usullerle had bildiriyor, ayar veriyor gibi düşünmüştüm. Hani böyle çok heyecan duyduğunuz bir anda hevesiniz kursağınızda kalır ya, öyle hissetmiştim sanki. Bizi anlamıyormuş gibi gelmişti. İçimden "dengesiz ne yaptık ki" diyordum, nefsim Mustafa Temel Amcaya hak veremiyordu.
Kaldığım öğrenci evine hüzünle ve biraz da hayal kırıklığıyla gittim. İçimde sayısız çiçek vardı, bazıları bir anda solmuş gibi olmuştu. Mustafa Temel Amcanın sözlerini ve ikazını anlamak istiyordum ama bir türlü buna muvaffak olamıyordum, incinmiş gibiydim, tarifsiz bir kekrelik vardı üzerimde.
O sıralar Hüdayi Vakfı'nda umre ödüllü bir yarışma söz konusuydu, Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin "İmandan İhsana Tasavvuf" isimli kitabı okunuyordu, ben de "fırsat bu fırsattır, kitap okuyarak umreye gitmek harika fikir, başarabilirim bunu" diyerek ciddi manada odaklanmıştım. Mustafa Temel Amcanın sözlerinin acısı yüreğimdeydi ya, biraz da onu unutmak için odama çekildim ve kitabı okumaya devam edeyim diye düşündüm.
Kaldığım yeri açtıktan kısa bir süre sonra, okuduğum satırlar karşısında "Allah Allah" dedim, epey bir şaşırdım. Çünkü geldiğim yer tasavvufi hayatta denge bahsiydi ve Osman Efendi de kendine has lisanla "hayatta her şey denge üzerine kuruludur" hatırlatmasına bulunuyordu, bu hassas konuda çok dikkatli olunması gerektiğine dair birçok noktanın altını çiziyordu.
Kitabı şöyle bir kapattım ve Mustafa Temel Amcayı düşünmeye başladım. Sabah aldığımız ikaz yeniden pekişmişti ve bu defa sözler Osman Efendi'ye aitti. O an "yahu bahçıvan bile sırlı adammış da biz anlamamışız" diye geçirdim içimden, hamlığıma hayıflandım, inadı bırakıp almam gereken mesaja odaklandım.
İşte o günden sonra, Mustafa Temel Amcanın sadece bir bahçıvan olmadığını anlamıştım, salihlerle birlikte olmasının verdiği derin ferasete dair kendisine derin bir hayranlık beslemeye başlamıştım. Bize o sabah verdiği ders hâlâ kulaklarıma küpedir, kendi hayatıyla ortaya koymuş olduğu istikamet çizgisi her türlü gıptanın ötesindedir.
Mustafa Temel Amca şüphesiz ki ârif bir zattı, sessiz sedasız lakin istikamet üzere yaşamanın çok özel örneklerinden biriydi. Yirmi iki sene önce "denge" vurgusu yapmıştı, sonraki 22 sene çizgisini hiç bozmadan tamamlamak nasip olmuştu. Zahirden bigane sanmışız kendisini meğer derinden aşinaymış çok şeye. Dilerim Rabbimiz hizmet ettiği o güzel insanlarla birlikte haşreder kendisini. Hatırası azizdir.
Aziz ruhu için bir Fatiha istirham ederiz.
Mekanı cennet, makamı âli olsun.
Hû.
26 Eylül 2025
Süleyman Ragıp Yazıcılar
Yorum Yaz