İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
İsrail terör örgütünün önceden yazılmış bir idam senaryosuyla infaz etmeyi planladığı Filistinli esir kardeşlerimizin, gül kokulu evlatlarıyla son vedalaşmalarını izlemişizdir. Düğüne gidermişçesine evladını öpüp koklayarak veda eden babalar son defa kokluyor, belki de son defa koklayamıyor yavrularını. Son defa bakıyorlar hasretini çektikleri kimselerin yüzlerine. Ana babalarının kucaklarından zorla koparılan gencecik yavrular, belki de son defa gökyüzüne bakıyor, ve istikballeriyle vedalaşıyorlar.
Tarih bir kez daha şahitlik etsin ki: “eşiktekini beşiktekini öldüren” katil oğulları israilin sözde meclisi, güya güvenlik suçları kapsamında kendi keyfiyetlerine göre hapsettikleri Filistinli esirlere idam cezası verilmesini öngören yasayı, Mart 2026 sonunda 48’e karşı 62 oyla onayladı. Şampanyalar eşliğinde kutlanan ve irite edici kahkahalarla sanki bir zafer kazanmış gibi bütün dünyaya duyurulan bu karara göre, yaklaşık 12 bin Filistinli esir, af ve temyiz yolları kapatılarak “onların kaderi ölüm ve asılmadır” diyen katil bir zihniyet tarafından idam edilecek. Ve bu idam yasasının onaylanmasının ardından esirler sırf dinini, vatanını, canını ve malını savunduğu için idam edilmek üzere yavaş yavaş sözde mahkemelere götürülüyorlar.
Bu esirlerden 4 bini henüz çocuk, ömrünün baharında gencecik fidanlar. Uluslararası hukuk gereği çocuklara idam cezası verilemeyeceğini varsayarsak, buna karşılık bir yaptırıma uğrayamayacaklarını bilmenin rahatlığı içerisinde olmalılar ki, tıpkı bir fare gibi her bir yana sıçrıyor dünyanın başına musibet bu topluluk.
Bu ne acı bir ahvaldir ki çoluk çocuk demeden dünyanın gözü önünde idam sehpasına götürülüyorlar. Dünya, asıl amacı kasıtlı öldürme politikasını yasallaştırmak olan birkaç problemlinin mazlumlara reva gördüğü bu zulmü donukça izliyor.
Kınamaktan başka bir eylem yok. Kelimeler kifayetsiz, susan kalabalıklar yorucu. Belki toprak dahi yoruldu mazlumun kanıyla ıslanmaktan. Ve ne acı ki sadece düşmanın saldırısını değil ümmetin ve dünyanın sessizliğini de izliyoruz.
Onlar:
Kendilerine devlet diyorlar, desinler. Biz biliyoruz ki onlar gerçek teröristler.
Kendilerini güç sahibi görüyorlar, görsünler. Biz biliyoruz ki asıl güç imandır, direniş ve merhamettir.
Filistinli esirleri idam ederek sonlarını getireceklerini düşünüyorlar, düşünsünler. Biz biliyoruz ki nice neferlerin kanıyla nasip oldu dünya ve ahiret zaferleri, ve küffarın ziyan olup gitmesi.
Ve Mescid-i Aksa’yı kapatarak Müslümanları yıldıracaklarını zannediyorlar, zannetsinler. Biz biliyoruz ve ümid ediyoruz ki -İslam ümmetinin şuurlanması ve çabasıyla beraber- Mescid-i Aksa Allah’ın izniyle hürriyetine kavuşacak. Ve nice şükür namazları eda edecek orada Müslümanlar.
Ne şanlı bir zaferdi ki; tıpkı Özgür Suriye’nin kurtuluşu sonrası, Şam/Emevi camiinde kılınan şükür namazları gibi. Eli kanlı diktatörün arkasına bakmadan kaçıp gittiği gibi. Sabredenlerin devrimiydi. Sabredenlerin zaferiydi.
Mümkün müydü? Zahiren hayır.
Mümkün kılan kimdi? Yüce Allah.
Allah erteler ama ihmal etmez.
“Zulüm, hiç birşeyden halkların uyanışı ve kalplerin dirilişi kadar korkmaz. Zulüm, hiç kimseyi bilinç ve uyanışa çağıranlar kadar nefretle karşılamaz. Hiç kimseye uyuyan vicdanları sarsanlar kadar kin beslemez. Zafer başlarımızın üzerindedir. Sadece ‘Ol’ emrini beklemektedir ki olsun. O halde zaferin ne zaman geleceğiyle kendinizi meşgul etmeyin. Siz hak ile batıl arasında nerede durduğunuzla meşgul olun.” -Seyyid Kutup
Rabia Nur Yılmaz
Yorum Yaz