BAZI ÇOCUKLAR NEDEN DAHA AZ İNSAN?

TOPLUM VE GÜNDEM İSLAM

“Çatışma”, “operasyon”, “askeri hedef”, “kaçınılmaz sonuç”… Bu kelimeler bir çocuğun cansız bedeninin üzerine örtülüyor. Sanki kelimeler yeterince teknik olursa, ölüm de insani boyutunu kaybediyor.

Giriş: Bu Soru Nereden Geliyor?

Bu soru kendiliğinden doğmuyor. İnsan bu soruyu durup dururken sormuyor. Bu soru bakınca görülen, görüldüğü halde görmezden gelinen bir yerden çıkıyor. Uzun süre bakıp da alışılınca soruluyor.
Bazı çocuklar bu dünyada gerçekten daha az insan gibi muamele görüyor. Daha az korunuyorlar. Daha az hatırlanıyorlar. Daha az yasları tutuluyor. Bunu söylemek ağır ama başka bir karşılık bulamıyorum. Çünkü bir çocuğun ölümü, doğduğu yere göre anlam değiştiriyorsa ortada ciddi bir sorun vardır.
Bu durum yalnızca savaş anlarına özgü değil. Hangi çocuklar için kampanyalar düzenlendiği, hangi çocuklar için ekranların karartıldığı, hangilerinin ölümünün “rakam” olarak verildiği bu ayrımı açıkça gösteriyor. Bazı çocuklar için dünya duruyor ve bazıları için hayat akmaya devam ediyor.
Bu fark görünmez değil ama çoğu zaman normalleştiriliyor. “zaten orası böyle” denilerek geçiştiriliyor. Oysa zaten kelimesi vicdanın en tehlikeli sığınağıdır. Çünkü her “zaten” insanı sorumluluktan biraz daha uzaklaştırır.

İnsanlığın Sessiz Hiyerarşisi

“Bazı çocuklar neden daha az insan?” sorusu, biyolojik bir farklılığa değil, ahlaki, vicdani ve toplumsal bir yaraya işaret eder. Hiçbir çocuk eksik doğmaz. Eksik olan onların insanlığını tanımayı reddeden bakışlardır. İnsanlık, kimi çocukları daha az görerek, kimi acıları daha katlanılabilir, kimi ölümleri daha sessiz sayarak görünmez ama keskin bir hiyerarşi inşa eder.

Bu hiyerarşi kitaplarda yazmaz, anayasalarda açıkça yer almaz. Ama haber bültenlerinde, suskunluklarda, gecikmiş tepkilerde kendini ele verir. Bazı çocukların ölümü rakamlara indirgenir, bazı çocukların gözyaşı istatistik olur. İşte zulüm tam da burada başlar. Acının eşit dağılmadığı bir dünyada, merhametin de seçici hâle gelmesiyle.

Dünya, çocuklar üzerinden sınanır. Çünkü çocuk gücün değil; hakikatin aynasıdır. Çocuk, ideolojilerin, sınırların ve politik hesapların ötesinde bir hakikati taşır, masumiyeti taşır. Bir çocuğa reva görülen her adaletsizlik, aslında yetişkin dünyanın kendisiyle yüzleşemeyişidir.

Bir çocuk öldüğünde, toprağa düşen yalnızca küçük bir beden değildir. O bedenle birlikte, insanlığın adalet iddiası da biraz daha gömülür. Vicdanın sesi biraz daha kısılır. Dünya bir çocuğun cansız bedeni karşısında susuyorsa, orada yalnızca bir savaş değil, ahlaki bir çöküş yaşanıyordur.

Bu sebeple “Bazı çocuklar neden daha az insan?” sorusu, çocuklara yöneltilmiş bir soru değildir. Bu, yetişkin dünyaya yöneltilmiş ağır bir ithamdır. Çünkü hiçbir çocuk doğduğu toprak yüzünden eksik insan olmaz. Hiçbir çocuk konuştuğu dil, taşıdığı kimlik ya da yaşadığı coğrafya sebebiyle daha az korunmayı hak etmez.

Eğer bazı çocukların ölümü daha kolay unutuluyorsa mesele çocuklar değil, insanlıktır. Ve eğer bu soruya hâlâ net bir cevap verilemiyorsa, sorun cehalet değil, bilinçli bir körlüktür. İnsanlık kendini en çok çocuklar üzerinden inkâr eder. Ve en çok da sustuğu yerde kaybeder.

Kelimelerle Örtülen Ölümler

Gazze’ye baktığımda bunu daha net görüyorum. Aynı yaşta, aynı masumiyette, aynı korkuyla büyüyen çocuklar… Ama biri öldüğünde dünya ayağa kalkıyor, diğeri öldüğünde dünya kelimelerini seçiyor.
“Çatışma”, “operasyon”, “askeri hedef”, “kaçınılmaz sonuç”… Bu kelimeler bir çocuğun cansız bedeninin üzerine örtülüyor. Sanki kelimeler yeterince teknik olursa, ölüm de insani boyutunu kaybediyor.
Oysa kelimeler masum değil. Dil yalnızca anlatmaz meşrulaştırır da. Bir çocuğun ölümünü anlatırken kullanılan her ifade, o ölüme karşı nasıl bir tavır alındığını ele verir. Ayrıca çoğu zaman sorun neyin söylendiğinden çok neyin söylenmediğindedir.
Çünkü bir çocuğun adının anılmaması, yüzünün gösterilmemesi, hikâyesinin anlatılmaması, onun insanlıktan biraz daha eksiltilmesi demektir.

Bombadan Önce Gelen Ölüm: Açlık

Açlık yalnızca mideyi değil, zamanı da kemiren sinsi bir yıkımdır. İnsanın biyolojik sınırlarını aşar hafızaya ve hayata nüfuz eder. Saatler durur günler uzar, takvim işlemeye devam etse de hayat askıya alınır. Açlığın hüküm sürdüğü coğrafyalarda çocukluk bir hak değil, kısa süren bir istisnadır. Oyunlar yarım kalır, hayaller erken susar. Çocukluk, doymadan büyüyen bedenlerle birlikte erkenden biter.
Ölüm ise çoğu zaman ani değildir. özellikle Gazze gibi yerlerde. Orada ölüm bir patlama anından ibaret değildir. Önce umut çekilir bedenden, İnsan yaşayacağına dair inancını yitirir. Ardından ses kaybolur, itiraz, çığlık, talep… En son nefes gelir.
Ölüm böylece bir sonuç değil, uzun bir sürecin kaçınılmaz finali hâline gelir.

Açlıkla ölüm arasında ince bir çizgi yoktur Gazze’de
orada çizgiler çoktan silinmiştir.
Bir annenin boş tenceresiyle,
bir çocuğun boş bakışı aynı sessizliği taşır.
Ve dünya bu sessizliği haber bülteni sanır.
Ölüm bazen bir bombadır,
bazen gecikmiş bir yardım kamyonu.
Bazen de hiç gelmeyen bir sabah.
Açlık ölümü aceleye getiren en zalim davettir.
Ama bil ki
açlıkla sınananlar yalnız değildir.
Toprak şahittir, gökyüzü kayıttadır.
Her düşen beden
her yarım kalan lokma
ilahi adaletin defterine yazılır.
Ve ölüm…
Onlar için bir yok oluş değil belki
bizim için utancın en ağır ismidir.

Medya ve Alışkanlık Günahı

Medya, Gazze’de veya mazlum coğrafyalarda katledilen çocukların ölümünü çoğu zaman bir trajedi olarak değil, tekrar eden bir görüntü olarak sunar. Bu sunum biçimi, acıyı aktarmaktan çok onu törpüler ve insanı sarsması gereken manzarayı sıradanlaştırır. Çocuk bedenleri rakamlara, isimler istatistiklere, gözyaşları birkaç saniyelik görüntülere indirgenir. Böylece izleyenler olup biteni anlamak yerine alışır, üzülmek yerine geçip gitmeyi öğrenirler.
Sürekli tekrar eden görüntüler, zamanla kalbi köreltir. Çocuk cesetleri, haber akışında sıradanlaşır. Böylece izleyen artık üzülmediği için kendini suçlu hissetmez. Alışmak modern dünyanın en tehlikeli günahıdır. Çünkü alışılan zulüm artık bir zaman sonra sorgulanmaz.
Bir çocuğun hangi coğrafyada doğduğu, onun insanlık katsayısını belirler hâle gelir.
Savaşın ortasında doğan bir çocuk, haber bültenlerinde “istatistik” olurken; güvenli ülkelerde doğan çocuklar “gelecek” olarak anılır. Aynı çığlık farklı kulaklara düşer biri yasa çıkarır ve diğeri ise yalnızca görüntü olur.
Bazı çocukların ölümü günlerce konuşulur, bazıları bir satırı bile hak etmez…

Bu sebeple medya, hangi çocuğun yasının tutulacağına karar veren görünmez bir hâkim gibidir. Sürekli maruz kalınan acı zamanla duyarsızlığa dönüşür ve bazı çocuklar “alışılmış trajedi” olur.
Çocuklar ölürken susmak, tarafsızlık değildir.
Tarafsızlık, güçlüden yana taraf olmaktır. İnsanlık çoğu zaman yüksek sesle değil, sessizlikle de kaybedilir. Çünkü susan, bombayı atmayan ama düşerken izleyen kişidir. Ve izlemek, masumiyet sağlamaz.

Vicdan Muhasebesi

Bu noktada mesele artık dünya değil.
Devletler, kurumlar, bildiriler değil.
Mesele dönüp dolaşıp insana geliyor. Bana geliyor.
Çünkü ne kadar okursam okuyayım, ne kadar izlersem izleyeyim, bir yerde şu soruyla baş başa kalıyorum;
Ben bu olanların neresindeyim?
Vicdan muhasebesi tam olarak burada başlıyor. Büyük cümlelerin bittiği, savunmaların işe yaramadığı yerde, “Ben zaten üzülüyorum” demenin içi boşaldığında. Üzülmenin, hiçbir şey değiştirmediği gerçeğiyle yüzleşildiğinde, bir çocuğun ölümüne üzülüp, birkaç dakika sonra hayatıma kaldığım yerden devam edebiliyorsam, bu üzülme ne kadar gerçek?
Yoksa bu vicdanı sakinleştiren kısacık bir sorgulama mı?

Ve en zor olan da şu;
Sessizliğimizi çoğu zaman makul gerekçelerle süsleyebiliyoruz.”Elimden ne gelir”, “ben tek başıma ne yapabilirim”, “dünya böyle”. Bu cümlelerin her biri tanıdık. Ve her biri vicdanı oyalayan cümleler.
Oysa iman bu oyalamayı kabul etmiyor. İman, insanın kendine dürüst olmasını istiyor. “Değiştiremiyorsan bile, tarafını netleştir” diyor. Çünkü vicdan yalnızca eylemle değil, duruşla da sınanıyor.

Ve bu noktada fark ettiğim bir şey var;
Vicdan muhasebesi başkalarının suskunluğunu yargılamakla başlamıyor. Kendi suskunluğuma bakmakla başlıyor. Başkalarının körlüğünü saymak kolay. Asıl zor olankendi körleştiğim anları fark etmek.
Ve belki de en ağır soru şu;
Bu çocuklar benim çocuğum olsaydı, yine bu kadar sakin olabilir miydim?
Bu sorunun cevabı, insanın bütün savunmalarını dağıtıyor. Çünkü vicdan teoride değil, ihtimalde konuşur. “Ya senin başına gelseydi?” diye sorar. O yüzden rahatsız edicidir. O yüzden kaçılmak istenir.
Ama kaçıldıkça insan hafiflemiyor. Aksine, içten içe ağırlaşıyor.
İşte bu yüzden vicdan muhasebesi, insanı temize çıkarmaz.
Ama insanı sahici kılar.

Tarafsızlık ve Kalbin Kararması

Tarafsızlık, zulmün hüküm sürdüğü yerde masum bir konum değildir. Çoğu zaman adaletin değil, konforun adıdır. İnsan, tarafsız kaldığını söyleyerek kendini sorumluluktan azade kılmak ister. Oysa zulüm karşısında durmamak, tarafsızlık değil, bir erteleyiştir. Vicdanın, hesap gününe bırakılmak üzere susturulmasıdır.

Çocuklar ölürken tarafsızlık iddiası, ahlaki bir duruş değil, ahlaktan geri çekiliştir. Çünkü bir çocuğun çığlığı herkesi taraf olmaya çağırır. Bu çağrıya kulak tıkayan her suskunluk, zalimin yükünü hafifletir. Zulüm ise en çok sessiz kalanların omuzlarında yol alır.

Zulme alışmak, kalbi yavaş yavaş körleştirir.

“Sonra kalpleriniz katılaştı; artık taş gibi, hatta daha da katıdır.”
(Bakara, 2/74)

Sürekli susan kalp, zamanla sızlamaz hâle gelir. Tarafsızlık, işte bu katılaşmanın ilk adımıdır. Çünkü kalp, görüp de tepki vermedikçe kararmaya başlar.

İmani Bir Hatırlatma: Çocuk Emanettir

İslam’da çocuk, Allah’ın emanetidir. Bu emanet, anne babaya olduğu kadar topluma, ümmete ve insanlığa bırakılmıştır. Emanet kavramı, yalnızca sahip olmak değil, korumak, kollamak ve hesabını vermek sorumluluğunu da beraberinde getirir. Bir çocuğa zarar gelmesi, sadece bireysel bir ihmal değil, kolektif bir vebaldir. Çünkü emanet göz göre göre heba edilemez.
Gazze’de katledilen çocuklar da bu ilahi hükmün içindedir. Onların kanı sadece işgal altındaki bir toprağa değil, bütün ümmetin vicdanına sıçrar. Bir çocuğun enkaz altından çıkarılan bedeni bize sadece bir trajediyi değil, emanete ne kadar sadık kaldığımızı da gösterir. O beden, “Neredeydiniz?” sorusunu sessizce sorar.
Bu sebeple sessizlik burada sadece politik bir tavır değil, imanî bir suskunluktur. Çünkü iman sadece inanmakla değil, şahitlik etmekle tamamlanır. Hakkın yanında durmak, zulme karşı söz almak, mazlumun safında yer tutmak iman ahlakının ayrılmaz bir parçasıdır. Çocuklar ölürken susan bir kalp, hâlâ iman iddiasında bulunabilir mi? Bu soru her Müslümanın vicdanında yankılanması gereken ağır bir muhasebedir.
İslam, gücü değil adaleti merkeze alır. Ve adalet, en çok çocuklar için gereklidir. Çünkü çocuk kendini savunamaz,hesabını kendisi soramaz. Bu yüzden Allah emaneti en zayıf olana yükler ki güçlü olanın kalbi imtihan edilsin. Gazze’de veya mazlum coğrafyalarda katledilen çocuklar da bu imtihanın merkezindedir. Onların yaşaması bizim insanlığımızın, onların ölümü ise imanımızın sınavıdır.

Sonuçta şuna inanıyorum
Çocuklar ölürken tarafsız kalanlar, zulmün sessiz ortaklarıdır.
Ve eğer bir çocuğun değeri coğrafyayla ölçülüyorsa, iman ve insan çoktan yaralanmıştır…

Bu yazı bir soruyu açık bırakmak için yazıldı
Bazı çocuklar neden daha az insan?
Ve bu sorunun gölgesinde düşünmek için
Biz ne zaman buna alıştık…?

Rabia Nur Karabağ

Yorum Yaz