İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Bir Ruh Macerası Kitabı Örneği
Ayşe Şasa, Bir Ruh Macerası isimli kitabını bir Allah dostunun tavsiyesi üzerine kaleme almaya karar veriyor. Kitabı okuyunca üzülmemek elde değil. Bir çocuğun ihmalinin nelere sebep olabileceğini görüyoruz. Duygusal bir çocuğun, mürebbiyelerce annesine hasret bir şekilde büyütülmesi, ileride onun bir sürü psikolojik rahatsızlık yaşamasına sebep olacaktır. Anne ve babası, kızları akıl hastanesine düşene kadar da durumun ciddiyetini anlamayacaklardır.
Ayşe Şasa, aile ihmalinin ve aynı zamanda Batılılaşmanın bir kurbanı olmuştur. Ömründe rahat namına pek bir şeyle karşılaşamamıştır. Rabbimden Ayşe Şasa Hanımefendi’yi Cennet-i Âlâ’da misafir etmesini dilerim. Kendisi istemeden, hakikat yolculuğunu çok zor bir şekilde talep etmiştir. Allah, hakikati göstermek için fırtınalı ve imtihan dolu bir hayatı ona nasip etmiştir.
Ayşe Şasa, ailenin ne kadar önemli olduğunu ve İslam’ın ne kadar değerli olduğunu bizlere hatırlatıyor. Ailesi tarafından ihmal edilen çocukların ileride akıl hastası olması adeta kaçınılmazdır. Gelecekte hasta bireyler ve hasta bir dünya istiyorsak, aileyi yok edelim! Yasmin Mogahed, İyileştir Kalbini isimli kitapta şu ifadelere yer veriyor: "Almanya'da Kassel Üniversitesi'nde yürütülen bir araştırma, kronik depresyon yaşayan katılımcıların Yüzde 75'inden fazlasının klinik olarak anlamlı çocukluk travması öyküleri olduğunu bildirmiştir."
Ayşe Şasa, “1941 yılında İstanbul’da doğdu. 1960’ta Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldu. 1963-1965 yılları arasında Robert Koleji’nin İdari Bilimler Bölümü’ne devam etti. 1963’ten başlayarak Türk sinemasında senaristlik yaptı. Murat’ın Türküsü (1965), Ah Güzel İstanbul (1966), Utanç (1972) ve Gramafon Avrat (1987) gibi filmlere imza attı. 1993’te sinemayla ilgili denemelerini Yeşilçam Günlüğü adlı kitabında toplayıp yayımladı. Şubat 2003 tarihinde de Delilik Ülkesinden Notlar isimli eseri yayımlandı. 16 Haziran 2014’te vefat eden Ayşe Şasa, Sahra-yı Cedid Mezarlığı’na defnedildi.”
[Bir Ruh Macerası, Ketebe, kapak sayfası]
Ayşe Şasa’nın annesinin adı Melike, babasının adı Avni’dir. Küçükken bir kelimeye kendisini kaptırıyor ve o kelimenin peşinden gidiyor. O kelime İngilizce “truth”, yani hakikat kelimesidir. Ayşe Şasa doğduğunda, annesi kız doğduğu için bir süre “utancından” onu emzirmiyor. (Cahiliye dönemi ne kadar da güçlüsün, tesirin devam etmiş.)
Babası ticaretle uğraşıyor; Ayşe’nin dedesinin salık vermesiyle ve o şekilde müreffeh bir hayata kavuşuyorlar. Rauf Orbay, Ayşe Şasa’nın dayısı oluyor. Ailesi o dönemde gelenek ve modernite arasında sıkışıyor ve bir kimlik bunalımı yaşıyor. Bu durum en çok da yavrucak Ayşe üzerinde etkili oluyor.
Annesini, Kafkas geleneklerinden olsa gerek, çok sert bir şekilde yetiştirmişler. Karanlıkta bağa gönderirlermiş ve bu şekilde terbiye ederlermiş. Ayşe, annesi için “...çok sert bir tarafı vardı...” diyor. Ayşe küçükken hiçbir dinî ve manevî telkin alamıyor. Bu durum, ileride yaşayacağı buhranların habercisi oluyor.
Annesi ve babası onu modern pedagojiyle, yabancı mürebbiyeler himayesinde yetiştirmek istiyor. Ayşe ise sürekli anne ve babasıyla konuşmak istiyor ama bu mümkün olmuyor. Bir psikoloğa ilk gidildiğinde sorulan sorulardan ilki, “Anne babanla aran nasıldı?” sorusudur. Dolayısıyla bir çocuğun hayatında anne babanın rolü çok büyüktür.
Anne baba yazılırken anne kelimesi daha önce yazılır. Bu, annenin insan hayatında daha etkili olmasıyla alakalıdır. “Anne gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz” denilir. Bugün annenin ve Bağdat’ın eski ihtişamı kayboldu. Ama ihtişam düştüğü yerden kalkacaktır, inşallah.
Ayşe Şasa, mürebbiyelerle olan durumunu şu üzücü cümlelerle anlatıyor:
Röportajı yapan şu cümleyi söylüyor:
“Her şeyiniz var ama ‘çocuklar gibi’ bir çocukluğunuz yok...”
“Doğru... Cehennemi bir hayat... Ecnebi dadıların hegemonyası altındayım. Beş yaşıma kadar bana bakan Macar Yahudisi Frau Katie, diplomalı ve iddialı bir bakıcı. Aşırı bir disiplin merakı var; benimle yalnızca Almanca konuşuyor. Katie’den ana olunca, ana dilim de neredeyse Almanca oluyor. Sonraları, bir hayli zaman Türkçe konuşurken zorlandım; ana dilimi öğrenmek epey zamanımı aldı, çok çaba sarf ettim.”
Ayşe, anne ve babasından mahrum büyür. Dadıları onu erkenden yatırır ve odasında yalnızlığa terk edilir Ayşe. Dayısı Rauf onun bu hâline üzülür ama bir şey yapmaz. Anneannesi şikâyet etmeyi düşünür ama etmez. Ayşe, dadıların esareti altındadır. O dönemi şu cümlelerle ifade eder:
“...Schwester Katie bana Almanca ‘Tanrı’ kavramını (Lieber Gott) aşıladı ve bu kavram bende iyiden iyiye yer etmişti. Gece gündüz Tanrı’yı düşünüyordum; annemi babamı bana göstermesi için ona yalvarıyordum. Beni görmeleri, bana yakınlık göstermeleri için çok dua ettiğimi hatırlıyorum.”
Mürebbiyelerin insafına terk edilen Ayşe’ye o dönemde cadı masalları okutuluyor. Ayşe bu kitaplardan çokça korkuyor. Sonra rahatsızlık olarak kendisinde psikoz ortaya çıkacak. Anne babası ise gezmelerdedir ve Ayşe ile ilgilenmezler. Ayşe’ye Hristiyan kültürünün önemli masalları okutuluyor. Mürebbiyeler o dönemde Nazi zulümlerini konuşuyorlar. İnsanları diri diri yaktıklarını Ayşe’nin yanında anlatıyorlar. Ayşe ise duygusal bir çocuk olduğu için çok etkileniyor.
Ayşe Şasa, Hristiyan ve Yahudi dadılarca büyütülürken bir kimlik bunalımı yaşıyor. Kırk yaşında “Müslüman mıyım, yoksa Hristiyan mıyım?” diye düşünüyor. Geleneklerinden bu kadar kopartılan yığınların sadece biridir Ayşe Şasa ve şu hatırası onu kurtarıyor:
“Anneannem tek sefer beni camiye götürüyor ve secde ediyorum... Kiliselerin sarı, dumanlı karanlığına karşın caminin ahengi, huzuru bende bir yumuşaklık, bir hilm uyandırıyor. İslam’daki rahmet boyutunu, Rahman olan Allah’ın sıfatlarını adeta yansıtmış olmalı ki, küçücük bir çocuğun ruhunda derin bir iz bırakıyor. Camideki o cemal bana kendini sevdirmişti; daha önce gördüğüm kilise ile aradaki farkı hemencecik hissetmiştim. Kilise korku verici bir yer, cami ise huzur veren ve teskin edici bir yer.”
Ayşe, mürebbiyeler nezaretinde sıkıcı günler yaşarken yoldan geçenlerin kendisini fark etmesini istiyor. Galiba ilgiye ve sevgiye aç bir hâlde. Anne ve babasının yokluğunun doldurulmasını istiyor. Yoldan gelip geçen bir koz helvacı var. Ayşe sürekli onun yolunu gözlüyor. Bu adamla ömrünün ileri yaşlarında tanışacak küçük Ayşe. Bu adam bir Allah dostu ve Ayşe’nin manevî rehberi olacak. Bu Allah dostu ile tanışınca işleri yoluna girecek ve rahatsızlıkları azalacak.
Ayşe o dönemlerde o kadar yalnızlık hissediyor ki bir şişenin içine kâğıt koyuyor ve şu yazıyı yazıyor:
“Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!”
Ayşe, ortaokuldan itibaren zekâsıyla fark ediliyor ve başarı üzerine başarı kazanmaya başlıyor. Derslerde birinciler arasında yer alıyor ve zekâda en iyilerden biri hâline geliyor. Yazarlıkla iştigal etmeye başlıyor. 12–13 yaşlarında Çiftehavuzlar Postası isimli bir dergi çıkarmaya başlıyor.

Ayşe, Yahudi dadısı Katie’nin kendisine aşıladığı başarma duygusuyla büyüyor ve başarılı olma takıntısı kendisinde görülmeye başlıyor. Ama bir yandan da ailesine karşı çok öfkeli. Başarıları tatmaya başladıktan sonra kendisine dair bilinci artıyor ve ailesinden intikam almaya ant içiyor. İlgi gösterilmeyen Ayşe’yi bu sefer öfke kaplamaya başlıyor. Bütün bu bunalımlar Ayşe’yi ömür boyu bırakmayacak ve ailenin açtığı travmalar Değerli Ayşe’yi rahatsız edecektir. Ayşe şu cümleleri kuruyor:
“Babamla kışları Uludağ’a, yazları yelkenliyle Marmara Adası’na veya Marmara’nın değişik yerlerine kotrayla seyahatlerimiz oluyor. Bu gezintilerde tabiat beni çok sıkıyor, bunaltıyor. Çünkü benim bu afacan, içim içime sığmaz hiperaktif tavrımın, sorgulayıcı tavrımın temelinde büyük bir huzursuzluk, büyük bir doyumsuzluk var. Âleme mana verebilecek, katabilecek değerlerden mahrumum; kafamda karmakarışık bir sürü soru var, içimdeki karanlık gitgide büyüyor; dışarıya yaramazlık, afacanlık nöbetleri biçiminde vuruyor. Kendime güven geldikçe, benliğim şekillendikçe anneme ve babama korkunç bir öfke, bana çocukluğumda reva gördükleri zulüm yüzünden büyük bir hınç duyuyorum. Bir gün aynanın karşısına geçtim; büyüyünce annemle babamdan intikam almaya ant içtim...”
Türkiye’de Batı değerleri yayılıyor ve Osmanlı kötüleniyor. Namaz kılmak ve benzeri ibadetler hurafe ve “geri kafalıların” işi olarak niteleniyor. Ayşe’nin babası da zengin; Batı’nın afyonu olan kitap ve kitap okumayı değil de gezmeleri, eğlenceleri ve zararlı alışkanlıkları örnek alıyorlar. Dış görünüşe önem veriliyor, iç âlem ve mana kayboluyor. Ayşe fikrî bunalımlar yaşıyor. İki dünya arasında sıkışıp kalıyor. Evlerinde hizmetçiler var ve namazlı niyazlı insanlar bulunuyor. Ayşe bu insanlara meylediyor.
Ortaokul üçüncü sınıfta Ayşe intiharı düşünmeye başlıyor. Doktorla görüşen Ayşe’ye, “Sen topluma lazımsın, bu düşüncelerden kurtul. Çocukluğunu yaşayamamışsın; böyle gidersen gençliğini de yaşayamazsın.” deniliyor. Aile ve medeniyet bunalımı en çok Ayşe’de belli oluyor. Zavallı yavrucak oradan oraya savruluyor. Ayşe, topluma lazım olduğunu düşünmeye başlıyor ve sosyalizme doğru bir kayış gösteriyor. Sosyalizm de Ayşe’yi bir süre avutacaktır. Ailesine karşı olan Ayşe, sırf ailesi istemiyor diye çok kötü bir yaşayışı olan bir gençle evleniyor.
Batı medeniyeti geldi ama doğruyla yanlışı insanlar kestiremiyor. En bahtsız insanlar belki de bu açıdan Ayşe’nin dönemindeki insanlar olarak tarihe geçiyorlar.
Hakikati bulmak için Ayşe bir ömür harcıyor. Akıl hastanesinin kapısından geçerken, “Eğer hakikati bulacaksam buraya düşmeye razıyım.” diyor. Hayat ise dediği gibi Ayşe’yi akıl hastanesine düşürüyor ama hakikati de bulduruyor. Ailesi Ayşe’ye iyi davransaydı ve araları iyi olsaydı, çok farklı bir Ayşe olabilirdi. Ayşe, İslam medeniyetini tanıyabilseydi bu kadar fikrî bunalım yaşamayacaktı.
Ülkemiz pınarın başında bulunuyor. Gerçek anlamda da nehirler bu topraklardan doğuyor. Mana olarak da Yunus Emre’ler, Mevlânâ’lar bu memleketi beslemiş ama gençlerimiz bunlardan bihaber yaşıyor. Ayşe’nin şu cümleleriyle bu metni tamamlamak istiyorum. Ablamıza duyduğum üzüntü dolayısıyla kalem daha fazla yazmak istemiyor. Rabbimden ülkemize doğru yolu göstermesini dilerim. Ayşe’ye röportajı yapan kişi şöyle diyor:
“Sağlam bir kültürel altyapınız olsaydı...”
“Zannederim yaşadıklarımın hiçbirini yaşamazdım; yaşasam da altından kalkardım... Altmış sekiz yaşımdayım, tasavvuf edebiyatının büyük ürünlerine göz gezdirirken esef ediyorum... Yetişme çağımıza bu büyük ihtişamın bir katresi bile ulaşmadı. Mesela şimdi elimde Ahmed Gazâlî’nin Aşkın Halleri adlı olağanüstü bir eseri var. Bunu okurken hayranlık içinde kalıyorum. İbn Arabî okurken de aynı hayreti duymuştum; keza Abdülkadir Geylânî Hazretleri’ni ve Hazret-i Mevlânâ’yı okurken de... Bizim medeniyetimiz, maneviyatı en doruk noktalarda yaşamış çok büyük bir medeniyet... Bunlarla tanıştırılsaydık kim bilir ne kadar farklı hayatlar vücuda gelecekti; bunları düşünüyor, hayıflanıyorum.”
Rabbimden Ayşe ablaya ve Ayşe’lere güzellikler vermesini dilerim...
Ozan Dur
Yorum Yaz