İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
2017’de Hayfa’da eğitim alırken bir günlük tutmuştum. Fazla sansürlemeden o günlüğü paylaşıyorum. İsimleri sansürlüyorum çünkü arkadaşlarımın izni yok.
Öncelikle Rabbime hamd ederek sözlerime başlayayım. Bir at arabacısının çocuğu (şu an hurdacı ve çaycılık yapıyor) olan bu kuluna nasip ettiği nimetler şüphesiz şükretmekle ödenmez ve başımı hiç secdeden kaldırmasam, yine de Rabbimin nasip ettikleri karşısında yeterli değil. Eğer başarabilirsem bu yazımı ayrıca İbranice olarak yazacağım.
Yazıma nereden başlayayım bilmiyorum. Aslında şunu da anlatayım, şunu da anlatayım, şunun başı da önemli derken, T’ya kayıt olmamıza kadar iş gidecek. Kısaca söylemek gerekirse, T’nın bölge uzmanı yetiştirme projesi kapsamında İsrail’e, ben ve 4 arkadaşım gelmiş bulunuyoruz. Bunlardan birisine biz mentör diyoruz. Bu mentör kelimesi İngilizce diye biliyorum, ama aslını bilmiyorum. Burada ilgimi çeken bir durum oldu bu kelimeyle ilgili. Mesela biz mentör kelimesini sürekli kullanıyoruz. Abiler kendilerini tanıtırken, Rusya veya Pakistan mentörüyüm falan diyorlar. Bu ilginç yani İngilizce kelimenin bu kadar içimize sinmesini anlamak zor. Şu yüzden söylüyorum. Bugün öğlen saat 15.30’da açılış konuşması oldu. Ona katıldım. Tabi ki açılış konuşması İngilizce yapılmaktaydı. Orada tek İbranice kelime kullandılar, o da Madrich idi. Kelime ile önceden karşılamamıştım. Yeni karşılaştığım bir kelimeydi. Hidrich rehberlik etmek, yol göstermek anlamında (to guide) bir kelime, Madrich ise ismi fail oluyor ve yol gösteren, önder ve lider gibi muhtelif anlamlara geliyordur şüphesiz. Kelimenin İbranicesini de yazmak istiyorum: מדריך הדריך Sözlükten kontrol etmedim, ama bu şekilde olması gerek diye düşünüyorum
S. tarafından finansal işlerimiz hâllolduktan sonra, İsrail Konsolosluğu vizemizi verdi. İlk iki arkadaşımıza davetiye mektubu gelmişti ve onlar başvurdular ve kısa bir süre içinde vizeler çıktı. Konsolosluk hepimizden son 3 aylık banka hesap bilgisini istiyordu. Ben de Albaraka hesabımı onlara verdim. Çünkü Ziraat Bankası hesabına, T vakfı düzenli olarak para yatırıyordu. T’nin adının duyulmasını istemiyorduk. Ama sorun şuydu ki, Albaraka hesabına her ay üniversite 150 Türk lirası destek bursu yatırıyordu. Bunlar hesabıma baktılar ve parayı nasıl ödeyeceğimi sordular. Çünkü hesapta yeterli para yoktu. Ben ve bir arkadaşım da sanırsam bu sorun oldu. Benim yüksek lisans başvurularım olduğundan İsrail’e gitmek için aciliyetim yoktu. Ama diğer arkadaşımın acil gitmesi gerekti. Derken o parayı yatırdıktan sonra ona vizeyi verdiler ben de yaklaşık 1 ay süresinde bekledim. Çünkü diğer kurun başlaması gerekiyordu ve bana faturayı içeren e-posta göndermeleri gerekiyordu. E-posta geldikten sonra işler kolaylaştı hemen faturayı ödedik ve konsoloslukta ertesi gün vizemi verdi.
Anlatmak istediğim bir olay var. Ama doğruluğunu bizzat bilmediğim bir olay. Arkadaşımla vize başvurusuna gittiğimizde bana beklememi söylediler bir arkadaşım belgelerle birlikte vize işlemleri için onların yanına gitmesini istediler. Bana ise beklememi söylediler. Konsolosluk leventte bulunuyordu. Şimdi onun ağzından anlattıklarını ve yaşanan olayları anlatacağım. Arkadaşım asansöre bindi ve ona komutlar veriliyordu. Falan katta yanına birisi binecek ve o sana eşlik edecek. O kata geldiğinde yanına birisi bindi ve hiç konuşmadan konsolosluk katına kadar çıktılar ve yine konuşmadan arkadaşım asansörden indi. İçeri girdiğinde ona sorular sordular. Sorulardan bir tanesi de sanırsam, neden pasaportunu değiştirdiğiydi. O da onlara Tebriz’e gittiğini söyledi. Onlar Tebriz’i bilmediler ve neresi diye sordular o da İran deyince arkadaşım; ben İran deyince çıldırdılar diyerek anlatıyor. İçeri girmişler dışarı çıkmışlar ve soruların şiddeti artmış anlaşılan. Ayrıca onun dediğine göre karşısına kaslı iri yarı birini oturtmuşlar ve o çocuk ona dik dik bakmaya başlamış. Belki de arkadaşımın sabrını ölçmek istediler, bilmiyorum. Her ne olursa olsun, burası bizim ülkemiz ve kimseden korkmuyoruz Allah’ın izniyle istediği kadar kaslı olsun veya isterse uzaylı olsun.
Derken vize alındı ve 4 arkadaşım benden bir ay evvel geldiler İsrail’e. Orada sınava tabi tutuldular ve yaptıkları başarıya göre kurlara atandılar. Onlar muhtelif kurlardan başladılar, 1 ay ders aldıktan sonra yeniden sınava girdiler ve herkes bir sonraki seviyeye bazıları da 2 kur birden atlamayı başardı. Ben de geldiğimde hamdolsun 5. kurdan başladım. Çünkü hem konuşma hem de yazma ve okuma da iyi bir seviyeyi yakalamıştım. Şunu itiraf etmeliyim ki, sınıfımızda gördüğüm öğrencilerin hiç biri bizim kadar iyi değildi. Biz kısa süre de onlardan çok daha iyi bir şekilde bu dili öğrendik. Diğer arkadaşlarımı bilmiyorum çünkü aynı sınıfta ders almıyoruz. Hoca bile bize sizler iyi öğrencilersiniz diye iltifat etti. Ayrıca hoca soru sorduğunda genelde biz cevap veriyoruz ve örnek cümle kurduğumuzda ise hoca, “Aferin çok güzel cümle.” diyor.
Hayfa Üniversitesi’nde aldığımız derslerden biraz bahsetmek istiyorum. Arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla 3. seviye falan iyi değil. Buraya gelip en az bence 5. seviyeden başlamak gerekiyor. Öğrenci derslerini iyi takip ettiyse, bir de okumayı iyi yaptıysa, rahatça 5. kurdan başlayabilir. Sınav da ise yaklaşık 100 soru sordular bize. Bunların içinde okuma metni, gramer vs. bulunuyordu. Sınavını bitirenlerle orada bulunan hoca konuşma alıştırması yaptı. Benle konuştuğunda ben dedim en üst kurdan başlamak istiyorum. En üst kuru 5. kur diye bildiğimden, “5. kurdan başlamak istiyorum.” dedim. Ama o, “Bana güven 5. kurdan başlarsan 2 hafta hocanın ne demek istediğini anlamaya çalışırsın.” dedi. Sonradan öğrendim ki 6 kur varmış. Ben ise 5. kuru kazandım. Mutluydum Elhamdülillah, lakin öğrencilerin çoğunun seviyesini yeterli bulmuyordum. Bazıları var ki dili neredeyse hiç bilmeden bu kura gelmişler. Belki 5. kurdaki birinden çok şey beklediğim için böyle söylüyorum, bilmiyorum, ama ben şahsen en iyi öğrencilerin bizim olmamızdan gurur duyuyorum, tıpkı fende dünya ve ahiret ilimlerinde atalarımızın iyi oldukları gibi. Bu güzel bir şey Elhamdülillah.
Haftada 4-5 gün derslerimiz oluyor, 8.30 -13.00 arası gibi veya 1 saat geç ve erken bitme veya 14.00’da bitme durumları oluyor. Hoca kesinlikle zamanı aşmamaya dikkat ediyor. Bitmeye 5 dakika kalsa bile bizi bırakmıyor ve bir şeyler öğretmeye çalışıyor. Yani aldığı paranın hakkını vermeye çalışıyor, ne düşünüyor bilmiyorum ama bu güzel bir haslet. Son ana kadar bizimle ilgileniyor hocamız.
Buradaki ders kitaplarından bahsedeyim. Seviye seviye ders kitaplarımız var. Şu an bizim kullandığımız kitap ileri seviye bir kitap ve arkadaşlarım 4. seviyede de bu kitaptan pasajlar okumuşlar, bitirmeleri zaten mümkün değil çünkü kitap hacimli. Kitap beni dehşete düşürdü desem yeridir. Gerçekten gramer anlatışını ve örneklerle ve alıştırmalarla süslemeleri benim çok hoşuma gitti. Ama şunu da söylemek gerek, içi propaganda dolu vesselam. Bu yüzden burada ders ile ilgili anlatılan kitapların hepsini almaya ve vakfımıza götürmeye karar verdik. Çünkü vakfımızda bir dil odası açmak istiyoruz ve dil öğrenmek isteyenlerin ilgisini çekecek gramer kitapları hikayeler gazete vesaire buradan getireceğiz. Amacımız bizden sonrakiler, bu dili ve diğer dilleri daha rahat öğrensinler. Ayrıca burada kitaplar aşırı pahalı. Küçük bir hikaye aldım 88 şekel yani 88 Türk lirası. Ama indirim vardı 40 Türk lirasına aldım. Bilmiyorum çok pahalı bazı kitaplar. Ama almaya değer çünkü ülkemizde bulmanın imkânı yok! Ayrıca bizim yeni öğrenecek arkadaşlarımızın harekeli metinlere ihtiyacı var ve bunu internette bile bulamıyorsunuz. O kadar aradık, taradık bir sürü hikaye okudum ama harekeli olanlara pek rastlamadım. Benim için sorun değil bu, çünkü tek tek kelimelere baktım ama yeni öğrenen bir kişinin işini rahatlatır. Ayrıca ben harekesiz bir dil olan Farsçayı öğrendiğim için az çok mantığını biliyorum ve dil tecrübesi olmayanlar için bence güzel bir fırsat olacak İnşallah.
Konudan konuya atlasam da arada isteklerimi ve önerilerimi dile getirmek isterim. Sadece acizane bu dilin daha iyi öğrenilmesini istediğim için buraya geliyoruz. Vakfın parası harcanıyor, her ihtiyacımız en iyi şekilde karşılanıyor. Dolayısıyla en iyi şekilde öğrenilmesini canı gönülden istiyorum. Talebim ise şu ben kendime hedef olarak günlük 100 kelime ezberleme hedefi koydum. Bu 100 kelimenin 75’ini metin okuyup onları bilgisayarıma kaydedip, ezberlemeyi hedefledim ve 25 kelimede dinleme pratiği yaparak günümü tamamlamak istedim. Kelime sayısı fazla gibi gözükebilir, ama işe yarayıp yaramadığını ancak sonunda görebileceğim. Ama günlük 25 veya 30 kelime rahat ezberlenebilir. Bu aylık 900 kelime ve 2 ay burada bulunan arkadaşlar içinse 1800 kelime yapar, bu az bir sayı değil. Eğer kelime ezberleme denetlenirse, Allah’ın izniyle arkadaşlarımızın daha iyi öğreneceğini düşünüyorum. Bu denetlemeyi de mentörlerimiz yapabilir veya vicdanlarımız yapabilir. Diğer arkadaşlarıma da söyledim. Kendim 4 katını ezberlemeye çalışıyorum, çünkü buraya bir hedef için geldik.
Günler hızlı geçiyor ve ben de yazı yazmak için zaman bulmakta zorlanıyorum. Boş zamanımda genelde yorulmuş olduğumdan yazı yazacak dermanı kendimde bulamıyorum. Kendimi iyi hissettiğimde ise bu dille uğraşıyorum. Şimdi her gün yazmadığım içinde unuttuğum ve atladığım veya anlatırken eksik bırakacağım yerler olacak, ama bu yüzden her gün yarım saat yazmayı istiyorum. Geldiğimiz günün veya sonraki akşamdı sanırım, bizi Hayfa’yı keşfetmeye götürdüler. Discover the Haifa, לגלות את חיפה İbranicesini ve İngilizcesini yazdıktan sonra devam edeyim. Otobüse bindik ve ilginç bir şekilde parasını verdik. Ücretsiz yapsalardı iyi olurdu. Hâl böyle olunca bu tutumları hakkında olumsuz düşündüm, ama sonraki turlar da otobüs kiraladılar ve hiç ücret ödemedik. Kanaatim değişti diyebilirim. Ama ilk gün otobüse para verdik. 5.90 şekel ödüyoruz, yani aşağı yukarı aynı para Türkiye ile. Kıyasladığımızda ise çok para ve hayat şartları burada çok yüksek.
Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra otobüsten indik ve bara girdik. Hayfa’yı keşfet dedikleri bu bardı. İçmeye gelmiştik. İndiğimiz de adam bize karşı tarafta otobüs durağı olduğunu buradan yurda geri dönebileceğimizi söyledi. Ben biraz oyalanıyormuş gibi yaptıktan sonra hemen karşı yola geçtim ve üniversiteye giden otobüse bindim ve yurda geldim. Yani hiç hoş değildi. Buradan da anlaşıldığı üzere Hayfa, seküler bir şehir sokakta neredeyse hiç dindar Yahudi göremiyorsunuz. Gördüklerim çok azdı ve sadece kafalarında kipa vardı.
Sonraki iki tane daha gezi oldu ve bu gezileri hemen anlatmak istiyorum çünkü bir ömür boyunca unutamayacağım bazı kritik bilgiler elde ettim. Belki İsrailiyat ve Yahudiyat vs. çalışanların bildiği, veya bunlar hakkında okuma yapanın bildiği bilgiyi ilk defa duyunca şok oldum diyebilirim. Belki de o kadar da bilinmeyen bir bilgi değil, benim bilgisizliğim bilemiyorum. İlk gezimiz diyeceğim, çünkü bara gitmeyi gezi olarak kabul etmiyorum. Öyle gezi mi olur? İçmeye gidiyoruz deseydin gelmezdik. Her neyse ilk gezimiz, Tel Aviv’de bulunan “Diaspora Müzesi”ydi. Tel Aviv’de bulunması ve ayrıca Tel Aviv Üniversite’nin içerisinde bulunması beni gitmeye teşvik eden sebepler arasındadır. Gitmeden önce düşünmeye başladım. Acaba dedim, nasıl anlatacaklar şimdi kendilerini. Almanya da Jewish Museum Berlin’e gitmiştim. Orada yapılan soykırımlardan bahsediyordu. İçimden, artık soykırımla ilgili bir şeyden bahsederlerse karnım tok diye geçiriyordum. Çünkü 2. Dünya Savaşı’nda 60 milyondan fazla insan öldürüldü. 2 milyon Yahudi’yi öne çıkarmak tarihi yanlı okumaktır. Dolayısıyla elinde medya ve ekonomi olan tarihi de yönlendiriyor. Neyse ki umduğum olmadı şükür. Diaspora ile holokost arasında neden bağlantı kurdum bilmiyorum. Müze deyince aklıma direkt bunların soykırım müzeleri ve kendilerini “alçalttıkları” geliyor, neden bilmiyorum. Belki de çok fazla soykırım müzeleri olduğundan.
Hayfa’dan Tel Aviv’e doğru otobüsle yola çıktık. Yolda giderken dışarıyı seyrediyordum ve ara ara uyumaya çalışıyordum. Ülkenin etrafının denizle çevrili olması ülkeye tahmin edilemez bir güzellik katıyor. Doğal olan her şey insanın ilgisini bence daha çok çekiyor. Tel Aviv ve Hayfa’da uzunca uzanan sahili görebiliyorsunuz. Adeta şehrin süsü, ziyneti olmuş durumda. O olmadan şehir sanki hiç güzel olmayacakmış gibi. Çok güzelmiş bu topraklar aklıma atalarımızın buralarda bulunduğu geliyor üzülüyorum. Belki payitahttan, o zamanın şartlarında bu şehre geldiler. İstanbul’un havasıyla burası biraz farklı sanırsam burası çok daha sıcak. Şu an mı öyle bilmiyorum, ama genel itibariyle Tel Aviv sokaklarında dolaşmakta zorlanıyorsunuz. Sanki güneş elleriyle kafamıza ve vücudumuza baskı uyguluyor.
Ama Hayfa’da bulunduğumuz yer öyle değil. Meşhur Karmel Dağı’nın tepesindeyiz. Rüzgâr ve hava muhteşem. Arkadaşlarım bir yer keşfetmişler bulutla selamlaşıyorlarmış orada. Telefonlarını bırakıyorlar, bulut onlarla selamlaşınca telefonları ıslanıyor.
Gelelim gezimize, Diaspora Müzesi’ne girdik. Adından da anlaşılacağı üzere, Yahudilerin tarih süresinde dağılmışlıklarını ve bu dağılmışlıkları neticesinde yetişen önemli insanlarını tanıtmayı hedefleyen bir müze. Başlamadan önce teknolojiyi çok iyi kullandıklarını söyleyebilirim. Maddi tarafları çok güçlü. Yani teknoloji, ekonomi vesaire… Ama bunun yanında insani tarafları maddi taraflarının yanına yaklaşamaz, yani insaniden kastım ahlaki boyutları yerlerde üstadım. Çünkü maddi tarafları o kadar oburlaşmış ki, artık neresine yiyor nasıl doymak bilmiyor şaşmak lazım. Bize müzeyi anlatan bir ablamız vardı. Müze de dikkat çekici sayıda Sinagog gösteriliyordu. Adamlar bildiğin tarihte muhtelif yerlerde yaptıkları sinagogları gösteriyorlar ve tarihinden bahsediyorlardı bir odada. Bu çok ilginç, aklıma keşke biz de bizim güzel ve nadide camilerimizi insanlara anlatsak diye geçti. Çünkü dünyanın neredeyse her yerine, hem atalarımız cami yapmış hem de biz cami yapmışız. Ayrıca burada da camilerimiz var Elhamdülillah.
Salonların isimlerini falan hatırlamıyorum, ama yaklaşık bir buçuk saat süren bir müze gezisiydi. Şimdi yazacağım şey çok önemli. Yahudi düğünlerinden bahsetti. Ondan önce “temple” ve “sinagog” ayrımını anlattı. Temple sadece Mescid-i Aksa da oluyor, dedi sanırsam ve iki tane temple yapıldığını, yıkıldığını ve Yahudilerin şu an tapınağının olmadığını söyledi. Hem hafızam zayıf, hem de ilk gün yazmadığım için saçmalıyorum demek ki, bu kısmı hakkıyla hatırlayabilmiş değilim. Sonra Yahudi düğününden bahsetti. Yahudi düğününde kızlar düğünlerinde bir bardak kırıyorlar. Ben bu anlatacağım olayı ilk defa duydum ve beni derin düşüncelere daldırdı. Bardak kırmalarının sebebi, Kudüs’ün yıkılışını hatırlama amacı taşıyor. Ve diyorlar ki, “Kudüs eğer seni unutursam, sağ elimi unutayım.” Yani Yahudiler en mutlu günlerinde Kudüs’ü hatırlıyor ve onu yâd ediyorlar. Bizde de bazı düğünlerde bardak vazo vesaire kırma olayları var, umarım buradan gelmiyordur. Görünen o ki, kutsal topraklar üzerindeki iddia insanlık var olduğu müddetçe devam edecektir. Kutsal topraklar tarihte defalarca el değiştirdi. Şu an bizde olmuyor olsa da tarihine baktığımızda uzun süre biz bu toprakların bekçiliğini yaptık. 70-80 sene Kudüs tarihinde çok değil diye düşünüyorum. Allah ilk kıblemizi tekrardan elde etmeyi nasip etsin inşallah.
Burada arkadaşımın internetten tanıştığı bir abi vardı. T. W.’e çalışan bu abiyi T. W. desteklemiş ve o da Tel Aviv Üniversitesi’nde eğitim almakta şu an. Ayrıca İbraniceyi öğrenmek istiyor. Onun söylediği bir şey vardı, bu yüzden ondan bahsetmek istedim. O diyor ki, “Kütüphaneye gidiyorum bakıyorum, masaların hepsi dolu ve sonra şaka mahiyetiyle; atalarımız 2000 yıl önce bu masadaydı, şimdi bu masa benim.” diyorum. Dinleyince ne kadar saçma geliyor değil mi? Yahudilerin öne sürdüğü argümanlara yönelik bunu söylüyor. Ayrıca bize 70-80 yıl Kudüs tarihinde çok değil diyen abi bu, Allah ilmini artırsın hayırlı işler yapmayı nasip etsin. Evet hakikaten de öyle, geçenlerde yeni şafaktaydı sanırım bir yazıyı okuyordum. Oradaki ağabey Kudüs 1000 yıldır Türklerin elinde diyordu. 1000 yıldır aralıklarla sahip olmuşuz bu topraklara. Ne diyelim hayırlısı…
Ayrıca gençlerimize seslenecek olsaydım, eğer onlar beni dinliyor olsaydı onlara; çok çalışmalarını, çok okumalarını, çok uğraşmaların,ı çok zorluk çekmeye hazır olmalarını ve küçük şeylere değil büyük aşklara gark olmalarını tavsiye ederdim. Yaşım küçük, şimdilik biz ağabeylerimizin tavsiyesini dinliyoruz. Ama ben kurtuluşumuz olarak çok çalışmaktan başka çare görmüyorum. Çünkü Allah çalışana veriyor. Allah, Resulü’ne (SAV) gelen bir sahabe devesinin hastalandığını söyleyince, Nebi-i Zişan efendimiz; “Dua et.” Buyuruyor. Adam ise, “Dua ettim, Ya Rasulullah! Ama olmadı.” Diyor. Allah Resulü de bizlere rehber olacak şu mübarek sözleri aktarıyor; “Dualarına biraz da katran kat.” Yani katran sür diyor. Çalış, Allah’a güven, duanı et, o zaman ancak olur diyor. Armut piş ağzımıza düş olmaz, olamaz. Allah bizi buraya gönderdi ki, ne yapacağımızı görmek istiyor. Yoksa o her istediğini yapmaya kadirdir. Artık dualarımıza katran sürmenin vakti gelmedi mi?
Günler hızlı geçiyor ve derslerimiz kısmen yoğun sayılır, neredeyse boş günümüz yok. Her gün hoca ödev veriyor ve bu epey bir vaktimizi alıyor. Tabi bunun yanı sıra pek fazla gezecek vakit de bulamıyoruz. Okulun düzenlediği gezi aktiviteleri var, onlara katılacağız. Biz Ortadoğu’da -ne kadar Ortadoğu demek doğru acaba ama neyse- bu coğrafya da bulunduğumuzdan, gezide verilen bilgileri aşağı yukarı tartabiliyoruz. Ama diğer öğrenciler için bu geçerli değil. Örneğin Çin’den gelmiş olan arkadaşlarla benimle konuştular. Konuşmayı ilk önce onlar başlattı. Derken konuşma arasında Osmanlıdan bahsettim. “Ottoman Empire” diyorum adam ne diyor. Acaba dedim, telaffuz mu edemiyorum… Telefonuna, Ottoman Empire yazsam da tanımadı. En son ilkokulda adı geçti gibi bir şeyler söyledi. Çocuk, sosyal bilimler okumuyor, ama bu kadar da olmaz ki… Belki de olur. O da bana Çin tarihinde önemli bir şeyi sorsa bilemeyebilirim. Ama az çok Avrupa tarihi bilen bile Osmanlının adını duymuştur. Tarihe adımızı altın harflerle kazımadık mı?
Her neyse Çinli olmalarından dolayı affettim diyormuşum… Şimdi burada şahsi yaşadığım bir problemden bahsetmek istiyorum. Burada kapalı kızlar görüyorum, bir tanesi aynı Türkiye’mdeki kızlara benziyordu hatta Türk sandım şaşırdım. Allah Allah dedim, acaba kızlarını buraya eğitim almaya mı gönderdiler? Erkekleri bile göndermeye cesaret edemeyecek olanlar varken, kızını yavrusunu nasıl gönderdi diye düşünürken; sonradan Arap olduklarını anladım. Ama bilmiyorum belki de gönderiyorlardır. Gözlemlerin çok basit ve duygusaldır belki…
Burada yaşadığım diğer bir sorun, insanlar çok rahatlar. Tabi, bundan sana ne gibi bir soru gelebilir. Özellikle kızlar çok açık, çıplağa yakın giyiniyorlar. Ülkemizde -en azından bulunduğum muhitte- alışkın olduğum bir şey değil. Bu da bu duruma beni alıştırdı. Yani alıştırdı derken, insanlar burada -neredeyse tamamına yakını- bu şekilde giyiniyor. Buna doğru demiyorum. Asla doğru değil, ama alışıyorsunuz diyorum. O kadar çok açık giyinen var ki kapalı birini gördüğünüzde yadsıyorsunuz. Hem Hayfa’da hem de Tel Aviv’de sokaklarda neredeyse hiç dindar insan görmedik, en azından kıyafetlerinden öyle oldukları anlaşılmıyordu. Kafalarında kipa olanların sayısı azdı, tabi şimdi ülkemize gelen biri bizi takkeye göre değerlendirirse yanlış bir değerlendirme de bulunmuş olacak. Ama kızlarına baktığımda en azından anlaşılabiliyor, ya da bilmiyorum işte tespit etmek zor, ama neredeyse seküler şehirler olduğunu söyleyebilirm buraların. Normalde cumartesi günü İsrail’de hayat dururken Hayfa’da hayat devam ediyor ve otobüsler çalışıyor. Normalde otobüsler çalışmaz diğer yerlerde. İlginç değil mi? Tur rehberimiz şöyle demişti: “Jerusalem For Praying, Tel Aviv for Party, Haifa for Living.” Tel Aviv kısmından emin değilim ama diğer kısımları söyledi. Yani ilginç bir durum, evet Hayfa’nın havası suyu çok güzel. Özellikle yurdumuz Karmel Dağı’nda bulunduğundan havası oldukça hoş.
Bugün Nomer Şemer olması lazım. Bir kadının hayat hikayesini okuduk. Hoca bize getirdi. Bu kadın çok saygı duyulan ve itibaren gören bir kadın. 2004’te ölüyor ve burada kime sorarsanız, kadının adını biliyor ve tanıyorlar. Kadın birçok şiir yazmasının yanında “Jerusalem Şel Zahav”ı yazıyor, ki çok meşhur bir hâle geliyor burada. Tabi biz hem dilin mahiyetine daha tam olarak vakıf olamadığımızdan hem de aynı dünyanın insanları olmadığımızdan; şiir bizde bir tesir bırakmıyor, bırakamaz da. Bu şiir okunduktan sonra ve şiirin bestelenmiş hâlini dinledikten sonra aklıma Mehmet Akif geldi. Tabi ki duygusal olarak Mehmet Akif’in yanına yaklaşamaz bu kadın diye düşünüyorum, çünkü Akif’i çok seviyorum Abdülhamit’e karşı olsa bile. Çünkü bu onun değerini azaltmaz. İnsanlar hata yaparlar Abdülhamit’in yeri bende farklı, Akif’in yeri de öyle. Safahat’ını gördüğümde gözlerim doluyor, öyle severim Akif’i. Bu vatan için yaptıklarını unutmamız söz konusu değil. Neden Akif’i bu kadar seviyorum? Çünkü ruhuma tercüman olmuş durumda. Yaşadıklarım ve hissettiklerimin bir karşılığını buluyorum onda. Ey Akif, rahat uyu…
Bu kadını burada bir Yahudi’ye sordum. O bestesini başkasından kopyaladı dedi. Evet biz de okumuştuk. “Haaretz Gazetesi”nde çıkan bir haber var bununla ilgili. Şimdi tabi derste bu tarz propagandalara da maruz kalıyoruz, ama hiçbir etkisi yok Elhamdülillah. Herkes hakikati kendi tarafından anlatıyor, bizim inandığımız hakikat ise bambaşka.
Bir milletin marşı nasıl da bir millete yabancı gelirmiş, anlamak zor. Örneğin, bana bizim İstiklal Marşı’mız o kadar güzel geliyor ki, kelimelerle ifade edilemez. Ama başka marşlara baktığımda hiçbir şey hissedemiyorum. Akif gibi bir adam yetiştirememişler, senin ceket bulmaya paran olmayacak yine de verilecek yüklü miktarda parayı almayacaksın. Ayrıca öldüğünde beyaz sakalı, ağzından kan geldiği için kırmızı-beyaz bayrağımızın rengini alacak. Kaldı ki, sadece bunları tekrar edip Akif’in ve tüm bu vatan dostlarının yaptıklarını anlatmamak, bilmemek doğru değil, aksine anlatmak, yaşamak ve yaşatmak gerek vesselam.
Ayrıca vakfın bize kitap almamız için verdiği paraya kitaplar aldık. İlk önce gramer kitapları aldık. Yarın veya daha sonraki günler de de kalan paraya özellikle harekeli İbranice metinler alacağız. Harekeli olması yeni okumaya başlayanlar için oldukça önemlidir. Ondan sebep harekeli olanlardan ve renkli güzel ve dikkat çekici olanlardan alacağız nasipse. Ülkemizin gençleri daha rahat kritik dillerimizi öğrenecek, dünyayı tanıyacak, nerede sorun görürse oraya el atacak inşallah. Tarihte olduğu gibi çalışacağız, ta arşa değecek inşallah başımız. O günleri hasretle bekliyoruz. Tüm dünya ve ahiret ilimlerinde en iyi öğrencileri biz yetiştireceğiz ve dünyanın en iyileri biz olacağız, dünya ağzımızdan çıkacak hakikat tanelerine bakacak.
Bir arkadaşım var benim ve kendisi küçük yaşta yetim kaldı. Onun söylediği sözü asla unutmuyorum. Kendisinin sabrına, sebatına ve mücadele azmine hayran kaldım. Birlikte geçirdiğimiz çok güzel günler oldu Elhamdülillah. O arkadaşım bana, “Ben babamı geçmek istiyorum,” dedi. “Babamdan daha kuvvetli, daha zeki, daha dayanıklı olmak daha iyi şeyler yapmak istiyorum.” diye ekledi. Bu sözleri babasını aşağılamak veya onu küçük görmek için söylemiyor, bu sözleri bana çok tesir etti. Ben de düşündüm acaba ben babamı geçtim mi diye? Bu sözden kastım babamı küçük düşürmek asla değil, olamaz. Asıl soru şurada, biz atalarımızı geçtik mi? Onlara layık olduk mu? Mesele bu değil mi? Atamız dediğimiz Fatih Sultan Mehmet, kaç lisan bilir? Kendisini nasıl yetiştirmiştir? Gençlerimiz atalarını örnek almazlar mı?
Buraya gelmeden önce, “Telefonundaki her şeyi sil, Türkiye’den olduğunu söyleme.” dediler. Telefonumdakileri silmedim, çünkü benden önce gelen arkadaşlarıma sordum, aramıyorlar deyince ben de silmedim. O kadar da gözümüzde büyütmeye hiç de gerek yok.
Birkaç gündür bilgisayarıma günlük yazmadım. Şimdi tekrardan yazmaya başlıyorum. Yazmadığım süre içerisinde Kudüs’e gittik. Kudüs’ü ilk defa gördüm ve adeta hayran oldum diyebilirim. Özellikle Mescid-i Aksa’ya. Mescid-i Aksa o kadar güzel ki, tarif edilemez. Sokakları, duvarları ve hatta taşları bile tarih kokuyor. Kısa süre içerisinde gönlümüzü kazanıyor, bu güzel şehir. Kudüs’e girişimiz perşembe günü öğleden sonra oldu. İsrail askerleri biz tam Kubbetü’s Sahra’nın olduğu yere girmeden önce soruşturma yaptılar. Bize nereden geldiğimizi sordu, biz de Türkiye dedik gurur ve onurla. Sonra o kimliğimizi sordu, çünkü oradaki Müslüman yazısına bakacaktı. Allah’tan kimlikler yanımızda yoktu. Çünkü ben kimliğimi değiştirmiştim. Bize verilen yeni kimliklerde İslam ibaresi kaldırılmıştı. Neden böyle bir şey yapıldı bilmiyorum. Neyse, aklımızda ve gönlümüzde olan İslam ibaresini hiçbir faninin kaldırmaya gücü yetmez. Yeter ki İslam’ı gönüllerimize kalplerimize ve ruhlarımıza yazalım. Benim şahsi olarak hissettiğim diğerlerinden farklıydı. Neden öyle hissettim bilmiyorum. Önceden Kudüs hakkında ve durumu hakkında haberlerden yeterince şey duyuyor ve orada bulunan kardeşlerimiz için üzülüyorduk. Ha bu arada bir şeyi söyleyip öyle yazıma devam edeceğim. Rabbime ne kadar hamd etsem azdır. Beni hayatım boyunca -özellikle de ergenliğe girdikten sonra- hep güzel insanlarla karşılaştırdı. Hayatımda her zaman iyi kalpli ve güzel Müslümanlarla karşılaştım Elhamdülillah. Sınıf arkadaşlarım, yurt arkadaşlarım, dava arkadaşlarım hepsi sıradan insanlardan farklıydı. Hatta kimi tanıdıysam içlerinde uyuşturucu kullanan ayyaş, hırsız, arsız, namussuz olmadı Elhamdülillah. Rabbime bunun için ne kadar hamd etsem azdır. Çünkü hepimiz bulunduğumuz çevreden etkileniyoruz. Bu olayı neden anlattım şimdi ondan kısaca bahsedeyim. İsrail’e gelmeden önce, bir ablam ile görüştüm. Bizim sınıfta sevimli, şefkatli, güzel yürekli ablalarımızdan birisidir o ablam. Ablam diyorum, çünkü benim ablam olmadı ama sağ olsunlar bize ablamız gibi davrandılar ve gönlümüzü kazandılar. Vefa göstermeyi Rabbim nasip etsin. Abla bana mesaj attı, “Farsça öğretmeyi düşünür müsün?” dedi. Ben de, “Tabi ki.” dedim. O da, “Tamam,” dedi. “Seni arayacaklar.” Beni arayan kişi, o ablanın ablasıydı. İlginç, neden ablası olduğunu söylemedi orasını bilmiyorum, ki zaten sesi o ablaya çok benziyordu. Annem ile aynı yaşta bir ablamız aradı, yani beni. Sanırsam 1973 doğumluydu, ama tam emin değilim. Anneme doğum tarihini sordum, o da söyledi, abla da söylemişti; annemle yaşıt bir ablamız. Tesadüf olabilir mi? Hayır, olsa olsa tevafuk olabilir efendim.
Benden Farsça öğrenmek istediğini söyledi ve biraz konuştuk, ben de ona en son kullanacağı kaynakları nasıl bir yol izlemesi gerektiğini falan anlattım ve en son telefonda konuşurken, “Ne zaman İstanbul’a geliyorsun?” dedi abla. Bu arada ablanın eşiyle aynı memlekettenim, o da Tokat’lıymış. Tevafuk mu? Evet, çünkü tesadüf değil. Her neyse, kader bizi konuşturdu diyelim. Ama ablamız ile yaptığım konuşmadan bir ömür boyu unutamayacağım bir hadise yaşadım. Bir insan nasıl rikkat bir kalbe sahip olur, onu gördüm. Ablamıza, “İsrail’e gideceğim.” deyince ağlamaya başladı. Ne diyeceğimi, ne hissedeceğimi şaşırdım. Ağlamaklı konuştuğu içinde o ara ne dediğini de anlamadım. Kim bilir neler hissetti ablamız. Lakin neler hissettiğini bilemesem de, bana neler hissettirdiğini çok iyi biliyorum. Bir ömür boyunca o anı unutmayacağım. Buraya geldiğimde zaman zaman ablamızla yaptığım o görüşmeyi anımsıyorum ve insanlarımızın ne kadar güzel bir kalbe sahip olduğunu tefekkür ediyorum. Evet, kısaca ümit var olunuz efendim. Ablamız dünyalık bir şey için; mal, makam, mevki, sahte şeyler, yalan dolan için göz yaşı dökmüyor, belki de hayatında hiç tanımadığı ve görmediği kardeşleri ablaları ağabeyleri için göz yaşı döküyor. Bizi kardeş yapan İslam, ne güzeldir değil mi? Allah ablamızdan razı olsun, ona ve bizlere hayırlı işler yapmayı nasip etsin inşallah.
Ne anlatacağımı unuttum şimdi. En son sanırsam Kudüs’e gittik demiştim, evet Kudüs’e girişim benim ve hissettiklerim biraz farklıydı. Ondan bahsedeyim. Evvela ilk bizi stratejik bölgelere yerleşmiş İsrail askerlerinin yanı sıra çok sayıda insan karşıladı. Bu insanlar Müslüman, Yahudi ve Hristiyan’dı. Müslümanların sayısı Elhamdülillah çok fazlaydı. Adeta Yahudiler korkarak yürüyor diyebilirim. Biz ise onurumuz ve şerefimizle başımız dik yürüyoruz.
Ama hepsi değil, bir tane Yahudi’ye baktığımda başı önde sanki korkarak yürüyordu. Yani kesin gözlem yapmadığım için bir şey diyemeyeceğim, ama ben şahsen korkmadım. Başımız dik yürüdük ve bazı noktalarda İsrail askerlerini gördük. Orada duruyorlardı. Kudüs’e girdiğimizde ise orada hiçbir gayrimüslim bulunmuyordu. Hissettiğim şey şu ve arkadaşlarıma da söyledim bu hissimi. Dedim ki, “Bu askerlerin hepsi enayi.” İçlerinde Müslüman olup da gönüllü olanları müstesna tutuyorum elbette. Dahası onları oraya diken devletleri enayi bence. Neden, çünkü adamlar bizim mabedimizi koruyorlar gece gündüz. Ayrıca paralarını biz vermiyoruz. Müslüman olmayan kimseyi de içeri almıyorlar. Bu açıdan düşündüm ve enayi olarak gördüm onları şahsen. Ha demiyorum orada olmaları gerekiyor falan, asla böyle bir şeyi asla kabul edemeyiz tabi ki. Ama çok sorun olmadıkça mabedimizi kapalı tutmaya yürekleri yetmez vesselam. Ve ayrıca neredeyse her geleni içeri alıyorlar. Çünkü almak zorundalar. İlk önce sure okutuyorlar. Fatiha suresi diyor, biz okuyoruz geç diyor. Yani enayiliklerine devam etsinler diyorum, ta ki Rabbim uygun zamanı oluşturana dek. Çünkü bu topraklar yıllardır el değiştiriyor ve devletleri kurulalı 100 yıl bile olmadı. Yüzyıllarca Osmanlı ve Türk hakimiyetinde olan bu topraklarda hâlâ Osmanlıya olan bakış oldukça müspet. Türkiye’yi çok seviyorlar. Dükkanların ismi bile İstanbul olan var. Bu beni çok mutlu ediyor efendim. Hiç böyle olacağını düşünmemiştim. Ayrıca Müslümanların durumunu acizane iyi gördüm. Efendim işin hakikatini bilmeyen bu aciz yazar, sadece gördüklerini ve hissettiklerini yazıyor. Yanlış anlaşılmasını ve sağa sola çekilmesini asla kabul etmem. Nasıl iyi gördüm derseniz, Müslüman kadınlar erkekler Kudüs sokaklarında dolaşıyor ve alışverişlerini yapıyorlar, her şeyden önce o çocukların o yavrularımızın gözlerinde umut var. Bir şey olduğunda, Allah diyorlar ve bu topraklar çok güzeller vesselam.
İnsanlar bir şekilde imtihan edileceklerdir. Kimisi sağlıkla ve kimisi parayla veya başka bir şeyle. Sonunda sabredenler ve inanarak ümidini kaybetmeyerek çalışanlar, hem bu dünya da kazanacaklar hem de ahirette kazanacaklar inşallah. Biz de imtihan edildik, olaylara bu açıdan bakınca işler daha da berraklaşıyor.
Derslerde okutulan kitaplardan bahsetmek istiyorum. Kitapları propaganda yığını ama gramerleri vesaire olsun anlatımı oldukça güzel. Gramerden sonra yaptığımız testler ve okuduğumuz metinler kelime açısından oldukça güzel, ama diğer açıdan kendi düşüncelerini de yaymaya çalışıyorlar. Ama unuttukları bir şey var, onlar ancak boş beyinleri ve vicdanları körelmiş insanları etkileyebileceklerdir. Çünkü dil anlattıkları kitaplarda bile kaldı, ki tamamen seküler olan bir üniversite olan Hayfa Üniversitesi’nde bunların olması, insana propagandanın nasıl yapılması gerektiğini öğretiyor. Bizim onlardan bir şeyimiz eksik değil, biz de gençlere kitaplarımızda kendi kahramanlarımızı olayları, kendi bakış açımızla anlatmamız lazım diye acizane düşünüyorum. Çünkü olaylara bir de bu taraftan bakmak mümkün. Anlattıkları tarihi olayları vesaire, bir de bu tarafın yani Müslüman tarafın okuyuş yorumlayış şekli var. Bize göre tamamen yorumları ve seçtikleri olayların sadece bir noktasını anlatmaları gerçeği çarpıtmaktan başka bir şey değil. Anlattıkları kişilerden bazıları dünyaca ünlü ve onların da İsrail’le, Yahudilikle ilgili olan sözlerini eklemeyi unutmamışlar.
Buraya bizimle birlikte kurs almaya gelenlerden çoğu, ya Yahudi ya da Hristiyan. Ya da işte sevgilisi Yahudi olup İbraniceyi öğrenmek isteyenlerle de karşılaştım. Aynı zamanda sınıfımızda, bir ablamız bize neden buraya geldiğini anlatıyordu. O da bazı zorluklar yaşadığını, ve o zorluklarla boğuşurken Tora ile alakalı sohbetlerin yapıldığı bir eve gittiğini ve orada buraya gelip bu dini öğrenmek istediğini söyledi. Sanırsam kendisi Yahudi bile değil ve olamaz da. Göç etmesi de mevcut yasalar çerçevesinde zor. Neyse ben de ona, “Sana ne oldu?” diye sordum söylemedi. Çünkü özel bir soruydu bu. Ayrıca neler yaşadığını tahmin etmeye çalıştım, belki yardım edebilirim diye düşündüm. Çünkü bana biraz ilginç gelen bazı teorileri vardı. Örneğin, neden Yahudilerin bu kadar çok Nobel ödülü aldıklarını sordu ve bunu Tevrat’a bağladı. Ama bence nedeni farklı. Tevrat’a bağlamasını, onu kainatın kitabı, içinde sırlar gizli olan bir dünya ve onu keşfetmeye, onu bulmaya doğru yola çıkmasını; pekala onun inanan birisi olduğuna bağlayabiliriz. Ama Nobel ödülü almasının sebebi bence, Yahudi kökenlilerin yaşadığı zorlukla alakalı diye düşünüyorum. Çünkü hayatta kalabilmek için en iyisi olmaları gerekiyordu.
Bugün biraz daha yazmaya karar verdim. Çok mutluyum çünkü. Kitapçıda çok güzel kitaplar buldum ve onları nasipse İstanbul’a getireceğim, gençlerimiz bu dili çok güzel bir şekilde öğrenecekler inşallah. Sevgili Rabbimden dileğim gençlerimizin okuması ilim, irfan ve İslam ahlakıyla donanmasıdır. Bazıları bu dili her ne kadar kendi ellerinde tutmaya çalışsalar da, Allah’ın izniyle hem bu dile ait materyalleri artıracağız hem de bu dilin öğrenimini kolaylaştıracağız. Bazıları çıkıp 80 milyonluk Türkiye’mizde, bu dili sadece ben biliyorum diyebiliyorsa ortada büyük bir yalan var demektir. Bu milletimizi aşağılamak ve kendini yüceltmektir. Ben öyle olduğuna inanıyorum. Analarımız nice evlatlar doğurdu ki, atalarımıza layık işler yaptılar. Nice üstatlarımız, ağabeylerimiz hâli hazırda bu dili biliyorlar. Ben bile bu küçük yaşıma, bu küçük dünya tecrübeme rağmen bu dili bilen insanların adını duymaya başlıyorum. Hani bir kişi biliyordu bu dili?
Ali Ulvi Kurucu ağabeyimin söylediği ve ruhuma işleyen bir sözünü haykırmak istiyorum. Ben Osmanlı torunuyum, diyen gençlerimiz; atam Fatih diyen gözümüzün nurları atamız Fatih kaç dil biliyordu? Nelerle uğraşıyordu? Sizden ricam kendinizi ilmin her alanında geliştirmeniz. Şeriat ilimlerine ayrı bir önem vermenizdir. Çünkü bu ilim bizin uçuş sigortamızdır. Dünya ve ahiret huzurumuzdur. Manevi cephesi güçlü olmayan her millet batmaya mevcut olan akımlara kapılıp rüzgârın yönüne göre sürüklenmeye mahkumdur. O yüzden sanayisi, ekonomisi gelişen uçan devletlerin yaşadığı ahlaki çöküntü bizlere örnek olmalı. Onların bu hâlinden dersler çıkarmalıyız. Her geçen gün artan ahlaksızlık bir virüs gibi hızla yayılmakta, ama şu an değişen dünyanın değişen akımları da olacak ve insanların çoğu bu trendlere kapılıp hem kendileri mahvolacak hem de başkalarını mahvedecekler. Komünizmi hatırlayın. İnsanlar nasıl da peşinden gittiler. Devrimleri hatırlayın. Bugün kurduğumuz medeniyetleri yıkmaya bir kıvılcım bir akım yeter, zor olan medeniyetimizi ahlakımızı payidar kılmaktır. Neyse İbranicenin tek elde tutulmaya çalışılmasına dönelim. Neden tek elde tutulmaya çalışılıyor çünkü para var. Mezarda hiçbir işe yaramayan şu para var ya hani. Bu dünyada işe yarıyor beyler.
Geçenlerde Medeniyet Üniversitesi’ne kayıt yapmaya giderken, H.’in yanında hocası da geldi. Bir adamdan bahsetti, kendi okullarında Niğde Üniversitesi’nde şimdiki adı, Ömer Halis Demir oldu. Hoca, “İbranice biliyormuş seni tanıştıralım,” dedi. “H. odasına girdim İbranice kitap okuyordu.” dedi. Beyler, ağalar Niğde Üniversitesi diyorum Boğaziçi değil, İstanbul Üniversitesi değil. Kaldı ki daha nice bu dili bilenler var, yeter ki biz arayalım. Şimdi içimde var olan bir ümit var. Her geçen gün bu ümidim artıyor. Burada gördüklerim yaşadıklarım benim şevkimi artırıyor. Millet olarak ne şanlı bir geçmişe sahip olduğumuzu görüyorum. Gençlerimize yol göstermek, onlara yardımcı olmak hayaliyle içim kıpır kıpır oluyor. Bu fikir ile tüm paramı kitaba yatırmaya çalışıyorum. Çünkü kaynak sıkıntısından ağzımız yandı. Buradaki kaynakların içerisinde acayip propaganda var ama bizim öğrendiğimiz kitapta da vardı. Tabi kitapların seviyesi artınca içindeki propaganda malzemesi de artıyor. Ama bunların propagandasının bizi etkilemesinin imkânı yok. Ancak kendi duygularını artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Gençlerimiz bilinçli Elhamdülillah. Bu kitapları okurken ona dikkat etmeli. Bunların propagandasını görünce aklıma 20. yüzyılda Osmanlı’ya gelen misyonerler geliyor. Adamlar sanırsam ilk önce Bursa civarına, Selanik taraflarına geliyorlar. Müslümanları dinden döndürmeye çalışıyorlar, ama nafile. Yerler mi birader? Ama ne çare, ne nafile çaba, ne boş bir uğraş. Hiç de etkili olmuyor tabi ki, gittikçe yöntemlerini sistemlerini artırıyorlar. İnsanları kandırmaya ve onların zaaflarından yararlanmaya gidiyorlar. Ayrıca Müslümanları dinden döndüremeyince Ermeniler vs. üzerinde kısmen başarılı oluyorlar. Ermenilerin Osmanlıya yaptığı şikâyet var diye hatırlıyorum, Ermeni patriğinin. Şimdi hâl böyle olunca bunların propagandası da bize sökmez beyler. Neyi anlatacağım şimdi bunlar hastaneler kuruyorlar. İnsanların en zayıf oldukları an hasta oldukları andır. Hastanede de misyonerlik faaliyetlerine devam ediyorlar vs. zaaftan yararlanma söz konusu burada. Tabi durmuyorlar ve devam ediyorlar, ama nafile Allah’ın izniyle. Hristiyanlığa direk dönme tehlikesi olmasa da, oyunlarını daha sinsi ve sistemli oynuyorlar. Evet Rabbim fırsat vermesin diyorum. O bize yardım ederse Akif’in dediği gibi Rabbim bize Tevfikini gönder.
Ayrı bir husustan daha bahsetmek istiyorum. Tüm kalbimle inanıyorum ki, eğer gençlerimize yol gösterirsek onların ilerlemesi yükselmesi için uğraşırsak, hem kendimiz ta göğe kadar yükseliriz hem de milletimiz ve ümmetimiz yükselir. Kendi şahsi menfaati ve çıkarları için uğraşanlar sonunda tarihin çöplüğüne karışmaktan kurtulamayacaklar. Ama derdi, fikri ümmet millet ve vatan olanı ne tarih ne de bu millet unutmaz. Üzerinden yıllar geçse de Akif unutulmayacak. Ama bu millet kendisine düşman olan herkesi ve her şeyi silmesini çöpe atmasını bilir evelallah.
Dediğim gibi, burada paramı kitaba yatırmaya çalışıyorum ki hem kaynak sorunumuz bitsin, hem de gençlerimiz modern dönemde çıkan gramer kitaplarını görsünler. Bir fikirleri, bir düşünceleri olsun. İngilizce çok güzel bir kaynak buldum ki, yeme de yanında yat cinsinden. Gençlerimiz o kaynaktan güzel bir şekilde bu dili öğrenecekler efendim inşallah. Ama 250 Türk lirası bayıldım. J Sonra bir sürü hikaye falan alınca 1000 Türk lirasını geçen bir fiyat tuttu. Belki de hangi 1000 Türk lirası, vakfın bize burada yememiz için verdiği haftalık 500 Türk lirası var. Biraz da ondan kullandım. Yememden kısıp kitaba yatırım yapmak istiyorum, çünkü kitaba yatırım demek ülkeme gençlerimize yatırım demek ve bu beni heyecanlandırıyor. Şevke vecde getiriyor. Kitaplar aşırı pahalı ama almaya değer bir gencimiz için yapılacak 100 milyon Türk lirası bile azdır. Bir Akif yetiştirebilirsek eğer, bu milletin sırtını yere getiremezler efendi.
Burada kursun sonuna doğru yaklaştık, neredeyse bitti bitecek. Ben yaklaşık 1 ay burada bulunmuş olacağım, aslında tam 1 ay bile olmuyor. 25-26 gün falan olacak. Yüksek lisans başvuruları yapmam gerektiğinden 1 ay geç kaldım gelmek için, arkadaşlarım benden önce geldiler ve onlar 2 ay kurs aldılar buradan. Evet maddi olarak buradan kurs almak çok pahalı, ama kısmi olarak kaliteli diyebilirim. Hoca faktörü önemli bir de sıkı çalışmak lazım. Bizim hocamızın adı Havva’ydı ve 5. kur hocasıydı. Ben kendisinin ders anlatış şeklini ve dakikasına varana kadar işlemesini çok beğendim. Maalesef biz İbranice öğrenirken bu kadar hassas davranılmadı. Son anda durumu toparlamaya çalışma çabası olduysa da devrilen bir kamyonu artık kim durdurabilir ki? Kaldı ki buraya gelen hiçbir arkadaşımız son kurdan başlamadı. Umuyorum gerçekten öğrenciyi, öğretmeyi seven ve aldığı paranın hakkını veren bir hoca ile yolumuza devam ederiz. Çünkü yaşadığım şeyler, benim gençlere olan şefkatimi artırıyor, hocaların öğrencileri ilimden soğutan, hayattan soğutan tavırlarına karşı nefretimi artırıyor. Her türlü dünya ilmini öğrenip, ondan her türlü menfaati sağlayıp ve o ilmi başkalarına aktarmaya çalışmayanlar, işte onlar, ilimleriyle birlikte mezara girenler hüsrana uğrayacaklardır. Tabi ki şüphesiz Rabbim Rahman’dır, kullarına karşı şefkatlidir. O ne derse, o olur. Biz sadece zahire göre yorumluyoruz. Ama unutmayalım, verilen sözler tutulmadı. Buraya geldim gramer yapısı oturdu. Kelimelerin mahiyetini anladım. Derslerin zevkli geçmesi İbraniceye olan şevkimi artırdı. Hocanın hazırlıklı gelmesi ödevler vermesi, beni hocanın öğretme şekline hayran bıraktı efendiler. Bu içimde bir yara olarak kaldığı için bu konu sürekli beni düşündürüyor. Ama elbet Hakk ve Hakikat tecelli edecektir şüphesiz. Bizim işimiz ise öğrenmek, öğrenmek ve gençlerimize yani geleceğimize yatırım yapmaktır. Gelecek gençlerimizle gelecek inşallah.
Günlük burada sona eriyor. Umarım gençlerimiz okur ve ibret alırlar. Gençlerimize selamlarımı iletiyorum inşallah.
Ozan Dur
Yorum Yaz