İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Giriş
Erken yaşlardan itibaren çoğu insanın zihninde ekonominin "ruh hali" hakkında bir tahayyül süregelmektedir. Nitekim o yaşlarda belki de bize verilen harçlıklarla alabileceğimiz cips ve kola miktarına göre ekonominin tahlilini yapıyorduk. Bu ölçümlerden akabinde, müteakiben günümüzde "dürüm döner" üzerinden ekonominin genelde kötüye gittiğini ispat etmeye çalışanlar söz konusudur. Aslında siz de sık sık tükettiğiniz mallardan müteşekkil bir sepet oluşturup, bu sepetin seneler boyunca para karşısındaki değişimini ele alacak olursanız, büyük olasılıkla ekonominin kötüye gittiği düşüncesine sahip olacaksınız. Ancak bu yazımda ekonominin "İYİ" veya "KÖTÜ" olmasının sadece bir bakış açısı olduğunu, buna binaen ekonominin "NÖTR" mahiyette olabileceğini kendi fikirlerimle açıklayacağım. Buna ilaveten mevcut sistemin müfredat derslerinden geçmeye odaklanırken nasıl hayat okulundan bıraktığını anlatacağım...
Döner Fiyatıyla Ekonomi Ölçümü
Hatırlıyorum da 2010'lu yılların başlarında yerden bulacağınız 1 TL ile Bağcılar'da, zehirlenmenizin pek mümkün olmadığı, bir adet yarım ekmek döner yiyebilirdiniz [1]. Döner yemeye giderken 50 kuruş daha bulacak olsaydınız dönerin yanına alacağınız ayranla bence güzel bir öğle öğünü yapabilirdiniz.
Evet, şaka gibi geliyor ama gerçekten de bunu yapabilirdiniz. Peki, aradan geçen on yılın ardından bir hesap yapacak olursak:
2010 yılında yaklaşık olarak 1 TL, 0.66 ABD dolarına eşitti
Tabii ki dolar enflasyonu da var, hadi onu da hesaba katalım: 15 yılda ABD doları %50'ye yakın değer kaybetti (yılda yaklaşık 3,25 gibi bir şey) ve bunun sonucunda 0,66 dolar, günümüzde 1 dolara eşit oldu.
Buradaki dengesizliği anlıyorsunuz değil mi? 1 Dolar günümüzde 43 TL bandındayken bir yarım ekmek (zehirlenme ihtimalini denkleme katmıyoruz) 150 TL etmektedir. Yani arada yaklaşık 107 TL'lik bir makas var gibi gözüküyor.
Altın üzerinden hesaplayacak olursak: Gram altın 2010 yılında ortalama 61 TL idi. Dolayısıyla 2010 yılında 1 TL ile;
1 / 61 = 0.0164 gram altın satın alabilirdik.
Tabii altının da fiyat değişimi hesap edilirse günümüzde 0.0164 gram altın yaklaşık 100 TL etmektedir.
Buna ilaveten 2010 yılında asgari ücretin yaklaşık 600 TL olduğunu sayarsak yaklaşık 600 döner ekmek alabiliriz demektir bu. Günümüzdeyse asgari ücretin 28.075 olduğu varsayımıyla yaklaşık 187 döner alabiliyoruz demek. Yani asgari ücretin alım gücü neredeyse %80 düşmüş! Elbette döner fiyatı genel enflasyonun birebir göstergesi değildir; ancak günlük hayatın sembolik bir tüketim kalemi olarak alım gücündeki aşınmayı çarpıcı biçimde göstermektedir.
Dolayısıyla ne dolar ne altın, siz döner ekmeğe yatırım yapın (!)
Şakayı bir kenara koyarsak ortada gerçekten "bu makasın neden bu kadar genişledi?" diye açıklanması gereken bir sorunun olduğunu söylemeliyiz. Her şeyden önce bu satırları okurken biraz gerildiyseniz büyük ihtimalle ekonominin de geçen on senede kötüleştiğini düşünenlerdensinizdir. Ancak buna karşılık olarak 2024 yılında en çok dolar milyoneri olma "şansını" elde eden kişiler Türkiye'den çıkmıştı. Bunda birinciydik yani [2]. Ancak buna karşılık bir o kadar da yoksullaşma konusunda Avrupa birincisiyiz [3] [4]. İşi defaate döküp yazıyı gereksiz uzatmak istemiyorum; yaşadığımız şey aslında gelir adaletsizliğinin bir yansıması. Ne yazık ki bu oranlar kısa sürede geri çevrilebilir düzeyde değil.
İyi, Kötü ve Nötr
Ülkemizin birçok dinamiği, esasında nüfusu orta sınıftan, azınlığı kapsayan üst veya kitlelerin bulunduğu alt sınıflara itmekte. Enflasyon aslında bu suni sınıf geçişinin başını çeken dinamiktir. Maliye literatüründe enflasyonun sebeplerinden birisi "Senyoraj" vergisidir. Bu vergi çeşidi, belli bir tüketim malı veya gelir cinsi üzerinden alınmaz; aksine, o para birimini kullanan herkesin birikimlerinde fiilen bir servet transferi etkisi yaratır. Devlet, para basma yetkisini kullanarak düzenli aralıklarla ürettiği paradan gelir elde eder; bu para arzının arttırılmasına tekabül eden bu uygulamanın sonucunda enflasyon kaçınılmazdır. Adam Smith, bu durumun devletler için vazgeçilmez bir vergi çeşidi olduğundan bahseder. Zira devletler, Senyoraj ile uzun süreli savaşlar ve ani kriz anlarında aldıkları borçların yükünü iki yönlü azaltabilirler: Para arzının artışıyla ödenmesi gereken borcun değeri düşürülür, ayrıca ödenecek borcu da basılan yeni paralarla ödeme imkanı doğar. Dolayısıyla borcu alan siyasiler ve borcunu faiziyle geri alan sermayedarlar genelde bu işten karlı çıkarken, geri kalan maaşla çalışan kitleler rızaları olmadan - belki de kendilerini doğrudan etkilemeyecek - hatta bırakın rızayı, farkında bile olmadıkları borcu emekleriyle ödemektedirler. Buna ilaveten, doğacak enflasyondan ötürü insanlar ceplerindeki parayla yarın alabilecekleri mal adedinin bugünden daha az olacağını bildiklerinden tüketim yapmaya meyilli olabilirler. Netice itibarıyla bu denklemde iki kazanan var gibi gözüküyor: Sermaye hareketlerinden gelir elde eden siyasetçi ve kodaman. Tabii kaybedense sadece maaş geliri olan kitleler. Dolayısıyla enflasyon dinamiği, bakış açınıza (belki de konumunuza göre) göre iyi veya kötü olabilir.
İlk başlıkta bahsettiğim döner ekmek dolaylı yönden enflasyon hesabından bile daha yüksek satılmasının sebebine gelecek olursak; şirketler, kar maksimizasyonu için zam yapmayı kısaca alışkanlık haline getiriyorlar. Buna ilaveten de üründeki gramaj veya kalite düşüyor. Devlet bütçelerininse enflasyondan dolayı mali aşınmaya uğrayacağı düşünüleceğinden vergi oranları enflasyonun da üzerinde artırılabiliyor.
Ayrıca devletlerin vergi oranlarını indirme eğilimi (gerçi ülkemizde vergi afları da buna tezat oluşturur) pek olmadığını da göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Tüm bunları denkleme katınca aslında her şeyin fiyatının neden bu kadar hızla ve kontrol edilemez olduğunu daha iyi anlamış oluyoruz. Yaşadığımız durumun kelimenin tam anlamıyla tersini yaşayan Japonya'nın da belki ayrı bir yazı başlığında incelemesi yapılabilir. Biz tekrardan merceklerimizi konumuza çevirelim:
Peki siyasetçi veya kodaman değilsek, maddi durumumuzu konu başlığında yer aldığı gibi en azından nötre nasıl çevirebiliriz?
Altın, gümüş, hisse senedi, arsa gibi varlıklar satın almamız gerekiyor. Zira sadece ülkemiz değil, dünyanın finansal olarak tek merkezi kabul edilebilecek ABD dahi 2000 yılının başından beri hunharca dolar arzını artırdı! Dolayısıyla uzun vadede az önce bahsettiğim varlıklara sahip olanlar enflasyonun kat ve kat üstünde gelir elde ettiler. Bundan ötürü yukarıda bahsettiğim finansal varlıklara uzun vadeli yatırımlar yapmak daha uygun olabilir. Fark ettiyseniz bu varlıkların içinde ev bulunmamakta, zira evin bir yatırım aracı olarak görülmesini uygun görmüyorum. Evet, evin getirisi özellikle son yıllarda büyük gibi gözükebilir ancak evin bakım masrafları, aidatı, olası satma-alma konusunda yaşanacak problemler, kiracıyla yaşayacağınız olası problemler derken aslında büyük finansal gedikler oluşturabilir. Bundan ötürü ilk evin ardından belki ikinci bir ev yatırım açısından satın alınabilir. Ancak nüfus artış hızının da yavaşladığı bir döneme giriş yaptığımızda birçok hayalet evi önümüzdeki yıllarda görmemiz pek mümkündür. Netice itibarıyla ortalama bir evin 2.5-3 milyon Türk lirası olduğunu düşünecek olursak bu para yaklaşık 70.000 dolar etmektedir. Bu parayla ABD borsalarından düzenli temettü ödeyen şirketlerden bir portföy oluşturarak, yıllık yaklaşık %3 temettü getirisiyle 2000-2200 dolar civarı bir gelire ilaveten ana paramızın yıllık olarak değerlendiği bir varlık hacmine ulaşabiliriz. Bu varlıklarımızı düzenli aralıklarla (sert yükseliş ve düşüşlerde bile) asla ama asla istikrarımızı bozmadan satın almaya devam edersek zaman içinde iyi getiriler elde edeceğimiz olasıdır. Tabii bu yazılanları yatırım tavsiyesi olarak değil, bilgilendirme olarak düşünmek gerekiyor. Böylelikle durumu kendi lehimize belli oranda çevirebiliriz.
Dolayısıyla Türkiye'deki enflasyonun sonucunda gelir dağılımı demografisinin değişmesi olduğu söylenebilir. ABD ve AB ülkelerindeki enflasyonun ise büyük borç yükünü hafifletme aracı olarak öne çıktığını söyleyebiliriz.
Müfredat Derslerinden Geçip "Hayat" Dersinden Kalmak
Eğitim sistemimiz hakkında herkesin bilip duyduğu düzinelerce eleştiri söz konusudur. Esasında modern eğitim sistemimiz, bizi yürüyen bilgi taşıyıcısına dönüştürmek için tasarlanmış gibi. İlkokuldan liseye kadar dile kolay 12 yılımızı eğitim adı altında geçiririz. Atmosferin katmanlarından tut maddenin çeşitlerine kadar birçok bilgiyi ezberlemiştik, türev almayı ya da Osmanlı'nın donanmalarının imha edildiği savaşlarıda sıralayabiliyoruz (hiç unutmam bir hocam "İn Çeşme'ye Ne işin var Sinop'ta" diye bir şey uydurup donanmanın imha edildiği yerleri ezberletmişti). Bunları ezberlemekle meşgulken hocalarımızın sık sık telkin ettiği bir şey vardı: İyi bir hayat için kesinlikle üniversite okumalısın.
Peki ya günün sonunda bunlar ne fayda sağlıyor?
Üniversite diplomamızı da sevdiğimiz hocalarla el sıkışıp vedalaştıktan sonra alıyoruz. Ancak toplamda 16 senedir, herkesin dediğini yaparak, ana odağımızı "akademik başarılara" çevirmiştik. Peki ilk eve çıkacağımızda, ilk yatırımımızı gerçekleştirirken veya işe girme-kurma hayalinde bizi ilk desteksiz bırakan şey nasıl olur da yine akademik başarı olur?
Burada üniversite veya lise eğitiminin gereksiz olduğunu asla söylemiyorum. Aksine bu kurumlar bireyin hayatını belki de en hızlı şekillendiren deneyim yıllarını kapsamaktadır.
Eğitimin Büyük Vebali Burada Ortaya Çıkıyor
Eğitim sistemimiz özellikle son birkaç onyıldır büyük bir vebal altına girmekte: Bireyi hayatla bağlantısı olmayan sınavlara hazırlamak. Bu noktada meselenin yalnızca ekonomiyle sınırlı olmadığını, bizi bu koşullara hazırlayamayan eğitim sistemini de tartışmak gerekiyor.
Hocam Ana Başlık Mı Yan Başlık Mı?
Hatırlıyorum da liseye kadarki eğitimde derslerde genelde kitaptaki bilgileri defterlerimize geçirmekle meşgul oluyorduk. Genelde hocamız bize bu bilgileri okuyor ve biz de sahiden de hiçbir sorgulama yapmadan dediklerini not ediyorduk. Bir keresinde böyle bir derste, tekvandoda üst kuşağa atlayacağım için onun hayalini kurmaya dalmıştım, herkes hocanın dediklerini başları gömülmüş bir şekilde not ederken ben sadece duruyordum. Beni hoca dahil kimse 5-10 dakika boyunca uyarmamıştı, sanırım onların da algıları zaten bu prosedürde kapalı vaziyetteydi dolayısıyla uyarmamaları normaldi. Aslında her ders için aşağı yukarı formül belliydi: Kitaptaki bilgileri ezberle ve sınav kağıdındaki soruları ezberden çöz. Tüm bunlar olurken; paranın ve zamanın fırsat maliyetini, bileşik faizin gücünü, cep bütçesi yönetimini tek bir dönem bile ayırıp kimse anlatmadı! Günün sonunda işe nasıl gireceğini bilmeyen, girse bile ilk maaşıyla ne yapacağını bilmeyen, bilse bile kredi kartı borçlarının asgarisini ödemeye mahkum kalmış veya "yatırım" denilince aklına sadece yastık altına altın atmak gelen koca kuşaklar yetişti.
Bu durum bırakın liseyi birçok üniversitenin ekonomi lisans bölümlerinde de durum pek iç açıcı değildir. Genelde derslerde bireylerin gelirleriyle maksimum faydayı nasıl elde edebileceği X ve Y üzerinden açıklanmaya çalışır. Ama hayat ne X ve Y'ye sıkıştırılabilecek kadar basit ne de okul sistemi X ve Y'yi gerçek hayatta bize gösterebilecek kadar kapsamlıdır.
Girişimciliğin Olduğu Yerde Köle Olmaz
Modern okul sistemlerinin kökeni itibariyle itaati öğretmek üzere kurgulanmıştır. Girişimciliğin esasında olan "risk alma", "hata yapma", "statükoyu bozma" gibi unsurlar daha çok erken yaşlarda not kaygıları ve "disiplin" cezalarıyla söndürülüyor.
Esasında yukarıda bahsettiğim okul tipi klasik devlet okullarıydı. Ancak birçok özel okul öğrencisi düşük mevcutlu sınıflarda, öğretmenlerle kolaylıkla iletişim kurabileceği, özgüven kazanabileceği, gerçekten ezberinde ötesinde düşünebilecek şekillerde eğitim vermekte. Her iki okul tipinde de bulunan bir öğrenci olarak bunları söyleyebilirim.
Eğitim sisteminden çıktığımızda bilgi altyapımızdan ötürü ekonomik koşulları yönlendirebilme konusunda İyi veya Kötü bir vaziyette konumlanıyoruz. Eğer mezun olduğunuzda bir hücrenin çekirdeğinin özelliklerini biliyor ancak cüzdanınızdaki "çekirdek" paranın nasıl yöneteceğinizi bilmiyorsanız ekonomik vaziyetinizin mevcut ekonomik koşullarda daha kötüye gideceği söylenilebilir. Bu durumu geçen onca seneden sonra tamamen iyiye çevirmek biraz zorda olsa başarılabilir. Belli bir finansal okuryazarlık seviyesinden sonra paranın bizim için nasıl çalışacağını öğrenmemiz yetmeyecek. Üstüne üstlük artık risk alarak ilk işimizi veya yatırımımızı gerçekleştirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde kendimizin ve ekonomininde ruh hali hep "kötü" kalacaktır.
Dolayısıyla akademinin elbette önemini inkar etmemekle beraber asla bel bağlamamız gerektiğini düşünüyorum. Sevdiğimiz ve yeteneğimizin olduğu bir bölümde ihtisaslaşırken ayrıca önemli hocalarla tanışacak ve belkide başka hiçbir zaman karşılaşamayacağımız deneyimler elde edeceğiz, bu elbette paha biçilemez. Ancak halihazırda okuyacağımız istisnasız her bölümün diplomasına sahip binlerce kişi olacak. Bizi onlardan ayıran farklı özelliklerimizin olmasıda zaten kariyer olanaklarımız için daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum.
Kamil Berkcan Baltay
Kaynakça
[1] https://beyazgazete.com/haber/2010/3/23/doner-ayran-1-lira-donemi-tarihe-karisti-65654.html
https://tr.tradingeconomics.com/turkey/inflation-cpi
https://www.haberturk.com/gecmis-doviz-kurlari/2010-yili/amerikan-dolari
https://www.anlikaltinfiyati.com/gram-altin-2010-yili-fiyatlari.html
https://www.babaocagi.com.tr/turkiyede-yoksulluk-oraninin-en-yuksek-oldugu-bolgeler-aciklandi
Yorum Yaz