SAYIM VAKTİ

0

Biranda gözleri açıldı. Nerede olduğunu anlamak için önce sağına sonra soluna baktı. Bu gülüşü biliyordu ve ona dokunmak istercesine parmaklarını uzattı. Gözlerine dolan yaşlar yüzünden eşini belli belirsiz görüyordu.

-Hayatım, iyi misin? diye sorarak eşinin ağlamasını çözmeye çalışıyordu, kadın.

-Ya baba!… baba… Ya uyansana artık niye hep böyle yapıyorsun?

Kızının sesiyle irkildi. Gözleri hala buğuluydu. Tıpkı annesi gibi gülüyordu.

-Tamam kızım… tamam… geliyorum, dedi.

Kızı ellerinden tutup dışarı çıkardı. İçine dolan hava ile ciğerleri bayram etmişti. Derin derin nefes alıyordu. Gökyüzüne baktı. Karanlıktı. Saatine baktı: 6.30. Her şey yerli yerindeydi. Komşusu Halit Bey yine bu saatlerle bahçesini suluyordu. Kızı merdivenleri sekerek iniyordu ve babasını peşinden çekiştiriyordu. Dudaklarından belli belirsiz şeyler mırıldanıyordu: “Neden böyle ki, neden böyle olmak zorundaki…” gibi birkaç sorgulama dışında gerisini kendisi bile anlamıyordu.

Kızı kaybolmuştu. Aramaya çalışmak istese de adımları buna müsaade etmedi. Yere baktığında karanlık bir bataklığın arasındaydı ayakları ve her saniye batmaya devam ediyordu. Her adımımız bir bataklığa doğru gidiş değil midir zaten? Bir anda kayboluyor her şey ya da zaten kaybolan bir şeyleri bir anda görür gibi mi oluyoruz? Konuşmak istedi. “Kızımmm neredesin?” diye bağırmak istedi ama yapamadı. Dudakları birbirine geçmişti bir makinenin dişlileri gibi. Elindeki çantayı bırakmak istediyse de başaramadı. Geri dönüp eşine sorması gerekiyordu.

Geriye doğru bakışlarını yöneltti. Fakat adımlarını bir türlü hizaya getiremiyordu. “Sizler benim değil misin?” diye anlamsız bir soru yöneltti ayaklarına. Hiç beklemediği bir cevapla irkildi: “Evet! Ama sen kiminsin?”

Kafası o kadar karışmıştı ki, kendisini sorgulamaya başladı. Öyle ki ona cevap verenin bir ayakkabı oluşu umurunda bile değildi. “Ben kime aitim?” sorusuyla yürümeye devam. Yürüdü, yürüdü ve yürüdükçe düşüncelerine gürültüler eklendi. Aldırış etmedi. Yere bakmaya ve yürümeye devam etti. Neden sürekli yürümek zorunda ki insanlar? Bir dursalar çevreye baksalar, geriye dönseler kıyamet mi kopar? “Evet! Kesinlikle kopar.” Yine yazımı berbat etmeye mi geldin? Düşüncelerimden bende uzak dursan olmuyor mu?

Uzak dursak olmuyor galiba. Hiçbir şeyden uzak duramıyoruz kendimiz dışında. Sonra yaşlanıyoruz ve olması gereken oluyor, yalnızlık. Yani kendinle baş başa kalma. Yani kendine ayırmadığın zamanları sorgulama. Sanırım yaşlılık böyle bir şey; olamadıklarımızın ama olmak istediklerimizin hesaba çekildiği dönem. Herkesin yaşlanınca birkaç tane de olsa “keşkeli” cümleleri oluyor. Belki o kurtulabilirdi. Çünkü, erken sorgulamaya başlamıştı. Kime ait olduğunu bulursa aslında neye ait olması gerektiğini de bulacaktı.

Kafasını kaldırdığında bir binanın asansörüne doğru ilerlerken buldu kendisini. Asansöre bindi. Kendi kendisine gülmeye başladı. Biner binmez refleks olarak iki tuşa birden bastı. Çevresindekiler şaşkın şaşkın ona bakıyordu. “Normalde böyle değildi.” diye aralarında konuşmaya başladılar. “Normalde mi?” diye düşünmeye başladı. İnsan düşünen bir varlık olduğu için diğer varlıklardan üstünken, biz neden insanlardan düşünmeden aynı şeyler etrafında dönmesini bekleriz ki? Her gün aynı ses tonuyla “günaydın” demek normalken, diyememek ve bugün düşüncelerinde ürettiği bir şeye dışarıdan “gülmek” anormal karşılanır oldu.

Asansör durdu. Kapılar açıldı. Herkesin ayağı gitmesi gereken yöne doğru ilerledi. O öyle yaptı. Bir anda kendine geldi. Masaya oturdu. Saate baktı: 8:30’du. Bu sefer her zamanki gibi güldü ve ekledi:

“Günaydın…”

About Author

Mustafa ÇAĞLAR

Kabil yüreğini Habilleştirme gayretinde biri. İletişim: caglarmustafa58@gmail.com

Leave A Reply