SAKLI DÜNYA

0

 

 

Ruhfem, ayaklarını yere sürttü. Durması için bunu her gidiş gelişinde yapmak zorundaydı. O kadar hızlı sallanıyordu ki en yukarı ulaştığında salıncağın zincirleri hopluyordu. Her gün bu parka gelir. Salıncağa biner ama diğer çocuklarla oynamayı sevmezdi Ruhfem.

 

Kendi halinde, biraz kıskanç, konuşmaktan hoşlanmayan, saçları uzun, uçları bukle bukle kumral bir kız çocuğu. Kendine taktığı bir isim de vardı, Deniz. Ruhfem denizi çok severdi. Evlerinin bodrumunda kendisi için bir dünya yaratmıştı. Buraya saklı dünya adını vermiş ve kendisi bu dünyanın prensesi olmuştu. Esrarengiz ve şaşırtıcı hayal gücünden kimsenin haberi yoktu. Farklı bir çocuk olduğunu herkes bilirdi ama kimse bunun önemli bir durum olduğunu düşünmezdi. Aksine Ruhfem’i bulunduğu her ortamda eleştirirlerdi. Annesi, konuşkan, çocukla çocuk, büyükle büyük, sıcak kanlı biriydi. Bu yüzden annesine hiç benzemediğini hatta kimseye benzemediğini söylerlerdi. Utangaç pısırık kız derlerdi. Bunları hep gülerek söylerlerdi. Hepsi iyi niyetliydi. Ruhfem de o zamanlar hiçbir şeyden anlamazdı. İnsanlar konuşurken o, ne kadar onları dinliyor gibi görünse de kendisi, kurduğu dünyada gezinirdi. Misafir geldiğinde hemen annesinin yanına koşar, sol bacağına yapışır asla oradan ayrılmazdı. Dirseğini dayar, elini çenesine kondurur ve hayal dünyasında yolculuğa çıkardı. Karşı divanın altında küçük insancıkların yaşadığına inanır, gözünde onları oynatırdı. Misafirler varken tek kelime etmezdi. Ha bir de, çocuklar gelmeden bebeklerini kaldırırdı. Çünkü çocuklar hep oyuncakları kırar, boyar, onlara zarar verirlerdi. Ruhfem böyle değildi ve bebekleri onun en değerlileriydi. Her ne kadar diğerleri inanmasa da Ruhfem bebeklerinin canlı olduklarına, üzüldüklerine, ağladıklarına, güldüklerine ve nefes aldıklarına inanırdı.

 

Yine o gün parkta sallanırken evlerine gelen misafiri gördü. Ayaklarını sürttü, bir daha ve bir daha. Fakat o kadar hızlıydı ki salıncağı durduramadı. Misafirlerin çocuklarını da görünce içini bir korku kapladı. Bugüne kadar hiç denemediği yöntemi denemek zorundaydı.Salıncak tam arkaya gidip biraz yere yaklaşınca atlamalıydı. Atladı atlamasına ama üzeri hep toz toprak olmuş ve biraz da dizlerini incitmişti. Kalktı elbisesini çırptı ve koşmaya başladı. Eve girdiğinde çocukların çoktan oyuncaklarını döktüklerini ve dağıttıklarını gördü. Elleriyle eteğini sıkıştırdı. Sinirden gözlerinde yaşlar birikti ama Ruhfem ağlayamazdı. Ağlamak istese de ağlayamıyordu. Annesine koştu hemen. Anlatamadı derdini. Misafirlerin “Ah Ruhfem ne güzelsin nasıl da büyümüşsün.” sözlerini duymadı bile. Annesi anlamıştı ne olduğunu ama gidip oyuncakları çocukların ellerinden alamazdı ya. Ruhfem’i çekti köşeye: “Kızım onlar senin arkadaşların.” deyip Ruhfem’i onların yanına bıraktı. Ruhfem elleriyle elbisesinin kabarık kollarından tuttu. Tırnaklarıyla bastırdı koluna. Derin bir nefes alıp çocukların yanına oturdu. Bebekleri bıraktığı gibi yatağının üzerindeydi ama küçük bir erkek çocuğu mavi tulumlu bebeğini almış yüzünü karalıyordu. Ruhfem dişlerini sıktı, kalktı çocuğun elinden bebeğini alıp hemen bodruma doğru koştu. Ruhfem kapıdan çıkarken babasıyla çarpıştı ama hızından babasını görmedi. O sırada cebinden bir kâğıt düştü. Babası kâğıdı aldı, Ruhfem’e seslendi. Ev kalabalık olduğu için kimse Ruhfem’in yokluğunu fark etmedi. Ruhfem bodruma girince ağlamaya başladı. Bebeğine sarıldı. ‘’Benim güzel Öyküm, seni kurtardım. Sen benim mavi gökyüzüm, horozlu şekerim, saklı dünyamın çikolatası ve Elif’in düşlerindeki bulutlarımsın. Tertemizsin…’’ diye bebeğine iltifatlar etmeye başladı. Ruhfem sanıyordu ki bir çocuğun acısı ancak iltifatlarla silinir. Cebinden peçete çıkarıp bebeğinin yüzünü okşaya okşaya sildi. Sonra bebeğini havaya kaldırdı. “Bak nasıl da uçuyorsun gökyüzünden gelecek sarmaşık salıncağa bindireceğim seni.” deyip köşeye koyduğu küçük sandalyesini çekti. Bebeğini oraya yatırdı. “Şimdi biraz dinleme zamanı Öykü’m.” dedi, bebeğin üzerini örttü. Her zamanki gibi örtüyü boynundan aşağıda tuttu ki bebeği rahatça nefes alabilsin. Ruhfem’in böyle takıntıları vardı. Annesi onu banyo yaptırdığında bir bebeğini de kendisi yıkardı. Ruhfem Öykü’yü her yıkamak istediğinde annesi Öykü bez bebek olduğu için kurumaz diye kızardı. Ama izin vermemezlik de etmezdi.

 

Ruhfem çalışma masasının çekmecesinden mumu ve çakmağı aldı. Mumu yaktı. Yakmasıyla tel dolaptaki madenler ışıldadı. Ruhfem’in gözleri mutluluktan parıl parıl oldu. Uzunca bir iç geçirdi. Burada en sevdiği şey babasının maden koleksiyonuydu. Aslında kimse bunların maden olduğuna inanmıyordu. Çünkü çok görülmemiş bilinmedik taşlardı. Babası maden mühendisiydi. Ruhfem babasını çok görmez, görse de onunla çok vakit geçiremezdi. Babası her yeni ve ilginç bir taş bulduğunda çalışma odasına geçer saatlerce onu temizler, incelerdi. Ruhfem bu sırada kapı arasından babasını izlerdi. Uzun uzun onun madene gösterdiği sevgiyi, sevgi dolu hislerle izlerdi. İşte Ruhfem bu saklı dünyasında en çok madenlerle zaman geçirir, onlarla konuşurdu. Dışarıda edinemediği arkadaşlıkları burada edinmişti. Ruhfem o sıralar altı yedi yaşlarındaydı. Okuma yazmaya çok hevesli olduğundan okumayı erkenden öğrenmiş hatta kuzeni Sehla ile kendi alfabelerini üretmişlerdi. Mavi karton kapaklı defterine kendi alfabesiyle mektuplar günlükler yazardı. Saklı dünyayı bilen tek kişi kuzeni Sehla’ydı. Öyle ki burası onlar için hayaller alemine açılan bir kapıydı. Çocukların hak ettiği tek şeyin iltifat olduğuna inanan Ruhfem, buraya giriş şifresini ‘’Buklelerin gökkuşağı şekerden bile daha güzel’’ koymuştu.

 

Bodrumun tabanı beton olduğu ve bodrum biraz tozlu bir yer olduğu için burada fazla durdukları zaman genizleri yanar ve öksürmeye başlarlardı. Fakat Ruhfem ne kadar uzun durursa o kadar mutlu olurdu. Her gün önce buraya uğrar sonra parka gider ve göğe ulaşmak için salıncağı sonuna kadar hızlandırırdı. Çevresindeki çocukları görmez ve umursamazdı. Hatta bir gün böyle sallanırken küçük bir bebeğe çarpmıştı. Çok üzülmüş ama bir özür bile dileyememişti utancından. Ruhfem salıncakta sallanırken öyle mutlu öyle bağımsız oluyordu ki… En küçük halası bazen pencereden onu izlerdi. Saçlarının savruluşunu, saçının üzerindeki küçük örgülerdeki boncukların bir gökkuşağı gibi gökyüzüne saçılışını izlerdi. O an büyülü bir an gibi gelirdi halasına.

 

Ruhfem böyle narin, içli bir çocuktu. Neden konuşmaz, neden çok utangaç kimse anlamazdı. İşte şimdi de Ruhfem hala dolabın önünde durmuş taşları izliyor. Keşke kelimelerim yetse de size o anın güzelliğini anlatabilsem. Sanırım toz etkisini gösterdi ki Ruhfem’in küçücük bedeni öksürükle sarsıldı. Minik elini ağzına götürdü. Bebeğine baktı. Onun da ağzını diğer eliyle kapattı. Elini kaldırıp mumu üfledi. Bebeğini kucağına aldı ve gitmek için arkasını döndü. Babasını gördü o sırada. Bütün büyü bozulmuş ve babası saklı dünyayı öğrenmişti. Ruhfem’in babasını kapıda izlediği gibi babası da Ruhfem’i izlemişti. Babası dizlerine çöktü. Kollarını gel der gibi açtı ve ‘’Buklelerin, gökkuşağı şekerden bile daha güzel kızım’’ dedi.

 

Sarıldılar. Ruhfem ilk kez kendini o madenler kadar değerli hissetti.

 

Alime Büşra İNCE

 

 

About Author

Leave A Reply