ESKİ MEDENİYETLER KAYNAK KONTROLÜ VE FETİH ANLAYIŞI

İSLAM

Eski İnsanlara ve Modern Hayatımıza Bir Bakış Denemesi

Eski Medeniyetler, Kaynak Kontrolü ve Fetih Anlayışı

Eski milletlerde güç, varlığın yegâne ölçüsüydü. Öyle ki Tanrı dahi savaş meydanındaki zaferlere sunduğu katkı ölçüsünde kutsanırdı. Tam anlamıyla birer "asker millet" olan bu toplumlar; stratejiyi, savaş sanatını ve devlet geleneğini en ince ayrıntısına kadar bilirlerdi. Geçmişin insanlarını bizden daha az zeki sanmak büyük bir yanılgıdır. Bugün bilgi ve teknolojiye hükmediyor olabiliriz; ancak dünyayı tanıma noktasında hayat tecrübemiz oldukça kısıtlı. Modern insan artık bir bitkiyi dahi tanıyamıyor, ofis dışındaki işlerde zorlanıyor ve kısa süreli askerlik görevlerine bile katlanamıyor. Adeta hayatı bilenler teknolojiden, teknolojiyi bilenler ise hayattan bihaber yaşıyor.

Eskiden hâkimiyet iddiaları hayatın merkezindeydi. Cihanın dörtte birine göz dikmek olağan bir hırstı ve "Sahibkıranlık" geleneği bu hırsın meşru zeminiydi. Dünya, savaşlar üzerine kurulu bir düzenek gibiydi; devletler kılıçla kurulur, kılıçla yıkılırdı. Bu düzende gri alanlara yer yoktu: Ya efendi olurdunuz ya da köle. Devlet bütçesinin aslan payı ordunun iaşesine ve eğitimine giderken, insanlık bu kaos ortamında nefes almakta zorlanıyordu. Ölümlü insan, geçici bir şöhret uğruna dünya hâkimiyeti düşlüyor; geleceğiyle ilgili gördüğü tek bir rüya üzerine kendi erkek çocuklarını bile katledebilecek bir egoya bürünüyordu. Soyluluk her şeydi; bir kölenin efendi, bir efendinin köle olması imkânsızdı. İslam, işte bu köhnemiş toplumsal düzeni temelinden sarsacaktı.

Eski medeniyetlerde kaynak kontrolü stratejik bir dayanaktı. Eğer bir bölgeden at tedarik ediliyorsa, orayı doğrudan kontrol etmek şart görülürdü. Bu durumun günümüzdeki yansıması, petrol yatakları üzerindeki küresel baskılardır. Geçmişte Hindistan’dan baharat alan İngilizlerin işi sömürgeciliğe dökmesi gibi, bugün de değerli bir maden çıkan bölgeye "açgözlü" ülkelerin üşüşmesi kaçınılmaz bir akıbet oluyor.

Fetih, sadece toprak kazanmak değildir; bir üslup meselesidir. Eskiden fetihler güç, toprak ve şan için yapılırdı. Savaşçı için meydanda ölmek onur, yatakta ölmek ise büyük bir keder kaynağıydı. Dinî inanışlar bile savaştan kaçanı tanrıların huzurundan menederdi.

Ancak İslam’ın gelişiyle savaşın mahiyeti değişti. Müslümanlar dünyayı ellerinin tersiyle ittiler; kahramanlık gösterisi ya da kişisel ikbal için değil, Allah rızası için yola çıktılar. Onların arzusu şan ve şöhret değil, "Allah ile yapılan bir ticaret" olarak gördükleri şehadetti. Kibir ve nefis mücadelesi, yerini teslime bıraktı. Yenilgiyi de zaferi de Allah’tan gelen birer kazanç olarak gördüler.

Eski krallar dünyanın mutlak efendisi olma iddiasındayken, Peygamberimiz (sav) bir "Kral Peygamber" olmayı reddetti. O kadar mütevazıydı ki O'nu görmeye gelen yabancılar, topluluğun liderinin kim olduğunu bakışlarıyla seçemezdi. Bu duruş, bize en büyük dersi verir:

Fetih sadece kılıçla değil, tevazu ve ahlaktan taviz vermeden de yapılabilir. Gerçek zafer, gönülleri fethetmektir.

Ozan Dur

Ozan DUR
Ozan DUR

Ozan Dur, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olup, İngilizce, Osmanlıca, Farsça, Arapça ve İbranice öğrenerek dil alanında uzmanlaştı. Humboldt Üniversitesi, İmam Humeyni Üniversit ...

Yorum Yaz