Kimi zaman ihtiyacımız olan şey, hayatımızı değiştirmek değil, hayatın olağan akışında yüklerimizi bir süreliğine omuzlarımızdan indirebilmektir.

Niğde, Çamardı, Burç, 9 Ağustos 2015

Geçerken sana uğrayanla, seni görmek için yola çıkan bir olamaz.

Mustafa Hoca’nın samimiyeti olmasaydı, onca yolu tepip de buralara kadar gelir miydim, bilmiyorum. Buranın insanını seviyorum doğrusu. Toros’ların son uzantılarından Demirkazık Dağları, alabalık tesisleri, geniş yayvan ovaları, geyikleri ve insanın içini ferahlatan doğasıyla bambaşka bir yer burası. Fakat bütün bu güzelliklerin arasında beni asıl etkileyen, burada yaşayan insanların içtenliği oldu.

Çok mu geç bilmiyorum ama zamanla anladım ki bir yeri güzel yapan yalnızca dağları, ovaları, suyu ya da manzarası değil. Bazen tanıdık birkaç mütebessim sima, bazen içtenlikle uzatılan bir el, bazen de hiçbir şey sorgulamadan yanında durabilen birilerinin varlığıdır. İnsan, kendisini yormayan insanların arasında biraz olsun kendine gelebiliyor.

Birkaç günlüğüne de olsa burası, şehrin kalabalığından ve gündelik hayatın hengamesinden uzaklaşmak için sığındığım bir liman, bir kaçış rampası oldu. Belki kafamdakilerin hiçbiri burada çözülmeyecekti ama en azından onlarla arama biraz olsun mesafe koyabilecektim.

Kimi zaman ihtiyacımız olan şey, hayatımızı değiştirmek değil, hayatın olağan akışında yüklerimizi bir süreliğine omuzlarımızdan indirebilmektir.

İnsan, insanda huzur bulmalı.

Sürekli bir kavga içerisindeyiz. Haklıyız ya da haksız, tarafgiriz. Ve bazı kavgalarda kimin haklı, kimin haksız olduğunun çok da bir önemi yoktur. Orada üzücü olan o anın o şekilde yaşanmış olmasıdır. Haklı olacağım diye birbirini çok üzer insanlar. Yaşanan kırgınlığın yanında haklı çıkmanın pek de bir önemi kalmıyor.

Bir tartışma bitiyor, söylenen sözler susuyor ama bıraktığı iz kolay kolay silinmiyor. Sonra insan dönüp geriye baktığında, kendisine haklılığını kanıtlayan şeyin ne kadar önemli olduğunu değil, “keşke o konuşma hiç yaşanmasaydı” diye düşünüyor. “Keşke birbirimizi bu kadar incitmeseydik, keşke mesele büyümeden durabilseydik” demekten kendini alamıyor.

Doğru gözlerde sanat olursun.

İnsan fıtratı gereği değişken ruh halleri gösterebiliyor. Mesela sen iyiyken dünyanın en mükemmel insanısındır. Ama aksine sabrın sınanıp da ters yüzünü gösterince de senden kötüsü yoktur. Ve muhatapların dönüp de ne yaşadığını, seni bu noktaya getiren şeyin ne olduğunu sormazlar, “ne hâle getirdim” demezler, seni değiştiren şeyin ne olduğunu bilmek istemezler. Sen busun derler.. Kaçmaktan başka çare gelmiyor aklıma.

Bazen de tüm bu ruh halinden uzaklaşmak, çekip gitmek gerekir. Sessizce uzaklaşmak, artık varlığın bir manası olmadığı, kelimelerin değerini kaybettiği anlarda verilen en olgun karardır. Bu bir cayma değil, insanın kendisine ve geride bıraktığı yaşanmışlıklara duyduğu saygıyı koruyarak yoluna devam etmesidir. Çünkü zorlamak, çoğu zaman yıpratmaktan ve tüketmekten başka bir işe yaramaz. Bir hikâyenin artık anlatacak bir şeyi kalmadığını kabullenmek, bazen yeni başlangıçlara kapı aralamanın ve kendine yeniden bir yol çizmenin ilk adımıdır.

Manzara ne kadar güzel olursa olsun, üşüten pencereyi kapatmasını bileceksin.

Kalplerimiz gereğinden fazla acıyla yoğrulduğu zaman belki ağlayamayız ama gittikçe içimize kapanırız. Hissizlik duygusu sarar tüm bedenimizi. Tepkisizlik asla bir neden değil, sonuçtur. Ve sürekli asıl problem buymuş gibi çıkarılır karşımıza.

Özlediğin her şey geri dönmeye değer değildir.

Yaşanan her kırgınlık sizi susmaya, sessiz kalmaya iter. Herhangi birinin kolay kolay anlayamayacağı bir sessizliktir bu. Çok sakinsinizdir ve sürekli düşüncelerinizde kaybolursunuz. Bu durum sizin hep üzgün ya da mutsuz olduğunuz için değil yaşanan her şeyi derinden hissettiğinizden.

En küçük ayrıntılar bile zihinlerinizde yer eder. Bir hatıra, bir yanlış söz veya kurulmuş herhangi bir cümle. Defalarca tekrar tekrar düşünürsünüz. Hassassınızdır ve derinsinizdir. Samimiyeti sever, yüzeysel ve yapay olan her şeyden kaçınmaya çalışırsınız. Ama zihinleriniz, bedeniniz gibi kolay kolay susmayı başaramaz. Bırakmakta, ânı yaşamakta ve incindiğinizde konuşmakta zorlanacaksınız. Dışarıdan sakin görünebilirsiniz ama her şey kafanızda dönüp duracak. Bir zaman sonra kendi düşüncelerinizde kaybolacaksınız.

Herkesin özlediği bir uzak vardır.

Böyle zamanlarda sığınılacak bir limanınız, bir kaçış rampanız varsa sizden âlâsı yoktur. Benim için burası da bu ihtiyacımı karşılayan yerlerden biri. Birkaç samimi sima ile muhatap olmak içimde var olan fırtınaları dindiriyor. İnsan ne uzun konuşmalara ne de büyük tesellilere ihtiyaç duyuyor. Zaman zaman yalnızca anlaşılmaya, bazen de hiçbir şey anlatmak zorunda kalmadan birilerinin yanında bulunmaya ihtiyaç duyuyor.

Bunu her zaman başarabiliyor muyum, hayır. Ama en azından insanın kendi içindeki yorgunluğu fark etmesinin de bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Burada, dağların arasında, hayatın bütün karmaşası bir anda ortadan kalkmıyor elbette. Fakat insanın gözü önündeki meseleler biraz olsun küçülüyor. Uzaktan baktığında, günlerdir zihninde büyüttüğün bazı şeylerin hayatının tamamını kaplamasına gerek olmadığını fark ediyorsun.

Zaten belli bir noktadan sonra insan kavga etmeyi de bırakıyor. Çünkü bazı şeylerin değişmeyeceğini anlıyor. Her şeyi düzeltmeye, herkese kendini anlatmaya, her yanlış anlaşılmayı gidermeye çalışmaktan vazgeçiyor. İçindeki gürültü, yavaş yavaş sessizliğe dönüşüyor.

Bir yere ait olmadığınızın en büyük kanıtı oraya ait olma çabanızdır.

Belki de aradığımız huzur, her şeyin yoluna girmesinde değil, hiçbir şey yolunda gitmediğinde bile sığınabileceğimiz bir yerimizin olmasındadır. Kimi zaman bir dağın eteğinde, kimi zaman birkaç samimi insanın yanında, kimi zaman da kimseye bir şey anlatmak zorunda kalmadan geçirilen birkaç günde..

M. Fatih Özmen

Paylaş: