İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
İnsan yalnızca yiyip içen bir varlık değildir; fakat modern çağ insanı, anlamı bile yeme biçiminde düşünmeye alıştırdı. Bilgi “tüketiliyor”, fikir “yutuluyor”, tecrübe “hazmediliyor”. Dilin masum olmadığını biliyoruz: İnsan nasıl konuşuyorsa öyle düşünür; nasıl düşünüyorsa öyle yaşar. Bugün yaşadığımız kriz, bilgi eksikliği krizi değil; tam tersine bilginin taşması, insanın bu taşmayı yönetememesi ve taşan şeyin anlam değil yalnızca veri oluşu krizidir. Artık çağımızda zihin aç değil; zihin şişkin. Ruh ise aç. Çünkü zihin doluluğu ile anlam doluluğu aynı şey değildir.
Hazır gıdanın bedeni bozduğu gibi, hazır bilginin de zihni bozduğu bir çağdayız. Hazır gıda hızlıdır; doyurur ama beslemez. Hazır bilgi de hızlıdır; doldurur ama büyütmez. Üstelik “hız” burada sadece bir teknik imkân değil, başlı başına bir ahlâktır: çağın ahlâkı. Hızlı tüketemediğimiz şey değersizleşiyor. Hızlı bitiremediğimiz yazı gereksiz görülüyor. Hızlı anlaşılmayan düşünce, “zorlama” sayılıyor. Böylece insanın sabır kası zayıflıyor; zihin çiğneyemeden yutmaya alışıyor; gönül ise mayalanmaya fırsat bulamıyor. Oysa insan dediğimiz varlık, aceleyle kurulan bir varlık değildir. Olgunluk, beklemeyi bilenlere gelir. Anlam, hızın değil, derinliğin çocuğudur.
Modern zamanın en büyük yalanlarından biri şudur: Çok şey bilirsek tamamlanacağız. Halbuki çokluk, insanı tamamlamaz; çoğu zaman parçalar. Çünkü bilginin değeri miktarında değil, kişiliğe dönüşmesindedir. Bugün bilgi, kişiliğe dönüşmeden dolaşımda kaldığı için insanı büyütmüyor. Zihinler dünyanın enformasyonuyla doluyor ama akıllar düşünce üretemiyor. İnsanın elinde sonsuz içerik var; fakat iç dünyanın ufku daralıyor. Bu da çağımızın trajedisidir: dış dünya genişlerken iç dünya daralıyor.
Bu daralmanın büyük bir sebebi, “sindirim” denen asıl insanî faaliyetin kayboluşudur. Hakiki öğrenme bir tür sindirimdir. Bir fikir, bir söz, bir kelime insanın içine girer; fakat insanın parçası olmaz. Önce insana yabancıdır. İnsanı rahatsız eder. Zihnin konforunu bozar. İnsana “düşün” diye yük olur. İşte düşüncenin başlangıcı bu rahatsızlıktır. Modern çağ, rahatsızlıktan nefret eder; her şeyi süratle eğlenceye çevirir, her şeyi hızlıca geçiştirir. Bu yüzden düşünceyi daha doğmadan öldürür. Oysa sindirim, sabır ister. Midede bile sabır gerekir; zihinde ve gönülde sabır daha da elzemdir. Düşünce, aceleye gelmez. Hakikat, hızla tüketilince hazmedilmez; yalnızca unutulur.
Modern zamanın insanı, anlama değil “maruz kalmaya” programlanmış gibidir. Ekranlar önümüzden geçip giden bir nehir: cümleler, görüntüler, haberler, yorumlar… Her şey akıyor. Her şey geçiyor. Ve insan, bu akışın içinde kendi iç sesini kaybediyor. İç ses kaybolunca da dış sesler çoğalıyor. Herkes konuşuyor; kimse duymuyor. Herkes paylaşıyor; kimse derinleşmiyor. Çünkü paylaşım, sindirimin yerini aldı. Bir şeyi anlamadan paylaşmak, en büyük çağ hastalığıdır. İnsan “anlamak” yerine “eklemek” peşinde: bilgiyi kendine eklemek, tartışmayı kendine eklemek, gündemi kendine eklemek… Bu bir tür zihinsel oburluktur. Oburluk doymaz; daha çok ister. Zihin, oburlaştığında bile doyum üretmez; yalnızca daha fazla açlık üretir. Sonunda insan bilginin içinde yorgun düşer; ama bu yorgunluk bir emeğin yorgunluğu değil, bir iştahın bitkinliğidir.
Modern çağın tehlikesi, bilginin değersizleşmesi değil; bilginin kutsallaşıp putlaşmasıdır da. Artık bilgi, insanın hizmetçisi değil, efendisi hâline geliyor. İnsan, bilgiye sahip olduğu ölçüde değerli sayılıyor. Halbuki bilgiye sahip olmak başka, bilgelik başka şeydir. Bilgelik, bilgiyi insan kılmaktır; bilgiyi vicdanla, merhametle, hikmetle yoğurmaktır. Bilgi tek başına insanı yükseltmez; hatta çoğu zaman kibir üretir. Kibir, bilginin şişkinliğidir. İnsan “biliyorum” dedikçe “anlıyorum” zanneder. Oysa bilmek, anlamak değildir. Anlamak, bilmenin içe dönmüş hâlidir; bilginin düşünceye, düşüncenin hikmete dönüşmesidir. Bu dönüşüm olmazsa bilgi sadece yük olur.
Çağımızın üretim modeli artık maddeden çok dikkat üretmektir. Dikkat, yeni çağın en kıymetli sermayesi. Dikkatini kim yönetiyorsa, ruhunu da o yönetir. Bu yüzden insanın dikkatini bölmek, insanın kişiliğini bölmektir. Dikkati bölünmüş bir insan, derinleşemez. Derinleşemeyen insan, anlam kuramaz. Anlam kuramayan insan, kırılır. İşte modern insanın kırılganlığı buradan gelir: her şeyini hızlandırdı ama hiçbir şeyini olgunlaştıramadı. Dikkati sürekli parçalanan insan, hakikati asla uzun süre tutamaz; hakikat onda kök salamaz. Çünkü hakikat, ancak kök saldığı yerde meyve verir.
İçerik bolluğu, zihinde bir “değer kayması”na da sebep oluyor. Çok şey görünür hâle geldiğinde, insan az şeyi kıymetli görmüyor. Her şey erişilebilir olduğunda, hiçbir şeyin ağırlığı kalmıyor. Hâlbuki insanın ruhu, ağırlık ister. “Ağır” olan şey, üzerinde durduğun şeydir. “Ağır” olan şey, seni değiştiren şeydir. “Ağır” olan şey, sende kalan şeydir. Modern çağ ise “hafiflik” çağını erdem diye pazarlıyor: hafif içerik, hafif cümle, hafif düşünce, hafif ilişki… Bu hafiflik, sonunda insanı taşımayan bir dünyaya çeviriyor. İnsan içinden geçenleri taşıyamaz hâle geliyor. Çünkü insanın taşıma kapasitesi, sindirim kapasitesidir. Taşımak, bir şeyi özümsemekle mümkündür.
Zihin sindirir. Ama insan sadece zihin değildir. Zihin bilgiyi seçer, ayıklar, bağlar kurar. Fakat gönül olmadan zihnin ürettiği şey bir tür kuru akıldır. Gönül, anlamın mayalandığı yerdir. Yalnızca acı çektiğimiz için değil, acıyı anlama çevirebildiğimiz için insan oluruz. Sevinci yalnızca yaşadığımız için değil, şükre çevirebildiğimiz için insan oluruz. Umudu yalnızca kurduğumuz için değil, onu iradeye çevirebildiğimiz için insan oluruz. Bu dönüşüm ancak gönülle olur. Modern çağ gönlü de hızlandırdı; gönlü de gösteriye çevirdi. İnsan artık hissetmiyor; hissettiğini sergiliyor. Sergi, hissin ruhunu öldürür. Hissin ruhu ölünce de insan “yaşadım” zanneder ama yalnızca “gösterdim” olur.
Bu yüzden sahici öğrenme, sahici yaşama, sahici ilişki aynı noktada düğümlenir: sindirim. Sindirim, içeri alınanı değişime uğratmak; gereksizi dışarı atmak; faydalıyı bedene ve ruha katmaktır. Zihinsel sindirim, bilginin kişiliğe dönüşmesidir. Gönül sindirimi, yaşananın hikmete dönüşmesidir. İnsan, hazmetmeden biriktirdikçe büyümez; yüklenir. Biriktirdiği şey de onu taşımaz; onu ezer.
Modern çağın insanı, belki de ilk defa bu kadar “çok” şeye sahipken bu kadar “az” şey olmuş durumda. Çok okuyor ama az düşünüyor. Çok konuşuyor ama az duyuyor. Çok görüyor ama az bakıyor. Çok geziyor ama az yaşıyor. Çok biliyor ama az anlıyor. Çünkü hayat, tüketimden ibaret değil; hayat, dönüşümden ibarettir. Dönüşüm olmayan yerde yaşam yoktur; yalnızca dolaşım vardır. Ve dolaşım, insanı diri tutmaz. İnsan ancak dönüşerek yaşar.
Öyleyse asıl mesele, bilginin bolluğu değil; anlamın yeniden inşasıdır. Bunun yolu da yavaşlamaktan, seçmekten, susmaktan, tefekkürden, içe dönmekten geçer. Çünkü insan ancak iç dünyasında bir “ocak” yakarsa pişer. Ancak bir şeyleri kendi içinde “demlerse” olgunlaşır. Demlenmeyen her şey ham kalır. Ham bilgi kibirdir; ham duygu taşkınlıktır; ham ilişki çıkarcılıktır. İnsan, hamlıktan ancak sindirimle kurtulur.
Zihin hazmeder; gönül dönüştürür. İnsan da ancak bu sahici sindirimin sonunda anlam kazanır. Modern çağın dayattığı hız ve tüketim ahlâkına karşı, insanın yeniden kendine dönmesi gerekir: aceleye karşı sabır, gösteriye karşı içtenlik, çokluğa karşı derinlik… Çünkü insanın gerçek besini, bilgi değil; anlamdır. Ve anlam, ancak sindirilmiş bir hayatın meyvesidir.
Nuh Muaz Kapan
Yorum Yaz