İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
İnsanın gönlü büyük bir âlemdir, orada çeşit çeşit Allah dostu bulunur, kiminin hâli insanı büyüler kiminin sözleri kalbe tesir eder, kiminin ise hatırası azizdir. Şu yaşıma kadar gücüm nispetinde Hak dostlarını sevmeye çalıştım, nerede ilahi bir güzellik görsem oraya yanaştım, gül şebnemlerinin altında ıslanan bir kil parçası misali karınca kararınca Allah dostlarının kokusundan koku almaya çabaladım.
Müminin duasıdır zaten bu, "sevdir bize sevdiklerini" diye niyaz ederiz Rabbimize, isteriz ki daima Hakk'ı sevenlerle birlikte olalım. Hem madem kıyamet günü kişi sevdiği ile beraber olacaktır, ne diye kalbimizi Hak dostlarına vermeyelim, ne diye şu fâni dünyada kendimize yapabileceğimiz en büyük iyiliklerden mahrum kalalım?
Bu niyetle, birkaç gün önce, İzmir'de bulunan aşk şehidi Esad Erbili Hazretleri'nin kabrini ziyarete gittik. Yol refiklerim Sefa Kurt ve Yusuf Goncagül idi.
Güneşli bir cuma günü, önce namazımızı Konak'taki tarihî Hisar Camii'nde kıldık ardından da Yedi Hilal'in gençleriyle buluştuktan sonra Esad Efendi'yi ziyarete doğru yola revan olduk.
Kabre yaklaştıkça ister istemez hüzün çöktü üzerime çünkü 1930 senesinde gerçekleşen Menemen hadiseleri sebebiyle oluk oluk kan akmıştı üzerinde bulunduğumuz topraklarda. Esad Efendi o hassas zamanlarda haksızca itham edilerek İstanbul'dan İzmir'e getirilmiş ve idam talebiyle yargılanmıştı. Devrin rüzgarları çok sert esiyordu, at izi it izine karışmıştı, kurunun yanında yaş da yansın isteniyordu. Hızlıca idam cezasına çarptırılan Esad Efendi yaşlılığından dolayı müebbet hapse mahkum edilmişti. Bir şiirinde ifade ettiği şu hâli yaşıyor gibiydi sanki:
Ne yerden kârbân-ı gam geçer olsa konar bende
Belâ râhında şimdi bir mu’ayyen menzil oldum ben
(Nereden bir gam kervanı geçse, bende konaklar, bela yolunda şimdi muayyen bir menzil oldum ben.)
3-4 Mart 1931 gecesi Menemen'deki askerî hastanede vefat ettiğinde 84 yaşındaydı. Kendisine azar azar verilen zehir tesir etmeyince yüksek dozda damardan enjekte yöntemiyle zehirlenerek öldürüldüğü rivayet edilir. Cenazesi ailesine verilmez ve Menemen'e gömülür.
Bu duygu ve düşüncelerle kabrin başına varmıştık.
Esad Efendi'yi çok sevme sebeplerimden biri, onun edebiyata, şiire olan derin vukufiyetiydi. Mektuplarında kullandığı nakışlı ifadeler, duru anlatım, çoğu zaman beni benden alırdı. Söz onun kalbinden süslü çıkardı adeta, seçtiği kelimeler son derece şıktı, üslubu derin ve tesirliydi.
Bir de, Esad Erbili Hazretleri gibi heybetli bir zatın gençliğinde her gün bir başka atın sırtında ovalarda dolaştığını hayal ediyorum da... Çok hoşuma gidiyor o hâli, gülümsüyorum. Şöyle diyordu bir mektubunda:
"Her türlü ilim ve tekniği öğrenmeye müsait olan, ömrümün ilk zamanlarını ve gençliğimi dost ve arkadaşlarla eğlenerek, terennüm ve nağmeler dinleyerek, güzel ve safkan atlara olan merakımı yenemeyip her gün bir başka atın sırtında ovalarda dolaşarak günlerimi boşa geçirdim. Okuma yazma ve ibadet gibi büyük ve mukaddes gayelerden büsbütün mahrum olmak derecesine düştüm. Cenab-ı Hakk'a hamdolsun bir zaman sonra kendime gelerek uyandım. Ve Hazreti Pir'in merhamet dergahına dayandım, yalnız bu sayede hiçbir mücahedede bulunmaksızın bu yüce gayelerin her birinden ancak çok az bir kısmını belki de azların en azını elde edebildim. Hakk Teala Hazretleri kaybettiğimiz değerleri yalnız bunlardan ibaret buyursun. Allah'ın yüce rızasını onun pek kıymetli nimetlerini kazanmak için harcanması gereken ömrümüzün kalan kısmını nefsani arzuların peşinde geçirtmesin. Ve hepimizi Allah'tan razı olan kişiden Allah da razı olur hadis-i şerifinin sırrına eren fırka-ı naciye arasına katsın, amin."
Ziyaretimiz esnasında, 17 senedir o camide görev yapan imam efendi, tatlı tebessümüyle selam verdi. Bahçede bir ikram olduğunu dile getirdi, "tam vaktinde geldiniz" dedi.
Öyle ya, ev sahibimiz Esad Efendi'ydi, onun manevi huzurunda maddi manevi ikramlar bol olur diye hüsnü zan etmekten kendimizi alamadık.
Caminin arka tarafında, yeşillikler içinde, mahalleden birkaç beyefendi ciğer kavurmuştu, biz gelince hemen sofraya buyur ettiler. İmam efendi oradakileri tanıştırdı, güzelce sohbete koyulduk.
Kabrin bulunduğu mekan şimdi bir Roman mahallesiydi, ciğer kavuran arkadaşlar da Roman'dı. İçlerinden biri Esad Efendi'yi öyle çok andırıyordu ki, şaşkınlığımı gizleyemedim ve söyledim:
- Biliyor musun, aynen Esad Efendi'nin gençliği gibi yüzün, heybetli ve gökçek, ne çok benziyorsun hayret ettim doğrusu.
Gülümsedi, mutlu oldu bu övgümden. Daha önce Üsküdar'ın Selami Ali mahallesinde Roman çocuklara çokça eğitim verdiğim için, hallerine vâkıftım, azıcık bir tıkırtıya dahi ritim tuttuklarının farkındaydım, söze nereden gireceğimi biliyordum ve bahsi müziğe getirdim.
- Ferdi Tayfur da yeni vefat etti, Allah rahmet eylesin.
- Ah be hocam (tabii daha çok ocam gibi telaffuz ediyor) çok dinlerdik cahillik zamanlarımızda..
Bu sözü üzerine ayrı bir tebessüm ettik hep birlikte, çünkü eski hayatını kast ederek o günlerin geride kaldığını ifade etmek istemişti. Gerçekten de Esad Efendi'nin civarındaki Roman gençler, hazretin adeta yeni talebeleri olmuş gibi aşklı, şevkli ve iman doluydu. Cami imamının öncülüğünde İslamî bilinçlerini geliştiriyorlar ve sohbetten sohbete katılıyorlardı.
Ciğer çok güzel olmuştu, Esad Efendi'nin ciğeri yanık bir âşık olduğu geldi aklıma, “Bu kadar ateşle aşk şehîdini yıkamak mümkün mü? Cesed ateş, kefen ateş, şehidi yıkayacak tatlı su dahî ateş!..” dizelerini düşündüm ve bu ikram hiç şüphesiz sebepsiz değil diye geçirdim içimden. Sofra başındaki Roman arkadaşlar çok güzel çocuklardı, ne iş yaptıklarını sordum, hurda topluyoruz dediler. Peki geçim oluyor mu diye fazladan merak edince, hiç tereddütsüz şu cevabı aldım:
- Rızka Allah kefil be ocam!
Yüzlerindeki samimiyet, hallerindeki hasbilik, öyle hoştu ki tarife sığmaz. Vefatından neredeyse 100 sene sonra, kabri civarında Esad Efendi'nin yeni talebeleri vardı adeta, kendisi gibi heybetli, muhabbetli, hamiyetli insanlar.
Sonra hasbihali biraz derinleştirdik, Roman çocuklarla olan hatıralarımı paylaştım, çok güldüler. Zamanın birinde, sohbet ettiğim çocuklar arasında bir kavga çıkmıştı, haklı haksız bakmadan herkes birbirine dalmıştı. Neden böyle yaptıklarını sorunca da, "bizde arkadaş haklı mı haksız mı bakılmaz, dalarsa dalarız, kural budur" demişlerdi. Bu hatırayı anlatınca, gülümsediler ve şu eklemeyi yaptılar:
- Bizde kavmiyetçilik çoktur be ocam, Allah affetsin!
Sofradaki Roman arkadaşlar, imanı aşkla yaşama amacıyla başka bir hüviyet kazanmışlardı ve ellerinden geldikçe şuurlu bir hayat yaşamanın derdindeydiler. Bir bakıma, tüm taassuplarını ayaklarının altına almaya niyetliydiler ve bu anlamda cami imamıyla kurdukları yakınlığı kendileri için büyük bir güzelliğe çevirmenin çabasındaydılar. Tercih ettikleri yeni hayat tarzı takdire şayandı, gıptaya değerdi.
Akşam ezanı okunduğunda camiye geçtik, mahalleden çocuklar da bizimle saf tuttu. İçlerinden biri müezzin oldu, sekine ile namaz kılındı, sonunda da herkes tek tek imamla musafaha yaptı. Camideki hâl de ayrı güzeldi, sıcak, samimi ve içten.
Ayrılmadan önce, Esad Efendi'nin kabri başında biraz daha vakit geçirdik. Şiirlerinin toplandığı Divan-ı Esad isimli kitaptan tefeül yaptık, karşımıza çıkan şiirde "vefa" vurgusu vardı, "vefasız ulaşamaz insan hedefine" deniyordu, bunu da heybemize koyduk.
İşte böyle.
Biliriz ki Hak dostları ölmezler, irşadları asırlarca devam eder, sevgileri gönülden gönle gezer. Gökçek yüzlü, pehlivan yapılı insanların yürekten hazırladıkları ciğer ikramını Esad Efendi'nin elinden yer gibiydik, geçim kaygısından azade, taassuptan uzak, İslam kardeşliğinin gölgesinde ferahladık kısa bir an.
Son söz Esad Efendi'nin olsun, rahmetle, özlemle..
“Hak uğrunda seni ayıplayan olursa buna aldırma! Zira bal toplayan için arı iğnesi nedir ki?”
Not: İlgilisi için belirtmiş olalım, Esad Efendi'nin İstanbul'da bulunan Kelâmî Dergâhı’nda iki hafta misafir olarak kalan Danimarkalı psikolog Carl Vett’in hâtıraları o döneme ve Esad Efendi'ye dair önemli bir eserdir.
13 Ocak 2025
Süleyman Ragıp Yazıcılar
Yorum Yaz