DEMOKRASİ ÜZERİNE-1

0

Jacques Ranciére,

“Demokrasinin manasını kavramak bu imandan vazgeçmek demektir.”

der. Bu ifade, Ortega y Gasset’in “İnsan ve Herkes” adlı eserinde bir toplum tanımı yaparken verdiği bir elma örneği üzerinden; elmanın bile bir bütününün aynı anda kavranamadığını ve aynı anda elmanın tümüne nazar kılınamadığı örneğini akla getirmektedir. Elma ele alındığında onu bir bütün olarak ancak ve ancak bir önceki görülen kare ile birleştirilerek hayal edilebilir. Hangi noktadan incelenirse incelensin sadece elmanın bir bölümü görülebilir. Dolayısıyla kılınan nazar hakikatin bir parçası olsa bile tamamı değildir. Elma bütünün cüzüdür. Zaten hakikat de öyle ele avuca gelip kucaklanacak bir şey olmasa gerek.

Bu açıdan mümkün yönetimlerin en iyisi olsa bile “demokrasinin manasını kavramak” öyle ya da böyle onun da eksiklikler barındırdığını idrak etmek demektir. Dolayısıyla bütün noksan sıfatlardan münezzeh bir yüce varlığa iman söz konusu olacağından bu imandan en azından şimdilik vazgeçilmelidir. Demokrasinin verili bir şey olmadığı kavranmalı ve toplumun ihtiyacına binaen ortaya çıktığının farkına varılmalıdır. Ona iman mesabesinde perestij etmek, onun eksik yanlarını ve yol açtığı bazı sosyolojik sorunları ıskalamaya sebep olmaktadır. Demokrasi, belki mümkün yönetim şekillerinin en iyisi olabilir ama bu durum onun eleştirilemeyeceği anlamına gelmemektedir. Demokrasiye körü körüne hayranlık, bugün onun getirdiği çeşitli problemlere demokrasinin yol açtığını görmezden gelmeye sebep olmaktadır. Bu görmezden geliş anahtarı, kaybedilen yerde değil de başka yerde aramaya sebep olmaktadır. Dolayısıyla mezkûr sorunları demokrasinin ya da demokrasi algısının eksik yanlarının getirdiği sonuç olarak ele almaktan çok nev zuhur ve tek başına birer sorunmuş gibi ele almak boşa kürek çekmekle eş değerdir.

Demokrasi kavramı üzerine çapalama işlemine başlandığında projektörler Antik Çağ’a çevrilmektedir. Antik Yunan’da demokrasi nefretin sözüdür. Eflâtun, eserlerinde demokrasinin demagoji ile olan ilişkisini sık sık vurgulamaktadır. Ona göre demokrasiler çürümeye mahkûmdur. Vasıfsız insanları etkilemeyi bilen şarlatanlar (Sofistler) yüzünden yönetim işinin ciddiyeti aşındırılacak ve demokratik sitenin çöküşü mukadder olacaktır. Platon’un demokrasi üzerine düşüncelerindeki dikkate değer noktalardan biri “şarlatanların vasıfsız insanları etkilemesi” önem arz etmektedir. Demokrasi aynı zamanda çokluğun korkutucu yönetimi, her meşru düzenin mahvedilmesi olarak, gören kişiler tarafından hakaret olarak icat edildi. Platon’un şarlatanlık olarak nitelendirdiği bu tür siyaseti Foucault retorik ve ikna temelli incelemeye alarak “Parrhesia” kavramı üzerinden açıklamaya çalışmıştır. Çünkü, demokrasinin seçime dayalılığı ve vaad eksenliği olduğundan hakikatin üzeri retorik perdesi örtülmeye müsait bir alandır.

Michel Foucault, “Doğruyu Söylemek” adlı eserinde Yunan ve Roma kültüründe parrhesia sözcüğünün retorik, siyaset ve felsefe alanlarındaki tarihsel gelişimini, evrimini ve ilgili alanlardaki kapladığı yeri incelemektedir. Amacı, genel olarak, belli davranış, olgu ve süreçlerin nasıl ve neden sorun haline geldiklerini, sözgelişi belli davranış biçimlerinin belli tarihsel anlarda neden ‘delilik’ olarak nitelendirildiğini ya da türlü şekillerde cezalandırıldığını çözümlemektir; bu anlatıda Diogenes, kamusal yaşamda parrhesia’nın gündelik yaşama yansıması bakımından ele alınır. Klasik metinlerde parrhesia kavramı kimi zaman “cahilce açıksözlülük”, “boşboğazlık” anlamlarında kullanılmış olsa da bilgi yoksunluğunun yol açtığı cahilce açıksözlülük, kamathei parrhesia, tanrı tefekkürünün zorunlu koşulu olan sessizliğin karşıtıdır. Ancak kavram ilk kez Antik Yunan’da kullanılmış olup hakikati söylemek manasına gelmektedir. Dolayısıyla Foucault da kavramın olumlu anlamına ve olumlu kullanımlarına yönelir. Açıksözlülük, özgür konuşma, hakikati söyleme konusunda dürüstlük, gibi. Kavramın içerdiği manayı tam anlamıyla ortaya koyabilmek için şu sorulara cevap arar: Kim hakikati söyleyebilir? Hangi konudaki hakikat söylenebilir? Bunun sonuçları ne olur? Parrhesia’nın iktidarla ilişkisi nedir? Özellikle kavramın iktidarla ilişkisi ve doğruyu söyleme biçimi bu satırların odak noktası mahiyetindedir. Parrhesia aşağı yukarı aynı anlama gelebilecek bilim “retorik”tir. Ama retorikçi parrhesiastes değildir. Çünkü retorikçi dinleyenlerin zihni üzerinde hâkimiyet kurmak için söz sanatlarından ve dilin farklı olanaklarından yararlanır, oysa parrhesiastes konuşmasını açık ve dolaysız bir şekilde yapar, hiçbir teknik araca başvurmaz. Tabiri caizse sözü ağızdan ok gibi çıkar, dallı budaklı değil. Ancak ilgili kavramın siyaset ile ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda ve politikanın doğası gereği siyasetçinin doğrudan kelime oyunları ve cerbeze yapmadan hitabet yapması onu halk karşısında pek muteber kılmayacaktır. Öte yandan, retorikçinin söylediklerine inanması gerekmiyorken parrhesiastes inandığını söylemektedir; onun söylediği, kendi fikridir. Bu yüzden hakikati söylemekle bir risk de almaktadır. “O halde parrhesia tehlike karşısında cesaretle ilintilidir ve belli bir tehlikeye rağmen hakikati söyleme cesaretine sahip olunmasını gerektirir. Bu durumda hakikati söylemek, en uç biçimiyle, yaşam ve ölüm oyununun bir parçasıdır.” der Foucault aynı eserde. Yukarıda bahsedildiği gibi böyle bir siyasetçinin vasat kitle yığınları karşısında itibar görmeyeceği ayan beyan ortadadır.

Yukarıda Demokrasi kavramının Antik Çağ filozoflarından Platon’un nazarında ne gibi bir karşılık bulduğundan bahsedildi. Aynı bağlamda demokrasi negatif bir niteliği barındırması itibariyle o dönemde “kura çekme” olarak bazı isyankârların birleşerek aralarında bir lider seçmek için başvurdukları bir yöntem olarak da karşımıza çıkmaktadır. İsyancılar, isyan hareketine başladıklarında hoşlanmadıkları otoriteye karşı isyan etmişlerdi ama bu isyan hareketinin de bir lidere bir yönetene ihtiyacı olduğundan aralarından birini öyle ya da böyle lider seçtiler. Ranciére, bu noktaya temasla -yönetenin niteliğinin ve meziyetinin ne olduğu konusunda- çeşitli sınıflandırmalar yapmıştır. Ona göre iktidarın kullanımı ve elde bulundurulması yani yönetenin başa geçmesi yedi farklı yolda gerçekleşmektedir. Bunların dördü doğumdan gelmektedir. Yani, ebeveynler, yaşlılar, efendiler, soylular. Doğum açısından; bir öncelik sonralık açısından yakın olanın gücü elinde bulundurması durumudur. Buna Pindaros “doğa yasası” adını vermektedir. Bir diğer tabirle güçlünün zayıf üzerindeki iktidarıdır. Ebeveynler, doğum yasasına ve öncelik sonralık ilişkisine göre çocuklarından önce oldukları için gücü ellerinde bulundururlar. Yaşlılar açısından ise çoğunlukla bilgi edinme yolu tecrübe edinme ile ortak düşünülmektedir. Yine öncelik sonralık ilişkisi itibari ile yaşlıların gençler üzerine bir otoritesi söz konusudur. Ak saçlılık ve aksakallılık bilgelik alâmetidir. Efendiler ve soylular ise maddiyata ve eğitime önce ulaşmanın verdiği imkanlar dahilinde gücü ellerinde bulundurmaktadırlar. Ranciére iktidar elde etme yollarını “bilginin iktidarı” ve “bilenin bilmeyen üzerindeki otoritesi” olarak tanımlamıştır. Bir diğeri var ki yedinci unvan: Unvanın yokluğudur. Demokrasi…

“Üstünlüğün yokluğundan başka hiçbir ilkeye dayanmayan bir üstünlüğün neden olduğu skandaldır bu.”

Unvanın yokluğu yukarıda bahsedilen; şarlatanların halkı etkilemesi meselesini akla getirmektedir. Şarlatanların halkı etkilemeleri için onlara öyle ya da böyle ulaşmaları gerekmektedir. Bugünün kitle iletişim imkânları ve bunların gerek propaganda gerek araçsallaştırma yolu ile halkı etki altında bırakarak manipülasyona ve yönlendirmeye açık halen getiren sosyal medya da bu eleştirilere delil oluşturacak imkânları gözler önüne sermektedir. Bugün sosyal medyada oluşturulan algı neredeyse çığ gibi büyüyerek bazen bir linç girişimine bile dönüşmektedir. Semboller ve simülasyonların ağır basan bu sanal gerçeklik dünyasında duygunun her çeşidi aşırı yaşanmaktadır. Dikkatler ve gündemler de bir o kadar çabuk değişmektedir. Böylesi atmosferde de aşırılığın her türlüsü, mahallileşmenin (yerelleşme değil) popülizmin, kutuplaşmanın ve bilumum kitleyi öyle ya da böyle sürü psikolojisine sokan her türlü aracın yeşerip ortaya çıkması ve etkin hale gelmesi mukadderdir.

Demokrasiye yapılan eleştirilerden biri de onun otorite zayıflatan demokrasi olduğudur. Karar alma mekanizmasında ve yürütme erkinin etkin kullanımı hususunda hantallığından dem vurulmaktadır. Sanki bir “Siyasal enerjiyi azaltmak için demokrasi” gibi hissedilmektedir. Emile Durkheim halk demokrasisine güvenmemiştir. Bu güvensizliğini “anomi” kavramında görmek mümkündür. Durkheim, bu kavramın içini, bireyin sanki ortak müşterek ve ortak iyi bağlamında toplumsal ve ahlaksal normlar yokmuş gibi keyfince ve canının istediği şekilde sınırsız olarak davranması ifadeleri ile doldurmuştur. Çünkü kitleler demokrasiyi istenilen her şeyi söylemek ve istenilen her şeyi yapmakla eşdeğer şekilde algılamaktadır. Tam anlamıyla özgürlük kavramı ile kuralsızlık meselesini karıştırmaktadırlar. Aynı bağlamda Max Weber, o liberal demokrasiye inananlardandır, fakat doğrudan demokrasiyi ve halk iradesi düşüncesini tamamen reddetmiştir. Ona göre:

“İnsanın insan üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan bütün idealar ütopyadır.”

NOT: “Demokrasi Üzerine” doldurulan bu satırlar birkaç yazı dizisinden oluşacaktır. Demokrasi-birey-kapitalizm-liberal düşünce ve demokrasi-popülizm ilişkisi bir sonraki yazılarda irdelenmeye çalışılacaktır.

Mücahit Bayram IŞIK

About Author

Mücahit Bayram IŞIK

ULUSLARARASI İLİŞKİLER Sanat muhibi/Asyalı mubayi624@gmail.com

Leave A Reply