İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
İhyacı Türk Dervişleri ve Kibbutz Karşılaştırması Üzerine Bir Değerlendirme
Modern dönemde kibbutzlar oldukça fazla öne çıkarılmış ve yer yer abartılı biçimde idealize edilmiştir. Oysa biz, Yahudilerden yaklaşık bin yıl önce Anadolu’da daha özgün ve işlevsel bir toplumsal düzeni hayata geçirmiş bulunuyoruz. Bu bağlamda dikkat çekilmesi gereken yapı, Kolonizatör Türk Dervişleri geleneğidir.
Bazı tarikat çevreleri, özellikle 11. ve 13. yüzyıllarda Anadolu’yu dar’ül-harb olarak değerlendirmekteydi. Bunun temel nedeni, Bizans egemenliğinin bölgede hâlen hissediliyor olmasıydı. Bu çerçevede tekkeler ve zaviyeler, Anadolu’nun İslamlaşmasını sağlamak amacıyla dervişlerini bu coğrafyaya sevk ettiler. Bu dervişler, büyük bir fedakârlık örneği sergileyerek varlarını yoklarını insanlık adına ortaya koydular. Yoğun bir gayretle köyler kurdular; tarım ve hayvancılıkla uğraşarak hem ekonomik hem de sosyal hayatın inşasında aktif rol aldılar.
Bu faaliyetler neticesinde Anadolu’nun İslamlaşma süreci hız kazanmış ve bu topraklar zamanla kalıcı bir yurt hâline gelmiştir. Yaklaşık bin yıl boyunca kesintisiz bir İslam hâkimiyetinin tesisinde dervişlerin öncü rol oynadığı açıktır. Bu süreçte onların ideolojisi aşkın bir karakter taşımakta; ilahi bir misyon, yani i‘lâ-yı kelimetullah ve insanların dünya ile ahiret saadetini temin etme amacı etrafında şekillenmekteydi.
Dervişlerin bölgeye gelişiyle birlikte toplumsal düzenin sükûnet kazandığı, kavga ve çatışmaların azaldığı görülmüştür. Zira İslam kavramı doğrudan barışla ilişkilidir ve iç çatışmayı meşru görmez. Bu anlayış çerçevesinde içeride birlik, uyum ve kardeşlik esas alınmıştır. Osmanlı yönetimi de bu doğrultuda hareket etmiş; zaman zaman tefrikayı önlemek adına son derece sert tedbirlere, hatta hanedan içi radikal uygulamalara başvurabilmiştir. Bu durum, iç düzenin korunmasına verilen önemin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Osmanlı Devleti, Anadolu’da uzun süreli bir istikrar ve toplumsal uyum sağlamayı başarmış; bu mirasın etkileri günümüze kadar uzanmıştır. İçeride düşman üretmeme, aksine birliği muhafaza etme anlayışı, bu yapının temel unsurlarından biri olmuştur.
Kibbutzlara gelindiğinde ise ideolojik zeminin daha çok dünyevi olduğu görülmektedir. Bu yapı, Yahudilerin modern dönemde karşı karşıya kaldıkları güvenlik sorunlarına çözüm arayışı olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’da kalıcı bir güvenlik ortamı bulamayacaklarını düşünen Yahudiler, yeni bir toplumsal düzen inşa etme yoluna gitmişlerdir. Ancak geldikleri coğrafyada kalıcı bir barış tesis edemedikleri; aksine bölgenin kan, gözyaşı ve çatışmalarla anılmasına engel olamamışlardır.
Kibbutzlar kısaca Yahudilerin Filistin’i işgal amacıyla kurdukları tarım kolonileridir. Doğu Avrupa’da ilk olarak tarım kolonileri kurmak amacıyla harekete geçilmiştir. Daha sonra Filistin’e Yahudiler aliyalarla göç etmiştir. İlk başlarda çok zorlanmışlardır çünkü bataklık kurutma gibi sorunlarla uğraşmışlardır. Rotcshild gibi servet sahiplerinin yardımlarıyla tarımda başarı elde edebildiler. Filistin’in tabii olduğu devlet Osmanlı idi ve Osmanlı tarım döneminin süper gücüydü. Kendisine Yüce Osmanlı Devleti yani devlet-i aliyyeyi Osmani diyordu.
Osmanlı döneminde de elbette çeşitli karışıklıklar yaşanmıştır. Ancak uzun bir zaman dilimi olan yaklaşık altı yüz yıl boyunca meydana gelen can kayıpları, modern dönemde İsrail’in belki katlettiği bir savaştakiler kadar bile olmamıştır.
Bu bağlamda bir toplumsal projenin yalnızca başlangıcının değil; gelişim sürecinin ve nihai sonuçlarının da dikkate alınması gerektiği açıktır. Başlangıcı, süreci ve sonucu uyumlu olmayan bir girişimin kalıcı başarı sağlaması güçtür. Niyetin sahih olması, akıbetin de olumlu olmasına zemin hazırlayan önemli bir unsurdur.
Theodor Herzl dini söylemleri zaman zaman öne çıkarmış olmakla birlikte kişisel olarak dindar bir profil sergilememiştir. Benzer şekilde David Ben-Gurion da dini referanslara başvurmuş ancak pratikte seküler bir çizgide yer almıştır. Buna karşılık dervişlerin söylem ve eylemleri arasında belirgin bir tutarlılık ve samimiyet olduğu görülmektedir. Onlar birer siyaset adamı değil; bugünkü anlamda politik aktörler olmaktan ziyade, inanç temelli bir misyonun temsilcileri olarak hareket etmişlerdir.
Sonuç olarak, Kolonizatör Türk Dervişleri ile kibbutzlar arasında yapılacak bir karşılaştırmada, tarihsel bağlam, ideolojik temel ve ortaya çıkan toplumsal sonuçlar birlikte değerlendirilmelidir. Bu tür karşılaştırmalar, yalnızca modern örnekler üzerinden değil, geçmişteki tecrübeler ışığında daha geniş bir perspektifle ele alınmalıdır.
Ozan Dur
Yorum Yaz