BANK

0

+Taksi… sesinin ardından bir fren duyuldu. Paltosunu toplayarak taksiye bindi. Aradığı mutluluğa ulaşırcasına takside gerildi. Bedenindeki sonbahar soğukluğu yerini taksinin sıcaklığına bıraktı. Taksicinin sesiyle gözlerini dikiz aynasına yönletti:

-Nereye gidiyoruz, Bey Amca? diye sordu.

Bu soru pek hoşuna gitmedi. Bu yüzden ona tepki vermek dahi istemedi. Çünkü biliyor ki, bir şey söylese taksici yol boyu susmayacak, başını ağrıtacaktı. Bugün güzel bir gündü. O yüzden yalnızca içinden; “Bey Amca mı?” diye geçirmekle yetindi. Sert bir sesle:

+Karşı taraftaki banka doğru sür, dedi. Taksici de öyle yaptı. Ses tonundan anlamış olacak ki, bir şey sormadan dediği yere ulaştırdı onu. Hep cevap alacak değil ya bu taksiciler, bu sefer sadece parasını aldı.

Taksiden indi. Önce banka göz gezdirdi. Üzerindeki yaprakları temizledi ve oturdu. Rüzgar biraz şiddetini arttırınca saçları gözlerinin önüne geldi. Hava soğuktu. Elleriyle saçlarını düzeltmek yerine dudaklarıyla tepki vermeyi tercih etti:

+ Bugünlerde böyle rüzgarlar hep olur. Hatırladın dimi bu rüzgarı, bana seni getirmişti hani, seni getirmişti. İyi ki 5 liraya almış dediğim bir şemsiye vardı. Naylondu. O sinirli ve öfkeli gözlerinin buğusu hala aklımda. “Rüzgar bir şeyleri alır götürmez.” demeye başladım, seni bana getirdiği günden beri. Ama o gün gittin! “Gidebilir miyim?” diye sormadın bile. Sorsan “gitme” derdim ya da beraber giderdik, gitmek zorunda olduğun yere. Hep beraber hareket ediyorduk oysa. Sen, duygularımın bedenimi yönettiği bir çağ iken, bedenime hapsolmuş duygularımla bıraktın beni. Bu kadar çabuk gitmemeliydin. Söz vermiştin. Her şey güzelken söz vermiştin. Sen şiddetini çözemediğim bir deprem gibi gittin. Etrafıma keşkelerle örülü binalar yapıp da gittin dedi ve duraksadı.

Sağına soluna göz gezdirdi. Bir yanda kızlarının elinden tutmuş bir karı-kocanın gülüşleri, bir yan da ise ağız dolusu cümlelerle arkadaşına maçı anlatan iki gencin heyecanı vurdu, gözlerine. Dayanamadı ve gözlerine hapsetti onları. Böyle kalsınlar istedi. Sonra gözlerini gökyüzüne dikti. Bulutları üzerlerine örttü. Bu yaptığı ne kadar doğruydu ya da yanlıştı bilmiyordu. Herkes kendi hayatını yaşardı. Hayat; başkaları için yaşadıkça kendine yaklaşmaktan başka bir şey değildi. Kendine kalınca da başkalarından sizin için yaşamasını istemek gibi bir umuda kapılıyoruz. Oysa en büyük umut; yaşanmışlıkların gölgesinde kaybolmaktır.

Titreyen ellerini avuşturdu. O sırada bir damla geçmiş düştü. Avuçlarını açtı. Geçmiş, parkın içinde koşuşturmaya başladı. Gülüşleri kesik kesik olsa da geliyordu kulaklarına. Daha iyi duyabilmek için kulaklarını da geçmişin peşine yolladı. Hızını bir türlü yakalayamıyordu. Gözleri takip etmekten yorulmuştu. Her yorulma biraz daha silikleştiriyordu, etrafı. Konuşmak istiyordu. Titreyen dudaklarının müsaade ettiği kadar konuşmaya çalıştı:

+Rüzgar… Rüzgar bir şeyleri alıp… Bir şeyleri…

Bir anda her yer karardı. Ne olduğunu anlayamıyordu. “Rüzgar” demişti. Devamını biliyordu, ama neden söyleyemedi ki? İşte bunu bilmiyordu. Kafasında uğultular çıkaran insanlar dolanıyordu. “Baba, canım, beyefendi, dikkatli olsana…” anlayabildiği kelimelerden birkaçı idi. Elleriyle başını tuttu, yerinden çıkardı ve yavaşça bankın köşesine bıraktı. Sol eliyle saçlarını taradı, gözlüklerini taktı. Elinden yalnızca bu geliyordu ve buna gülmesi, bunu hissetmesi paha biçilemezdi. Başını bankta bırakıp ayağa kalktı, tam yürümeye başlıcaktı ki duyduğu sesle irkildi:

+Tevfik Bey! Neredesin böyle, bizde kaç saattir sizi arıyoruz. Hadi gidelim, arkadaşlarınız sizi merak ediyor dedi ve Tevfik Bey gitti…

About Author

Mustafa ÇAĞLAR

Kabil yüreğini Habilleştirme gayretinde biri. İletişim: caglarmustafa58@gmail.com

Leave A Reply