HİNT-AVRUPA JEOEKONOMİK EKSENİ Mİ KURULUYOR?

AVRUPA ASYA

Brüksel-Yeni Delhi hattında kurulan bu köprünün kalıcı bir “jeoekonomik mihver” olup olamayacağı bugün için spekülatif ama gelecek için bir o kadar da belirleyici bir sorudur.

Hint-Avrupa Jeoekonomik Ekseni mi Kuruluyor?

Avrupa’nın modernleşme öyküsü, özünde Hindistan’a ulaşma tutkusu üzerinden şekillenmişti. 1498 yılında Vasco da Gama’nın Kerala kıyılarına ulaşması baharat ticaretinin rotasını değiştirmekle kalmamış; donanma gücü, sermaye birikimi ve siyasal nüfuzun iç içe geçtiği o bildiğimiz sömürgecilik devrini de başlatmıştı. Doğu Hindistan Kumpanyası gibi yapıların ticari bir aktörden siyasal bir hükümrana evrilmesi ise pazar erişimi ile egemenlik arasındaki geçirgen sınırı tarihin hafızasına geri dönülmez biçimde kazımıştı. Bugün Avrupa Birliği ile Hindistan arasında imzalanan serbest ticaret anlaşmasını, asırlık ve sancılı bir çizginin modern bir halkası; ancak bu kez tarafların birbirini vazgeçilmez birer stratejik paydaş olarak tanıdığı yeni bir zemin olarak görmek mümkün. Brüksel’in Hindistan’a yönelik ilgisi yeni olmamakla birlikte, bu ilginin tarihte ilk kez böylesine berrak bir jeoekonomik stratejiye bağlandığına şahitlik ediyoruz.

Küresel ticaretin tarifeler, yaptırımlar ve yükselen gümrük duvarlarıyla parçalandığı bir düzlemde, ekonomik rekabet artık geçici bir gerginlikten ziyade kalıcı bir sistem krizi haline geldi. Böylesi bir konjonktürde Yeni Delhi ve Brüksel’in devasa ölçekli bir iş birliğine imza atması tesadüf olarak görülemez. Bir zamanlar imparatorlukların incisi olarak anılan Hindistan, bu defa dünya düzenine edilgen bir pazar olarak değil, uluslararası denge siyasetinin en kilit oyun kurucularından biri olarak dahil oluyor. Rusya kaynaklı enerji şokları, ABD ile Grönland başta olmak üzere artan uyuşmazlıklar ve Çin merkezli tedarik zincirlerine olan aşırı bağımlılıkla bunalan Avrupa açısından Yeni Delhi, stratejik bir nefes borusu niteliği taşıyor. Yaklaşık yirmi yıla yayılan müzakerelerin ardından “anlaşmaların anası” etiketiyle sunulan bu metin, iki milyara yaklaşan bir nüfusu ve dünya hasılasının devasa bir bölümünü doğrudan etkileme potansiyeline sahip.

Hindistan cephesinden bakıldığında bu süreç hem diplomatik hem de ekonomik bir başarıyı simgeliyor. Diplomatik düzeyde; çok kutuplu dünya sahnesinde her aktörle ayrı bir dosya üzerinden pazarlık yürütebilen Yeni Delhi, bu anlaşmayla stratejik otonomi kapasitesini bir kez daha tescil etti. Uzun yıllar rafa kaldırılmış zorlu dosyaların karara bağlanması, Hindistan’ın devlet kapasitesini ve bürokratik eşgüdüm gücünü sergilemesi bakımından önemli. Ekonomik düzeyde ise Avrupa pazarına erişimin bu denli kolaylaşması, Hindistan’ın üretim kapasitesini küresel standartlara çıkarma ve yüksek katma değerli sektörlerde sıçrama yapma hedefiyle tam bir uyum içinde. Hindistan, ABD ile teknolojik ve güvenlik iş birliğini derinleştirirken Rusya ile savunma bağlarını muhafaza eden, Körfez ile enerji ortaklığını büyütürken Avrupa ile ticaretin yanına güvenlik dosyasını ekleyen çok boyutlu bir mimari inşa ediyor. Hal böyleyken AB ile kurulan bu bağ, Hindistan’ın küresel üretim ağlarındaki yerini tahkim eden en güçlü ekonomik sütunlardan biri haline gelecektir.

Öte yandan, Avrupa’nın Hindistan’a yönelimi, Brüksel’in kendi içsel krizlerine bulmaya çalıştığı bir panzehir hükmünde. Avrupa sanayisi, durgunluk ve yaşlanan nüfus kıskacında yeni bir talep merkezi arayışına girmiş durumda. Çin’e olan ekonomik bağımlılığın risk giderme(de-risking) stratejisiyle yönetilmeye çalışıldığı bir devirde, Hindistan başlı başına bir alternatif üretim üssü vaadi taşıyor. Ancak bu vaadin gerçekleşmesi, Hindistan’ın altyapı yatırımlarından düzenleyici standartlara kadar pek çok alanda Avrupa ile uyumlanma hızına bağlı kalacak. Ticaretin artık güvenlik, teknoloji ve diplomasiyle aynı denklemde ele alındığı jeoekonomi çağında bu ortaklık ticaretin teknik sınırlarını aşarak Avrupa’nın güvenlik tahayyülünün tam merkezine yerleşecektir.

Bu yeni denklemin Türkiye açısından taşıdığı anlam ise hayati bir önem arz ediyor. Gümrük Birliği üyesi olan Ankara için bu anlaşma, doğrudan bir ekonomik etkileşim alanı açarken aynı zamanda ciddi bir meydan okuma barındırıyor. Esas mesele, bu süreci mevcut anlaşmaları revize etmeye yönelik teknik bir zorunluluktan ibaret saymamak. Türkiye’nin Hindistan ile kuracağı ilişkileri stratejik bir kaldıraç olarak değerlendirmesi, yükselen Asya pazarında yer alması adına elzemdir. Ankara’nın bu süreci, Avrupa ile olan ticari bağlarını Hindistan üzerinden çeşitlendirebileceği ve küresel tedarik zincirindeki konumunu güçlendirebileceği bir fırsat penceresi olarak okuması şart. Nitekim Türkiye’nin coğrafi konumu, Hindistan-Avrupa arasındaki bu yeni jeoekonomik koridorun doğal bir parçası olma potansiyelini barındırıyor. Fakat bu potansiyel, aktif bir diplomasi ve pazar çeşitlendirme hamlesiyle desteklenmediği takdirde kağıt üzerinde kalma riski taşıyabilir.

Sonuç itibarıyla, Brüksel-Yeni Delhi hattında kurulan bu köprünün kalıcı bir “jeoekonomik mihver” olup olamayacağı bugün için spekülatif ama gelecek için bir o kadar da belirleyici bir sorudur. Taraflar arasındaki standart farklılıkları, iç siyasetteki korumacı refleksler ve tarım gibi hassas sektörlerdeki direnç noktaları bu süreci zaman zaman yavaşlatabilir. Fakat büyük resme bakıldığında, karşımızda parçalanan küresel ekonomide duvar örmek yerine yeni koridorlar açma çabası duruyor. Jeoekonomi çağında ticaret artık stratejinin ana diline dönüşmüş durumda. Hindistan-AB anlaşması, küresel güç dengelerinin Batı’dan Doğu’ya doğru lineer bir şekilde kaymadığını; aksine, her iki tarafı da içine alan, çok merkezli ve karmaşık bir senteze doğru evrildiğini kanıtlıyor. Bu sentezi doğru okuyan aktörler önümüzdeki yüzyılın oyun kurucuları arasındaki yerini alacaktır.

Abdulkadir Aksöz

Abdulkadir AKSÖZ
Abdulkadir AKSÖZ

Political Science Indian Subcontinent Studies [email protected]

Yorum Yaz