ARAYIŞ…

0

Gökyüzü, yağmur seremonisi için son hazırlıklarını tamamlıyordu. Sonbaharın habercisi olan yapraklar, üzerlerindeki yorgunluk belirtileriyle, belki de son kez bu seremoniye tanık olacaklardı. Yağmur iyiden iyiye kendisini hissettiriyor ve rüzgâr da bu seremoniyi her tarafa ulaştırmak için bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu. Walcott:

-İşte başlıyoruz yine, dedi.

Walcott, bu tür seremonileri çok iyi biliyordu. Hatta şuan midesinde başlayana kıyasla dışarıdaki ufak bir esintiden başka bir şey değildi. Artık sığınabileceği bir yer bulmalı ve midesindeki bu sesleri yatıştırmalıydı. Karşısında bir mağara gördü. İçinde onu ne tür tehlikelerin beklediğini bile düşünmeden daldı içeri. Hemen ufak bir ateş yaktı. Bir yandan elindeki tavayı ateşin üzerinde tutuyor bir yandan da tavadaki kaynayan suya bakıyordu. Suyun yeterince ısındığı görür görmez çantasına yöneldi. Elini içeri atıp avucunda bir taşla dışarı çekince:

-Lanet olsun! Lanet olsun! Neden doğru gittiğini düşündüğüm bir şey, sonrasında sarpa sarıyor ki? Sözleriyle eline gelen taşı hiddetle ateşe fırlattı.

Çaresizce sığındığı mağaranın bir köşesine oturmuştu. Midesinden gelen gurultular dayanılmaz bir hal almaya başlıyor ve bu durum canını çok sıkıyordu. Beklemekten başka elinden bir şey gelmeyen Walcott’ın zihni, onu çocukluğunun tatlı bir anısına sürüklemişti…

Henüz 9-10 yaşlarında bir çocuk olan Walcott, annesinin yaptığı pastayı yiyebilmek için sabırsızlanıyordu. Pasta bir kır evinin camının önünde, Walcott tarafından kurtarılmayı bekliyordu. Ona ulaşabilmek adına Walcott, usulca ve kenardan cama doğru yaklaştı. Yaşadığı korku ve endişe ile yalnızca işaret parmağını uzatıyor ve aldığı pastayı hemen ağzına götürüyordu. Bu sırada, gözleri sağa doğru kaydığında, karşısında babasını gördü:

-Şeyyy, baba ben, eee… diye sözlerini toparlamak isterken babası araya girdi:

-Merak etme evlat! Annene hiçbir şey söylemem, dedi. Bunu derken parmağıyla pastadan aldığı parçayı ağzına götürmüştü. Ardından yakalanmamak için oğluyla birlikte, avlanmak üzere yola koyulmuşlardı.

“Keşke büyümeseydim.” diye içinden geçiriyordu Walcott, istemese de hayalini bitirdiği zaman. Kim ister ki büyümek? Bazı hataların tebessümle, bazılarının ise sonradan gelecek tebessümü gözyaşlarıyla karşılamamızı isteyen annenin dayağıyla affedildiği çağlardan kim kopmak ister? Hayat, bizleri toplama kamplarına götürülen masum insanların çığlıkları kadar anlıyor, dinliyordu. Bizi sürükleye, sürükleye istemediğimiz çağlara; hani kendimizi “Çağrılmamış Yakup” gibi hissettiğimiz çağlara götürüyordu.

Yalnızlığın ve açlığın çepeçevre sardığı zihnini kurcalayan bu düşüncelerle, yağmura rağmen ormanda yürümeye başlamıştı, Walcott. Bir yandan çevresine bakınarak yiyecek bir şey bulma umuduyla dolanıyordu. Fakat biraz ileride yavru bir kuş ya da yumurta bulma ümidiyle yaklaştığı yuvada, onu içinde bulunduğu durumu anlatan bir boşluk bekliyordu.     Yağmur, yüzüne yansıttığı hüzne ortak olurcasına, gözyaşı misali şapkasının üzerinden ona eşlik ediyordu. Durdu ve:

-Neden yokluklarla sarılı etrafım? diye isyan etti.

Yoluna devam edip, bir nebze de kalsa umudunu kaybetmemeliydi. Bu arayış ne kadar sürerdi, bilmiyordu. Az ileride ırmağın önünde durdu ve karşı tarafa geçmek için gerekli hazırlıkları tamamladı. Karşısında gördüğü yaban mersini, büyülü bir yemek misali gözlerinde canlanıyor ve onlara ulaşmak için sabırsızlanıyordu. Silahını atın üzengisine takar takmaz, koşmaya başladı. Telaşı ve açlığı yüzünden, hızını ayarlamadan yapmış olduğu bu atlayış ona pahalıya patlamıştı. Yaban mersinlerinin üzerine düşmüş, ayakları çamur içinde kalmıştı. Çamurun içinden çıkıp suya doğru yöneldi ve içerisinde bekleyip etrafı gözetledi. Bir tepenin üzerine tırmanmaya karar vermişti. Tepeye vardığında, sessizce etrafı gözetliyor, yiyecek bir şey bulmak için umudunu koruyordu. Az ileride bir bufalo göründü. Yaşadığı heyecanla, ne yapacağını bilemeden hareket ediyordu. Ne yapacağını bilemeyen bir tavırla hareket eden Walcott’ın hem ıslak hem de çamurlu ayaklarının tepeden kayması üzerine elleriyle durmaya çalıştıysa da başaramadı. Yüzünü kaplayan çimen yığını ile birlikte çamurun ıslaklığını oldukça hissetmişti. Bu hissi daha önce de yaşamıştı.

Çocukken güç bela, soluk soluğa kalarak tırmandığı tepeden düşerken, babası yakasından çekip sessiz olması için işaret ediyordu. Walcott babasından gelen talimata uyarak, sessizliğe büründü ve onunla birlikte tepeye doğru sürünerek geldiler.  Karşılarındaki manzara muhteşemdi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Bufalo sürüsü göç etmeye başlamıştı. Cüsselerine rağmen o kadar hızlı hareket ediyorlardı ki, kaldırdıkları toz gökyüzünü kaplıyordu. Walcott’ın babası bu anları hep severdi. Tüfeğini de yanında getirmişti. Hazırlıklarını yapıp nişan almıştı bile babası. Walcott, meraklı gözlerle bir babasına bir de sürüye bakıyordu. Bu sırada:

-Hadi Baba! Vur şunlardan birini artık, diyerek sabırsızlığını bir türlü bastıramıyordu.

Babası avına odaklanmış, uygun anı bekliyordu. İşte o an gelmişti. Babası tetiğe bastığında silahından yükselen “Crackk” sesi, sürünün çıkardığı tozu delerek ilerliyordu. Kurşun, hayvanın tam kafasına isabet etmişti. Aldığı darbe ile yere yığılan hayvan bir daha kalkamadı. Walcott ve babası hemen yanına koştular ve derisini yüzmeye başladılar. Bir ara Walcott’ın gözleri karşılarında bekleyen yavru bufaloya ilişti. Hemen babasına yardım etmeyi bırakıp, ona doğru koştu. Teselli etmek için ona sarılıyor ve yavru da bunu anladığını gösterircesine gözlerini kısıyor, ona usulca sarılmasına müsaade ediyordu.

Walcott, bilincini sürekli meşgul eden hayallerinin birinden daha uyanmıştı. Atını sağlam bir tahtaya bağladı ve gördüğü bufaloyu avlayabilmek için, tüfeğini alıp yola koyuldu. Çalıların arasından yavaşça ilerliyordu; olur da ses çıkarır hayvan korkup kaçar diye. İşte bufalo karşısında idi. Ona yavaşça yaklaştı. Her şey yerli yerinde idi. Tek yapması gereken nişan almak ve ateş etmekti. Öyle de yaptı. Nişan aldı ve…

Sevdiğiyle kendi adını kazıdığı fakat bir başkasına kaptırdığı için üzerine çarpı attığı ağacının altında düşünmekteydi, Walcott. Bu düşüncesini bozkırda dövüşmeye hazırlanan iki bufalo bozmuş ve kendi aralarında kavgaya başlamışlardı. Kızmış boynuzlarıyla birbirlerine acımasızca vuran iki bufalonun neden kavga ettiklerini merak ediyor ve kendi kendisine söyleniyordu:

-Derdiniz ne? Koskoca bozkırda neyi bölüşemediniz?

Birkaç dakika sonra merakı giderilmişti. Galip gelen bufalo az ötede duran diğer bufaloya doğru yürüyor ve etrafında dolanıyordu. Walcott şaşkın gözlerle:

-Tabi ya! Eğer bende Mary’nin karşısında Oturanboğa’nın canına okursam adımızın üzerindeki çarpıyı kaldırabilirim, dedi.

Üzerinde onlarca savaştan galibiyetle ayrılmış bir generalin edasıyla, bozkırın ortasında el ele tutuşup, birbirleriyle konuşan Mary ve Oturanboğa’nın yanına gitti. Sanki Mary kurtarılmayı bekleyen bir esirmiş de, Walcott onu kurtarmaya gelmiş. Bu düşüncelerle Mary’nin elinden çekip arkasına aldı ve diğer eliyle de Oturanboğa’yı iteklemişti. Walcott gardını almıştı bile. Ne yazık ki Oturanboğa henüz elini dahi kaldırmamıştı. Her şey mükemmeldi. Zafer için ortam hazırdı; Az ötede Mary, karşısında rakibi ve kendisi vardı. Düşüncelerinde arzuladığı zafer kusursuz ilerliyordu. Ta ki Oturanboğa’nın yumruğunu gözünde hissedinceye kadar. Bir anda olduğu yere yığılıp kalan Walcott, hayalini süslediği tabloya bir eksikle bakıyordu; Oturanboğa Mary’nin elini tutmuş ve arkasına bile bakmadan ilerliyorlardı.

Önce bir silkelendi, kendine geldi. Gerçeğe döner dönmez, nişan aldı ve yüzüne bu sefer başarmasını sağlayacağını düşündüğü tebessümü katarak:

-Bu sefer açlığımı bastıracağım, hiçbir şey beni durduramaz, diyordu. Tam bu sırada Walcott’ın gözleri hayvanın gözlerine ilişti. Bu anı hatırlıyordu ve…

Bu bozkır için sıradan bir gündü. Oturanboğa ve Walcott üzerlerine attıkları bufalo postu ile avlanmak için sürüye doğru yanaşmakta idiler. Bir anda bulundukları ortamın sessizliğini bozan bir gürültü ile irkildiler. Sola doğru baktıkları zaman, kara dumanıyla gökyüzüne korku salan bir tren gördüler. Korkulu gözler arasında, tren hayvanların ortasına doğru yöneliyordu. O sırada, trende bir hazırlık ve telaş vardı. Herkes pencerelere doğru koşuyor, kimisi şaşkın, kimisi de umduğunu bulmanın vermiş olduğu mutlulukla hem dışarı bakıyor hem de silahını hazırlıyordu. Adamlardan biri:

-Hadi beyler! Gösteri başlıyor birazdan.

Tren katliama doğru adım adım ilerliyordu. İnsanların, hayvanlar üstünden, insanlığın öldüğünü gösterecekleri anlardan biri daha yaşanmak üzereydi. Elindeki silahla, öldürülmesi gereken bir katile nişan aldığını düşünen bir amca:

-Şimdi görürsün. Mermiyi şakaklarında hissettiğinde öyle bakmaya devam edebilecek misin bakalım?

Kurşunlar atağa kalmıştı: “Bang, bang, bang”. Oturanboğa ve Walcott oldukları yere yüzüstü yatmışlardı ve Walcott:

-Neler oluyor burada! Bu insanların derdi ne? Ne diye bu hayvanları öldürüyorlar?

“Bang, bang, bang” diye devam eden sesler arasında:

-Senin insanların, benim insanlarımı katlediyorlar! diye yanıtladı Oturanboğa.

Trenin her penceresi ölüm saçıyordu adeta. Kurşunların ulaştığı bedenler yere yığılmış, ölenin sadece cansız bedenler olmadığını göremeyen insanlar ateş etmeye devam etmişti. Katliam sona ermişti. Walcott ve Oturanboğa korku ve şaşkınlık içerisinde, etrafa bakıyor ve öldürülen hayvanları kurtaramamanın hüznünü yaşıyorlardı.

Yorulmuştu ve bir ağaca yaslanmadan ayakta duramayacağını anlayan Walcott, ağaca yaslanıp düşüncelere daldı:

-Neden böyle bir anda aklıma gelir ki bunlar? Olmuyor, yapamıyorum. Bir türlü masum bir hayvanın sebepsizce katledilmesini kaldıramıyorum, diyordu.

Peki ya, yalnızca hayvanlar mı hak etmedikleri muameleyi görüyordu…?

Burada Kızılderililer yaşardı. Onlara medeniyet ulaşana kadar, ilkel bir topluluk idiler. İhtiyaçları dışında avlanmaz, doğayla iç içe yaşamanın huzuruyla ne onlar doğayı üzer ne de doğa onları üzerdi. Tek eksikleri vardı; “Medeni Olamamak.” Onlar hiçbir zaman Avrupalı gözüyle hayata bakamıyorlardı. Çünkü ihtiyaçları ve zorunlulukları farklı idi. Bir Kızılderili, kabilesini ya da ailesini doyuracak kadar hayvan avlayan, bir üyesini çok aç, öbür üyesini çok tok yatırmayacak kadar gelişmemiş ve aciz kalmış ilkel bir insandır. Oysaki bir Avrupalı, çevresindekilerle yetinmeyen, başka yerlere yönelip buradaki doğaya ve insanlara “Medeniyet” götüren gelişmiş bir insandır. Öyle “Hah!” deyince “Medeni” olunmuyor tabi. Bir bedel ödemek gerekiyordu. İşte bu bedelin ödetildiği günlerden biriydi. Walcott ve beraberindeki medeni insanlar ordusu, Kızılderili halkı sıraya dizmişlerdi. Ellerindeki barış güvercini silahlarla, nizamı sağlıyordu. Etraf öldürülen bufaloların kemikleriyle doluydu. Her ne kadar Kızılderili insanlar bunu anlamasa da, bu kemikler medeniyetin timsali idi. Genci, yaşlısı, çocuğu ve çocuklusu bu sırada ilerliyorlardı. Walcott, bufalo ölülerinin vermiş olduğu kokudan biraz rahatsızlık duydu. Elini bir bezle ağzına götürdü ve:

-“Ne yapıyoruz böyle?” demekle yetinebildi.

Bir ara Walcott’ın gözü bir kafatasına ilişti. Burada onu akıl edemeyen bir beyne yerleştirdikleri “Medeniyet Simgesi” karşılıyordu. İnsanlık adına ne muhteşem bir adımdı. Bir bufalonun kafatasında –tam da orta yerinde- bir delik açılmıştı. Birazdan kendilerini dinlemeyen bu insanlara yapacaklarının özeti gibiydi bu görüntü. Çünkü “Medeni Olmak” ya yöneten ya da yönetilen olmaktır. Öyle doğayla iç içe, herkesin eşit hareket edebildiği bir yaşam, zihinlerdeki acziyetin bir göstergesiydi. Bunda ısrar edenler ise, ister hayvan ister insan olsun, bir medeni insanın gözünde ikisi de aynıdır, bu kişilere “Medeniyet” tek kurşunla verilirdi.

Ağlamak neyi çözerdi? Bilmiyordu. Ama şuan elinden sadece bu geliyordu Walcott’ın. O günleri, o anları hatırladıkça; o gözyaşı dökmeye bile fırsat vermeden öldürdükleri insan ve hayvanları, gözyaşları çaresizce dökülmeye başlıyor ve buna engel olamıyordu. Bir an duraksadı. Karnından gelen sesler artmıştı ve:

-Gözyaşı karın doyurmuyor. Olan oldu ve o günler geri de kaldı. Bir an önce karnımı doyurmalıyım, dedi.

Tekrardan bufaloya doğru yöneldi ve nişan aldı. Bir ara bufalo ile göz göze gelse de artık geri dönmeye niyeti yoktu. Bütün o bakışlar arasında tetiğe bastı: “Chuff”. Ne yazık ki silah ateş almamış ve ucundan sular dökülmeye başlamıştı. Walcott, gülmekle ağlamak arasında kalmış bir edayla yere doğru baktı:

-Elimiz o kadar kana bulandı ki, artık doğa bile “Durdurmak” adına elinden geleni yapıyor, dedi.

Kendisini gülmekten alamayan Walcott, ne kadar aciz olduğunun farkına vardı. Bu fark edişten midir bilinmez, yağmur yavaşlamış ve gökyüzü gözyaşlarının yerini tebessüme bırakmıştı. Walcott atına doğru yöneliyor ve buralardan ayrılmak için yola koyuluyordu. Yüzündeki mutlu mu mutsuz mu olduğunu anlayamadığımız bir ifadeyle bufaloya bakarak:

-Görüşürüz evlat! Her ne kadar sen bir daha görüşmek istemesen de, dedi ve yağmur sonrası gökyüzüne bir ressam eli değmiş gibi ortaya çıkan gök kuşağının arasında gözden kaybolup gitti.

Bu gidiş: Kanlarla kurulmaya çalışılan bir düzende, ister doğaya, ister insanlara hükmetmeye çalışmadaki acizliğin gidişidir.

About Author

Mustafa ÇAĞLAR

Kabil yüreğini Habilleştirme gayretinde biri. İletişim: caglarmustafa58@gmail.com

Leave A Reply