ARAF’TA İKİNCİ GÜN

0

Changuu Island 7 Eylül 2017

Damar damar olmuş duvarı seyre dalmıştım. İnsanlığımızdan bir parça düşüvermiş de sanki bilinmez girdaplarına dalıp okyanusların, elim bir kaosunu yaşıyor ve yaşatıyor bizi karşılayan yaşlı, damarlı duvar. Bir çırpınışın yüreğimize çarpan çağıltısı, bir ateşin yakıp kavuran sıcaklığı ile beş yıldızlı bir ada hapishanesi. Kum en güzel kıyafetini giymiş, deniz veyahut okyanus en güzel raksını çiziyor dalgalarla.. Derinliklerine bir adım atmaya görsün, yemyeşil ormanın içerisinde fark edilmeyen devasa yeşil kaplumbağaları bir korkuyla ürpermenize sebep oluyor.

Buradan birileri mutlaka kaçmış olmalı, demekten kendinizi alamıyorsunuz. Nice yıl saklamışlarsa benliklerini dört duvar arasına, ruhlarını, zihin dünyalarını, hayallerini, şiirlerini… bunun ölmekten ne farkı var. Hayallerin üzerine çekilmiş muşamba ne kadar masum olsa da kelimelere pranga vurulmuşsa eğer bir ölüden farksızsınız demektir.

Bazen sorgulamıyor değilim, kimsenin bilmediği, gelmediği, göz ardı ettiği bu yerlerde ne işim var benim. Yanımdaki yerli, yaşlı bir rehberden başka buradaki varlığımı bilen yok. Neredeliğimi sorgulamak için belki de çok geç kalmıştım. Dumura uğramış dimağlardan bir nebze uzak kalmak, içimdeki sıkıntıyı çözmenin ilk adımıydı ve bu adımı atmaktan çekinmemiştim. Şimdi de tanıdık ne kadar yüz varsa onlardan kaçmaya çalışıyorum. Aynalara yabancı biriymiş edasıyla yaklaşıyor, karşımdakini tanımamazlıktan geliyormuş gibi yapamıyorum, çünkü zaten tanımıyorum. Benliğini kaybetmiş birinin nicedir dehlizlerde gezen suratına aşina değilim. Aynalar yabancı bir şahsı benle tanıştırmak için niye bu kadar ısrar ediyor, anlamıyorum. Oysaki hepimiz birer yabancıyız aynalar karşısında.

“Ben hep aynalardan geçerim doktor
Aynalar benden geçer.
Araf’tan bir sepet sarkıtırım aşağı,
Doluşur içine narin böcekler
Yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler
Üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı
Ben hep aynalardan geçerim doktor!”

Gökte midir cevabını veremediğimiz soruların cevabı? Günahımıza tatlı bir sevinçle sevinmeyi hiçbir lügat açıklamaya cüret edemeyecektir. Değil mi ki sebepsiz tek bir canlı dahi nüfus etmemiştir cihanda. Öyleyse mutlaka bir açıklaması olmalı günah işlemeye meyilli olan varlığımın. İsyan üzerine kurulu bir yaşam döngüsüne sahipsek bunun içimizdeki hezeyanla ne alakası var! Mutlaka bir dış açıklaması olmalı.

Peki ya şimdi neden her şeyin sebebini gökte arıyoruz ki? Sebepsiz yere sürüklenişimizin günahını; gökte aramamızın sebebi insanoğlunun kendisini putlaştırıp tapmasına inandığımızdan dolayı mıdır? Arz günahına çareyi arşın arşın arşta aramak ne derece aydınlatır insanı..

Toprakla aynı dili konuşamıyor muyuz yoksa? Yüzyıllardır birbirimizden uzak kalışımız değiştirmiş olmalı dilimizi, diyorum. Kavuşacağımız anı dört gözle bekliyorum. Oysaki Üsküdar anlardı bizim dilimizden, içimizdeki devinimden. Düşüncelerimizde deveran eden ne varsa bir çıkış yolu bulurdu. Belki de sadece bizim dilimizden anlamıyordur bu topraklar lakin onunla aynı gökyüzüne sahip olduğumuz aşikâr. Gökyüzünün dilini konuşmalıyız senle. Gök bizim dua dilimizdir. Nemiz varsa..

-Peki ben?

-Sen bile! Bir güzellik ancak bir güzellikten parça olmalı. Hadi şimdi biraz da gelecekten konuşalım, evimizden çocuklarımızdan, bir ömür birlikte yaşayacağımız hayatımızdan ve sona ererken serüvenimizin son halkasından…

-Bir gün gelecek
-Bir gün kalacak
-Elbet!

M. Fatih Özmen

About Author

Siyasal Bilimler | Uluslararası İlişkiler | Edebiyat [email protected]

Leave A Reply