REALİST TEORİ GELENEĞİ ÜZERİNE BİR ANALİZ

1

Kinem TOKDEMİR[1]

            ÖZ

Realist teori geleneğini incelemeye geçmeden önce şüphesiz ki önemli konulardan biri teorinin ne olduğu ile ilgilidir. Diğer bir konu ise Uluslararası İlişkiler[2] disiplininin[3] akademik bir disiplin olarak sahneye ne zaman çıktığıdır. Genel kabule göre uluslararası ilişkiler disiplinin ortaya çıkışı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonrasına denk gelmektedir. Savaşın ortaya çıkardığı trajik sonuçlar karşısında barışçıl bir dünya yaratmak için neler yapılması gerektiği üzerine incelemeler ile Uluslararası İlişkiler kürsüsü kurulmuştur (Yalvaç 2014: 31-32). Bir disiplin olarak ortaya çıktıktan sonra tarihsel olarak dinamik bir değişim içinde olan Uluslararası İlişkiler Disiplini, bugün ilk oluştuğu yıllardan çok farklıdır. Hatta disiplindeki teori sayısının artışı çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir (Yalvaç 2014: 33).

O halde teori nedir ve neden teorilere ihtiyaç duyarız? Teori, karmaşık bir dünyayı basitleştirmek ve karmaşık olgulardan soyutlamalar yaparak ilk bakışta göremeyeceğimiz şeyleri bütüncül, sistematik bir bilgi halinde bizlere sunar (Yalvaç 2014: 34-35). Aksi takdirde dünyaya hangi pencereden bakacağımızı bilemeyiz. Bu durum hem anlamlı bilgilere ulaşmamızı engeller hem de karmaşık bir olguyu açıklamak için çerçeve oluşturmamızın önünü keser.  Bu nedenle teoriye olan ihtiyaç elzemdir.

Bu noktada “meta teori”yi de incelemek gerekir. Meta teori, teorinin varsayımlarını ortaya koyan teori anlamına gelmektedir. Bu bağlamda teorinin yapmış olduğu varsayımların nelerle ilgili olduğunu anlayabilmek için ontoloji, epistemoloji ve metodoloji arasındaki ayrımı bilmek gerekir. Ontoloji neyi çalıştığımız sorusunu  (kişi, devlet, toplum…) cevaplar. Epistemoloji bilgi teorisidir ve bilmekle ilgilidir. Seçilen konuyla ilgili güvenilir kanıt ve bilgi sunar. Metodoloji ise elde edilen veri ve kanıtları bulmaya çalışırken hangi yöntemi kullanmamız gerektiği ile ilgilidir (Yalvaç 2014: 37).

Uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde hangi yöntemin kullanılacağına dair tartışma disiplinin gelişmesine katkı sağlamış olsa da diğer yandan zarar da vermiştir. Bu nedenle hangi yöntemin kullanılacağı önemlidir (Şatana 2015: 12). Tanımlanan kavramlar üzerinde tartışmaların olması, uluslararası ilişkiler disiplinin bölünmüş bir disiplin olup olmadığını sorgulatmıştır (Şatana 2015: 16). Dolayısıyla realist teori geleneğine geçmeden önce bu tartışmalara yer verilecektir.

            METODOLOJİ VE YÖNTEM TARTIŞMALARI

            1930-1940’larda yaşanan “idealizm-realizm” tartışması birinci büyük tartışmadır. Bu tartışmanın odak noktası metot ya da bilim felsefesi değil, kuramdı (Şatana 2015: 17). İdealizm-Realizm tartışması bu anlamda Uluslararası İlişkiler Disiplininin oluşumunda çok önemli bir yere sahiptir. Tartışma, bu disiplinin diğer disiplinlerden, özellikle siyaset biliminden ayrılarak kendine özgü bir çalışma alanı yaratmasına imkan vermiştir (Eralp 1996: 57). Birinci Dünya Savaşı sonrası ortamda Realizm kendi çabası sayesinde İdealizmi yaratmıştır. Ancak Milletler Cemiyeti ile barış ortamının sağlanamaması ve İkinci Dünya Savaşının patlak vermesiyle realistler, idealizmi ütopik olmakla eleştirmiştir (Eralp 1996: 60). Genel olarak bu dönemde Uluslararası İlişkiler Disiplini savaş/barış ekseni etrafında dönmüştür (Eralp 1996: 68).

1960’larda yaşanan ikinci tartışma “davranışsalcı-gelenekselci” tartışmasıdır. Bu tartışma epistemolojiden ziyade metodolojiye odaklanmıştır. Tartışmanın tarafları tarihçiler, hukukçular ve eski diplomatlar olduğundan doğal olarak onların görüşlerini yansıtan tarih, hukuk ve felsefe tartışmanın özünü oluşturmuştur. Davranışsalcılar, normatif tahminler yerine, davranışların gözlemlenerek değişkenler arasında hipotezler kurulması, verilen toplanması ve nicel ya da nitel yöntemlerle (yani pozitivizm) test edilmesi gerektiğini savunmuştur (Şatana 2015: 18-19). Bu anlamda bu tartışma bilimsellik ve tarihsellik arasındaki gerilimi yansıtmaktadır (Yalvaç 2014: 47).

1970’li yıllarda yaşanan üçüncü tartışma “paradigmalar arası tartışma”dır ve T. Kuhn’un The Structure of Scientific Revolutions adlı kitabında ortaya attığı bilimsel gelişme modeli ve paradigma kavramının Uluslararası İlişkilerin teorik gelişmesine uygulanmasıyla gelişmiştir. Ona göre, bir teorinin ampirik gözlemlerle uyuşmadığı zaman yanlışlanması fikri yanlıştı. Çünkü bu durumda başka bir paradigma daha anlamlı olabilirdi. Paradigmalar üzerinden hareket etmek bilimsellik anlayışına rahatsızlık yaratan bir görecelik verdiğinden pozitivistler kendilerine başka bir yol aramışlardır (Yalvaç 2014: 47-49).

1980’li yıllarda ise “pozitivizm-postpozitivizm” tartışması vardır. Bu tartışma bir metodoloji tartışmasından ziyade epistemoloji ve ontoloji tartışmasıdır (Şatana 2015: 21). Postpozitivizm dönemindeki tartışma İnşacılık ile ilgilidir. İnşacılık kendisini Rasyonalist ve Düşünselci yaklaşımlar arasında bir orta yol olarak sunmuştur (Yalvaç 2014: 50). Rasyonalistler maddi unsurlara, nedenselliğe ve bilime önem verirken Düşünselci, İdealist, İnşacı ya da Postyapısalcılar gerçeği söyleme ya da teorilere indirger. Postpozitivizm ise bilgiyi göreceleştirir; sayısal metotların kullanımını eleştirir (Yalvaç 2014: 51).  Esasen bu tartışma felsefi alternatifler üzerinden değil pozitivizmin bilimin tek temsilcisi olduğu varsayımı üzerinden gitmiştir (Yalvaç 2014: 53).

Son ve beşinci tartışma “eleştirel realizm” olan ve pozitivizme atıfta bulunan tartışmadır. Bu tartışmanın özü, Aydınlanma paradigmasını eleştirmekte ve toplumun işleyişinin önceden hesaplanabilen bir hesap makinesi olarak gören pozitivist bilim anlayışını sorgulamaktadır (Yalvaç 2014: 53). Pozitivist ve postpozitivist yaklaşımların ikisi de insan odaklıdır. Ancak pozitivistlere göre gerçek, duyumlar tarafından kavranırken, postpozitivistlere göre gerçek özneler arası bir nitelik taşır ve dil/söylem aracılığıyla tanımlanır (Yalvaç 2014: 54).

            REALİST TEORİ GELENEĞİ

            Ersoy (2014: 159)’a göre, Realizmdüşünce tarihindeki etkili tüm teori gelenekleri gibi, verdiği cevapların gerçekçiliğinden ziyade sorduğu soruların gerçekçiliği ile önem kazanmış ve önemini muhafaza eden, uluslararası ilişkiler teorilerinin hakim geleneğini oluşturan teori geleneğidir.” Bunun anlamı, realizmin var olan sorunları ele almasıdır. Buzan ise, realizmin İkinci Dünya Savaşı sonrası takiben yıllarda Uluslararası İlişkiler çalışmalarında hakim ideoloji olduğunu belirtir (Buzan 47). E. H. Carr’a göre Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan düzenlemelerin başarısızlığı aynı zamanda liberal ütopyacılığın da başarısızlığı anlamına gelmekteydi. Bu anlamda İkinci Dünya Savaşı sonrasında Realizm, bu düzenlemelerin başarısızlığına bir tepki olarak doğmuştur (Arı 2010: 159). Realizm, uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak devleti kabul eder ve uluslararası politikayı devletlerarası mücadele süreci olarak görür. Devlet yekpare ve bütüncüldür. Konular arasında bir hiyerarşi mevcuttur ve askeri ve güvenlik konuları önceliklidir. Uluslararası istikrarın sağlanması ve anlaşmazlıkların çözülmesi için güç en temel kavramdır. İnsan doğasına bakışı liberalizmden farklıdır. İnsan özünde kötü, günahkar, çıkarcı, saldırgan ve ilişkilerinde güç faktörünü ön plana alan olumsuz bir doğaya sahiptir. Bu yüzden savaş ve anarşi ortamı vardır (Knutsen 1992, Aktaran: Arı 2010: 159-160). Realizmin lider normları ise otonomi, güvenlik, güç dengesi, rasyonellik ve ulusal çıkarlardır (Buzan 57).

Uluslararası İlişkilerde Realizmin öncü isimleri ve yaptıkları katkılar oldukça önemlidir. Sun-Tzu’nun Savaş Sanatı[4] adlı kitabı ekonomistlere ve politikacılara yol gösteren ve neredeyse 2500 yıl önce kaleme alınmış önemli bir eserdir. Bu eserde temel kaygı devletin “beka”sıdır. Thucydides yaptığı çalışmalar ile realist literatüre önemli katkılarda bulunmuştur. Pleponezya Savaşları adlı çalışmasında “güç dengesi”, “strateji” ve “göreceli güç” kavramlarının uygulanması görülmektedir (Arı 2010: 172-173). Niccolo Machiavelli’nin Prens adlı çalışması realist teori geleneği açısından “iktidarın nasıl kazanılacağı”, “devletin bekası”, “gücün sürdürülmesi”, “ittifak ve karşı ittifak oluşumu” üzerine bir kılavuz niteliğindedir (Ersoy 2014: 17; Arı 2010: 173-174). Thomas Hobbes’in çalışmaları da realist teori geleneği için oldukça önemlidir. Hobbes’in kaleme aldığı Leviathan, siyaset alanındaki ilk teori geleneği olarak kabul edilmektedir. Ona göre insan doğasında kötülük vardır ve “merkezi bir otoritenin” olmaması anarşiye yol açmaktadır. Bu yüzden insanlar tüm güçlerini Leviathan adı verilen ve zorlayıcı güç olan merkezi otoriteye devretmelidir. Clausewitz’in Savaş Üzerine adlı çalışması “savaşın tabiatı”, “savaş teorisi” ve unsurları üzerine odaklanır    (Ersoy 2014: 168-169). Bir diğer önemli isim Edward H. Carr’dır. Uluslararası İlişkilerde klasik bir eser haline gelen Yirmi Yılın Krizleri: 1919-1939 adlı çalışması, kitabın isminden anlaşılacağı üzere dünya savaşları üzerine bir değerlendirmedir. Carr, çalışmasında liberal teorileri “ütopist” olmakla eleştirir ve ütopya ile gerçeklik arasında fark olduğunu belirterek “güç unsuru”nun önemi üzerinde durur (Arı 2010: 179-181). Realist okulun önemli temsilcilerinden bir diğer isim Hans J. Morgenthau’dur. Kaleme aldığı Milletler Arasındaki Siyaset: Güç ve Barış İçin Mücadele isimli eseri “uluslararası siyasetin realist teorisini” ortaya koyar. Morgenthau, “siyasi güç”, “güç mücadelesi”, “güç dengesi”, “egemenlik”, “silahsızlanma”, “uluslararası hukuk”, “uluslararası ahlak” gibi yaklaşımları incelemiştir  (Ersoy 2014: 171). Kenneth Waltz’ın Uluslararası Siyaset Teorisi adlı çalışması ise, 1980 sonrası döneme egemen olacak tartışmayı başlatmıştır. Neoliberalizmin öncüsü olan Waltz, “yapı” ve “sistem” kavramları üzerinde durarak devletlerin uluslararası yapının gereklerine göre hareket ettiklerini söyler. Ona göre güç dengesi süreklilik gösterir ve denge bozulduğu takdirde başka bir şekilde yeniden kurularak devam eder  (Arı 2010: 188).

           

            Klasik Realizm, Neoklasik Realizm ve Yapısal Realizm

Şu ana kadar Realizm genel hatlarıyla incelendi. Klasik Realizm ve Neoklasik Realizm güç dengesinin devlet ve devlet adamları tarafından tesis edilmesi ve güç dengesinin doğal ve kaçınılmaz olmadığı konusunda ortak paydada buluşurlar. Uluslararası İlişkileri anlamak ve açıklamak için Klasik Realizm insan doğası ve davranışından hareket ederken; Neoklasik Realizm devlet-içi etkenlerden hareket eder. Yapısal Realizm ise Uluslararası sistemin yapısından ve devletlerin birbirleriyle ilişkilerini inceler (Ersoy 2014: 165).

İncelediğimiz Thucydides, Machiavelli, Hobbes, Clausewitz, E. Carr ve Morgenthau’nun çalışmaları Klasik Realizm üzerine önemli çalışmalardır. Bu noktada klasik realizmin etkili ve meşhur temsilci H. J. Morgenthau’nun “siyasi realizmin altı ilkesi”ni incelemek faydalı olacaktır. Birincisi, siyaset, kökenleri insan doğasında olan nesnel kanunlar tarafından yönetilir. İkincisi, siyasi realizme, uluslararası siyaset sahnesinde yol gösteren güç açısından “çıkar” kavramıdır. Üçüncüsü, realizm, güç açısından çıkar kavramını “evrensel” olarak nesnel bir kategori olarak varsayar. Dördüncüsü, realizm, politik eylemlerin ahlaki öneminin farkındadır ancak bunun zaman ve mekanın somut şartları içerisinde süzülerek değerlendirilmesi gerektiğini varsayar. Beşincisi, realizm, evreni yöneten ahlaki kanunların belirli milletin hevesleri ile özdeşleştirilmesini kabul etmez. Altıncısı, realizm, siyasal alanın özerkliğine inanır (Morgenthau 1959, Aktaran; Ersoy 2014: 171). Morgenthau’nun Uluslararası İlişkilerin şartlara göre değişmeyen iddiasını reddeden akım Yapısal Realizmdir (Ersoy 2014: 172).

Neoklasik realizm, uluslararası ilişkileri belirleyen en önemli etkenin insanın tabiatı değil, devletin yapısı olduğunu kabul eder. Bu nedenle devletlerin dış politikalarını ve devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini inceler. Kavramı ilk kez Giden Rose ortaya atmıştır (Ersoy 2014: 178). Neoklasik realizm devletin yapısını, uluslararası sistemin etkileri ile devletin dış politikası arasında bir dönüşüm mekanizması olarak kabul eder. Bu durum Neoklasik Realizmin genel bir dış politikayı vurguladığı anlamına gelmektedir.

Neoklasik Realizm, Yapısal Realizmin temel varsayımlarını kabul etse de aralarında belirgin iki fark vardır. Her iki akım uluslararası sistemi anarşik görür, göreceli gücün öneminin altını çizer ve rakipler karşısında gücün önemine vurgu yapar. Temel olarak farkları ise her iki akımı birbirinden ayırır. Bu farklardan birincisi, yapısal realizm, devletlerin uluslararası anarşik sistemde hayatta kalmak ve diğer amaçlarına ulaşmak için takip ettikleri yol ve çabaları “dengeleme” ve “harici dengeleme” olarak sınıflandırır. Ancak dengeleme politikalarına dair bir açıklama yapmaz. İkinci olarak, yapısal realizm, ortaya koydukları teoriye uymayan olağan dışı devlet davranışlarını hakkında bir açıklama ortaya koyamaz (Ersoy 2014: 179). Öte yandan Stephen M. Walt’un İttifakların Kökenleri isimli çalışması Neoklasik Realizmin öncü çalışmalarındandır. Walt, Yapısal Realizmin güç dengesi temelinde açıkladığı ittifakların ortaya çıkışını “tehdit dengesi” olarak açıklar (Ersoy 2014: 180).

Yapısal Realizm, K.N. Waltz’ın Uluslararası Siyaset Teorisi isimli eseriyle yeni bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Waltz, tümdengelimci bir yöntemle uluslararası sistemin yapısı, temel dinamikleri, aktörleri ve aktörler arasındaki ilişkileri sentezlemiştir (Ersoy 2014: 172). Waltz için temel amaç “beka”dır. İlk endişe edilmesi gereken durum devletin gücünü artırması, sistemdeki konumunu idame ettirmesidir. Bu anlamda güç devletler için bir amaç değil, araçtır (Ersoy 2014: 176). Yapısal Realizmin yaşayan temsilcisi J.J. Mearsheimer’in Büyük Güç Siyasetinin Trajedisi adlı çalışması da önemlidir. Bu eserde Mearsheimer, devletlerin uluslararası sistemde ne kadar güç istediğine dair sorulara farklı yanıtlar verir. Ona göre güç bir amaçtır. Devletlerin amacı güvenlik değil güçlerini artırmaktır (Ersoy 2014: 177).

            SONUÇ YERİNE

            Realizm Eleştirisi ve Sorunları

            Realist teori geleneği, uluslararası ilişkiler teorilerinin hakim geleneği olsa da hem diğer teorik gelenekler tarafından eleştirilmekte hem de realist teori geleneği içindeki farklı akımların birbirlerine yönelik eleştirilerini almaktadır. İlk olarak realist teori geleneğinin temel kabulleri diğer teori gelenekleri tarafından eleştirilmektedir. Bazı eleştirilere göre Realizm öngörme konusunda yetersizdir ve doğa durumu anarşik bir ortam değildir. İkinci olarak, realist teori geleneğinin içinde farklı akımlar mevcuttur. Bu akımlar bazı yönlerden benzemelerine rağmen birbirlerini eleştirerek ortaya çıkmıştır (Arı 2010: 202, Ersoy 2014: 183-184).

Realist teorinin sorunlarını ve yönlendirilen eleştirileri bir yana bırakırsak, bu teori geleneğinin uluslararası ilişkiler teori geleneği içinde hakim olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan bu teori üç ana akıma ayrılsa da başat akım Yapısal Realizmdir. Eleştirilere rağmen realist teori geleneğinin hakim rolünü sürdüreceği açıktır  (Ersoy 2014: 186-187).

 

KAYNAKLAR

Arı, Tayyar (2010). Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği. Bursa: MKM Yayıncılık.

Buzan, Barry. The Timeless Wisdom of Realizm?. International Theory. CambridgeUniversity Press.

Eralp, Atilla (1996). “Uluslar arası İlişkiler Disiplininin Oluşumu: İdealizm-Realizm Tartışması”. Devlet, Sistem ve Kimlik. Der. Atilla Eralp. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ersoy, Eyüp (2014). “Realizm”. Der. Ramazan Gözen. Uluslar arası İlişkiler Teorileri. İstanbul: İletişim Yayınları.

Şatana, Nil (2015). “Uluslararası İlişkilerde Bilimsellik, Metodoloji ve Yöntem”. Uluslararası İlişkiler (12) 46: 11-33.

Yalvaç, Faruk (2014). “Uluslararası İlişkilerde Teori Kavramı ve Temel Teorik Tartışmalar”. Der. Ramazan Gözen. Uluslar arası İlişkiler Teorileri. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yurdusev, A. Nuri (1996). “Uluslararası İlişkiler Öncesi”. Devlet, Sistem ve Kimlik. Der. Atilla Eralp. İstanbul: İletişim Yayınları.

.

[1] MARMARA ÜNİVERSİTESİ KAMU YÖNETİMİ ANA BİLİM DALI SİYASET VE SOSYAL BİLİMLER DOKTORA ÖĞRENCİSİ.

[2] 15. ve 16. Yüzyıllarda Avrupa’da ulus-devletlerin doğuşu ile birlikte bugünün bilinen uluslar arası ilişkiler sistemi oluşmuştur  (Yurdusev 1996: 19).

[3] Disiplin, bir alanda ya da bir konuda yapılan çalışmalarda söz sahibi olan kişilerin yapmış olduğu faaliyetleri ve ortaya çıkardığı ürünleri ifade eder (Yurdusev 1996: 24).

[4] Sun-Tzu (2008), Savaş Sanatı, Çev. Ali Demir, İstanbul: Kastaş Yayınevi.

Lütfen takip edip, beğenin
error0

About Author

Konuk Yazar

1 Yorum

  1. Pingback: KENNETH WALTZ KİMDİR? - Kenneth Waltz ve Neorealizm | İlim ve Medeniyet

Leave A Reply