POSTKOLONYAL TEORİ BAĞLAMINDA “AFRO-AMERİKALILAR VE ÖTEKİLEŞTİRİLME”

0

Ayşe ARINÇ

Afro-Amerikanlar ya da Siyah Amerikalılar, kökeni Afrika’daki herhangi bir siyah nüfusa dayanan Afrika kökenli ABD yurttaşlarıdır. Terim, Birleşik Devletler’de genellikle soyu en azından kısmi olarak Sahraaltı Afrika’ya dayanan Amerikalılar için kullanılır. Çoğu Afro-Amerikalı, şu anki Birleşik Devletler sınırlarında gerçekleşmiş kölelik dönemini atlatmış olan Afrikalı esirlerin soyundan gelmektedir. Fakat bazıları, Afrikalı, Karayipli, Orta Amerikalı ya da Güney Amerikalı uluslardan gönüllü olarak göç etmişlerdir ya da soyları bu bölgelere dayanmaktadır. Afro-Amerikalılar, Amerika’daki etnik azınlıkların en büyük bölümünü oluşturmaktadır.[1] Bu bağlamda, Afrikalıların uzun yıllar içerisinde, sömürgeyle başlayıp köleliğe, ardından da sözde “özgürlüklerine” kavuşarak, nasıl Afro- amerikan olduğuna bakacak olursak:

Sömürgecilik terimi Avrupalıların kullandığı özgün haliyle; günümüzdeki göçmenlerin durumlarına epeyce benzer biçimde, özgün kültürleriyle kurdukları bağları koparmadan iktisadi, dinsel ve siyasal yönlerden daha iyi bir hayata kavuştumayı isteyen toplulukların başka yerlere taşınmasının bir ifadesidir. Bu manasıyla sömürgecilik başkalarına hükmetmekten ziyade, başka bir yerde yaşamayı hedefleyen insanları bir araya getirir.[2]

Fakat Avrupalıların sömürgeciliği tanımladığı gibi uygulamamaları bu yanımı yanlış kılmaktadır. Asıl sömürgecilik; bir milletin ve devletin başka bir milleti ve ülkeyi kendi devlet ve milletinin çıkarları doğrultusunda işletmesi, tekeline ve boyunduruğuna almasıdır veya başka bir deyişle elde ettiği o ülkenin her türlü imkânlarıyla insanların emeğinden yararlanarak kendine maddi ve manevi çıkarlar sağlamasıdır, şeklinde tanımlamak mümkündür. Sömürgecilikte maddi çıkarlar yanında manevi çıkarlar da söz konusudur. Çünkü sömürgecilik maddi ve manevi çıkarlarla sömürgeci millete tarih boyunca üstün bir saygınlık sağlamış, onu gerek kendi ve gerekse başkalarının gözünde yüceltmiş, övülmüş, övünmüş sömürgeliyi ise aşağılamıştır. Sömürgecilik faaliyeti bir yandan sömürgeciye gurur ve manevi zevk kaynağı olurken sömürgelide ise derin bir aşağılık duygusunun gelişmesine yol açmıştır.[3]

Söz konusu sömürgecilik, Batı uygarlığının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Rönesans dönemiyle başlayan Avrupalılık bilinci, özellikle sanayi devrinin başlamasıyla birlikte yeni coğrafyaların keşfine zemin hazırlamıştır. Avrupa kıtasında birbirleriyle sürekli savaş hâlindeki devletler büyümek, zenginleşmek ve daha güçlü olmak için yeni kaynaklar bulmak amacıyla önce Amerika kıtası ile uzak doğuya yönelmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun güç kaybetmeye başladığı dönemde ise, yeni topraklar arayışında olan bu Avrupa devletleri Afrika ile ilgilenmeye başladılar. Böylece, Amerika, Hindistan, Uzakdoğu’da olduğu gibi Afrika’nın pek çok yerinde büyük ekonomik çıkarların söz konusu olduğu bir paylaşım mücadelesi başlamıştır.[4] Bundan dolayı Afrika’yı sömürgecilik tarihinin en belirgin yeri olarak göstermek hiç yanlış olmayacaktır. Özellikle Fransa’nın emperyal bir güç olmasında sanayi devriminin yanı sıra Afrika’yı sömürmesi en büyük etkendir. Çünkü Afrika’da ve denizaşırı topraklarda koloniler ve sömürgeler oluşturmuştur.

Avrupa ülkelerinin Afrikayı sömürmeleri, sadece onların topraklarında onların emeğini ve topraklarını sömürmekle kalmamıştır. Avrupalılar, aynı zamanda Afrikalıları, Afrika topraklarından sürüklemişlerdir. Bu, 15. yüzyılın sonunda, Avrupalıların, toprakları boş olan Amerika Kıtası’nı keşfetmelerinin sonucunda, boş olan bu topraklara 1619’da Afrika’daki sömürgelerini gemilerle Amerika’ya yerleştirmeleriyle gerçekleşmiştir. Amerikan topraklarını işlemek, demir yolu yapımı ve benzeri en ağır işlerde çalıştırılmak üzere Amerika’ya getirilen bu insanlar, ticari bir mal olarak alınıp satılmıştır. Köle alımına olan talep, dünyanın ticari ve ekonomik evrilmesiyle doğru orantılı olarak gün geçtikçe artmıştır. Hatta öyle ki, ordu içerisinde de ayrı bir tabur olarak görevlendirilen siyahilerin en kanlı savaşlarda öne sürüldükleri ve Amerika’ya büyük kazanımlar sağladıkları da vakıadır.[5]

Amerika’da bulunan Afrikalıların gördüğü bu gayr-i insani muamelelere,  Abraham Lincoln 1865 yılında köleliği resmen kaldırarak son vermeye çalışmış olsa da, bu durum kölelerin sorunlarını çözmek için yeterli olmamıştır. Çünkü insanlar yasayla kölelikten kurtulsalar da ellerinde hiçbir şeyleri olmadığından toplumun en yoksul kesimini oluşturuyorlardı. Yani siyahilerin kölelik durumları bu yasadan sonra da kısmen devam etti. Ayrıca sosyal, ekonomik ve siyasal alanlarda siyahilere yönelik ayrımcı politikalar tüm şiddetiyle uygulanmaya devam ediyordu. Hatta bir Amerikalı olarak adlandırılmaktan ziyade Afro- amerikan olarak adlandırılmışlardır.

Köleliğin kaldırılmasının ardından, afro- amerikalılar hala ayrımcılığa ve toplumdan dışlanmaya  maruz kalmış, sağlık ve eğitim alanlarında hizmetleri kısıtlanmıştı. Köleliğin kaldırılmasından sonra, kölelik sebebiyle oluşan bu olumsuz durumların iyileştirilmesi ve hakların kazanımı için ciddi mücadeleler verilmiştir. Tüm bu mücadeleler sonrasında Afro- amerikalıların gördükleri muameleler, her ne kadar günümüz Amerikan toplumunda ciddi derecede azalmış olsa da, etkileri hala devam etmektedir. ABD’de yaşayan Afro- amerikalıların daha düşük sosyo- ekonomik statüye sahip olmaları ve bu grup arasında suç oranlarının daha fazla olması, bu etkilerin devam ettiğinin en büyük göstergesidir. Bunu veriler ile gösterecek olursak:

ABD Adalet Bakanlığı verilerine göre, siyahilerin hapse girme oranı beyazlara göre 6 kat fazla. Hapishanedeki siyahilerin çoğunluğu 25-39 yaş aralığında. Özellikle de 18-19 yaşındaki gençlere bakıldığında, bir siyahi gencin tutuklanma oranı, aynı yaş aralığındaki bir beyaza göre 9 kat yüksek. Center for American Progress’in raporlarına göre, bir siyahinin hayatının bir döneminde hapse girme ihtimali üçte birken, beyazlarda bu oran 17’de birde kalıyor.

Sosyo- ekonomik statülerine bakacak olursak: Pew Research’in ocak ayındaki araştırmasına göre, ABD’de siyahiler ve beyazlar “tamamen farklı hayatlar” yaşıyor. Buna göre, siyahi Amerikalılar beyazlara göre daha az finansal güvenceye sahip ve Büyük Buhran’dan bu yana gelir eşitsizliği “ırk ve etnik çizgiler temelinde” genişledi. Beyaz ailelerin gelirinin 2013 yılında siyahi ailelerin ortalama gelirinin 13 katı olduğunu ortaya koyan araştırmaya göre, bu, 1989 yılından bu yana en yüksek düzeye tekabül ediyor.

ABD Nüfus Bürosu verilerine göre, ülkede daha çok siyahi Amerikalılar yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayan kişilerin oranı ülke genelinde yüzde 14,5 iken, siyahiler arasında yüzde 27,2, beyazlar arasında ise 9,6. Çalışma Bakanlığının işsizlik verilerine bakıldığında da siyahi Amerikalıların yüzde 13’ü, beyazların ise sadece yüzde 6’sı işsiz.[6]

Günümüz ABD’sinde köleleğin kaldırıldığı aşikar. Fakat siyahilerin ABD toplumu içerisinde, işsiz oranını, eğitimsizlik oranını ve suç oranını yukarılara taşıdığı yukarıdaki verilerle gösterilmiştir. Ve bunun bir tesadüf olmadığı da bir gerçektir. Tüm bunların sebebi ise siyahilerin geçmişten bugüne bir “öteki” olarak gösterilmesidir.

Ötekileştirme, Amerikan toplumunda çok katmanlı ve yönlü bir şekilde yaşanıyor. Devlet, fertleri gözetim altında tutabiliyor, takip edebiliyor, çeşitli grup ve cemaatleri hedef alabiliyor, güvenlik kaygısından beslendiği için ansızın garip uygulamalar icat edebiliyor, yasal süreçlerle bu uygulamalara kılıf uyduruyor ve dışlayıcı bir sivil toplum yapısını körüklüyor. Ötekileştirdiği toplulukların hareket kabiliyetini kısıtlıyor; medya ve siyasi elitler üzerinden düzenli bir şekilde kurumsallaşmış olumsuz bir algı oluşturuyor.[7]

Amerikan tanımının içine her ne alınıyorsa, dışında kalanlar öteki olduğu için toplum dışı kalmaya mahkûmdur. Bu gruplara veya kişilere çeşitli araçlarla toplumun bir parçası olmadıkları hissettirilir ve iç düşman gibi davranılır. Tam da bu noktada Amerikan toplumunun tanımı için “öteki”nin inşası, siyahiler üzerinden gerçekleştirilmektedir.

Amerika’nın “öteki”yi oluştururken izlediği tek yol siyahileri toplumdan ayrı bir kesim olarak gösterip, ırkçılık ve ayrımcılık yapması değildir. Siyahilere ırkçı ve ayrımcı bir politika izlemenin yanında, onları suça meyilli hale getirerek, toplumdan dışlanmalarına yol açıyorlar. Çünkü Amerika’daki ırkçılık, bütün siyahlara kendilerinden utanma ve aşağılık duygusu aşılmaktadır. Bunun acısını hisseden siyahlar, problemi unutabilmek için uyuşturucu almakta ve nihayet bağımlı hale gelmektedirler. Dolayısıyla uyuşturucu bağımlısı kendisinin bir komploya kurban gittiğini ve kendi iradesiyle değil, bir takım sosyal güçlerin zorla sürüklemesiyle içinden çıkılmaz bir probleme düştüğüne ikna edilir. Böylece siyahi bir insanın suç işlemesi ve şiddete eğilimli olması kaçınılmaz hale gelir.

Siyahi Amerikalılar adeta sistemin zihnindeki suçun doğal bir parçası olarak görülüyor ve onların suç ile ilişkisinin altında yatan sistemik sebepler sorgulanmıyor. Suç, kültürel kodlarla ön yargılar üzerinden tekrar üretiliyor. Bu noktada adalet sistemi daha yapısal çözümlere bakmadığı gibi medya da bilinçli olarak ‘siyahi bir suçlu’dan bahsetmeye devam ediyor. Mesela bir beyaz suç işlemişse olay çoğu zaman bir psikolojik cinnet durumuna bağlanıyor ve bu yolla kişiselleştirilerek hafifletiliyor fakat hiçbir zaman bütün beyazları yaftalayacak bir genellemeye dönüşmüyor. Öte yandan suçu işleyen bir siyahi ya da bir Ortadoğu kökenli vatandaş ise durum yine kişiselleştiriliyor ve suçun değil ama suçlunun hızlı bir arka plan taraması yapılıyor, ancak bu sefer suçlu adeta şeytanlaştırılıyor. Bu şeytanlaştırma bazen ırkçı bazen de İslamafobik bir hal alabiliyor. Her iki durumda da etkili bir şekilde bireyselleşen suç hikâyeleri, kamuoyunun ilgisini suça ve nedenlerine değil, suçluya ve hikâyesine çekiyor. Hızlıca yapıştırılan sosyal konum, ırk ve kültür kodları ile konunun derin bir şekilde sorgulanmasının önüne geçiliyor. Zira medyanın diline sinmiş olan örtük ayrımcı kültür, suçun hızla ırkla ilişkilendirilmesine sebep olmakta ve temeldeki sorunlarla yüzleşmeye engel olmaktadır.

Bu çerçevede Zizek’in sözünü ettiği “biyosiyaset” ortamını hatırlamakta fayda var. Zizek’e göre sistem kendine bir öteki oluşturmakta, sonra öteki ile arasına mesafe koyarak o mesafenin tehdit edildiği ya da tehdit edilebileceği durumlarda şiddete başvurmayı kendine meşru bir hak olarak tanımaktadır. Özellikle siyahilerin mağdur edildiği suç vakalarının akabinde yaygın şekilde dolaşıma sokulan ve siyahilerin suç işleme oranlarını yüksek olarak lanse eden araştırmalar, sosyoekonomik arka plan bilgileri ile desteklenmediğinde, zihinlerde bir ırkın bütün mensuplarını önce ötekileştirmekte sonra da bu ırka mensup bireylere yapılan şiddeti meşru hale getirmektedir.[8]

Siyahilere karşı yapılan tüm bu; ayrımcılık, ırkçılık, onları suça meyilli etme ve onlara karşı yapılan şiddeti meşru görme durumu, siyahilerde öğrenilmiş çaresizliği beraberinde getirmektedir. Öğrenilmiş çaresizlik, bireyin kendisinde oluştuğunda, bireyin gelecek nesline de geçmekte. Ve onlara karşı yapılan gayr-i insani muameleler Amerikan toplumu tarafından meşrulaştırılıyorken, siyahilerin bu durumu kabullenmesi de, siyahiler tarafından bir meşrulaştırmayı getirir.

Fakat yine de suç işlenmesine, suçsuzlar bilerek veya bilmeyerek katkıda bulunmasa, suç çoğu zaman ortaya çıkmaz. Başka bir ifadeyle, suçsuzlar, potansiyel birçok suçu, daha işlenmeden tedbir alarak önleme imkanına sahiptir. Ancak, suçsuzlar, o tedbirleri almayarak suçun işlenmesini mümkün kılarlar. Bu bakış açısından, bir suç işlendiğinde, ihmal göstererek suça zemin hazırlayan suçsuzlar da en az suçlular kadar sorumludur.

Ayşe ARINÇ

[1]  AFSAM ( Afrika Stratejik Araştırmalar Merkezi) : Afroamerikalılar- Siyah Afrikalılar

[2]  Sunar, L. (Ed.). (2016). Postkolonyalizm: Tarihsel Bir Giriş. Matbu Yayıncılık

[3]  Gündüz, A. (2016). Sömürgecilik Kavramı ve Sömürgeci Devletlerin Uyguladıkları Taktikler “ortadoğu örneği”

[4] Uygur, E. Uygur, F. (2013). Fransız Sömürgecilik Tarihi Üzerine Bir Araştırma

[5] Mızrak, B. Amerika’da Ayrımcı Politikalar ve Siyahi Mücadele Tarihi.

[6] TRT Haber. (2015). ABD’ de siyahilere ayrımcılık mı yapılıyor?

[7] Bazian, H. (2017).  Amerika’nın İslamofobya Endüstrisi. Lacivert Dergi. Sayı:34.

[8] Albayrak, E. (2015). Bir Amerikan fenomeni olarak şiddet. Lacivert Dergi. Sayı: 09.

About Author

Leave A Reply