OSMANLI’DA “VATANDAŞ” İNŞASI

0

OSMANLI’DA “VATANDAŞ” İNŞASI

Osmanlı toplumu özelinde olmamakla birlikte modernleşmenin toplumsal boyutlarını ve saiklerini anlamak için bakmamız gereken bazı temel noktalar vardır. Bu temel noktalar bir memleket içerisindeki insanların nasıl tasnif edildiği, ferdîlik anlayışları, özel mülkiyet, eğitim, bağlayıcı ve kapsayıcı bir ortak değerin yaratımı ve toplumu oluşturan bütün unsurları cinsiyet, etnik, dini, sosyal ya da iktisâdi mensubiyetlerine bakmaksızın bir ferd olarak görmemizi sağlayacak olan eşitlik faktörüdür.

Osmanlı toplumunun klasik dönemdeki yansımalarına göz atacak olursak eğer karşımıza farkların vurgulandığı ve muhafazasına dikkat edildiği, avantajlı ve dezavantajlı mensup ve mensubiyetlerin olduğu, kulluk/teba bilincinin ferdiyet anlayışını engellediğini ve idari egemenliğin yalnızca oligarşik bir gruba yani hanedana bırakıldığı bir tablo çıkar. Yukarıda bahsettiğimiz unsurlar, anakronizmden kaçınılması gereken olgular olmakla birlikte herhangi bir yargıda da bulunmuyorum. Nitekim dönemin normlarında barışçıl ve işlevsel bir toplumsal düzenden bahsetmek bile mümkündür.

Osmanlı sakinleri, Padişah ‘’hazretleri’’ni saymazsak eğer harem dahil olmak üzere yukarıdan aşağıya bir kulluk, ‘’teba’’ hiyerarşisi içerisindeydi. Osmanlılar’ ‘’Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’’nin altında gölgelenen, onun sayesinde emniyet içerisinde olan –‘’kişiler’’ değil- kullardı/tebâydı. Ancak bu tebâ, yukarıda da söylediğimiz üzere bir hiyerarşi içerisindeydi.

Tebaa içerisindeki en ayrıcalıklı grup, şüphesiz Müslümanlardı. Ancak onlar bile bir ‘’vatandaşlık’’ bilincinden ve ülkenin yönetimindeki bir şerîklik fikrinden tamamen uzaktılar. Müslümanları müteakiben ise Hıristiyanlar ve Yahudiler geliyordu. Ancak buradaki ayrıcalıklar, Müslümanların üzerine diğer milletlere nazaran daha ağır yükümlülükler yüklüyordu.

Hal böyle olunca 3 Kasım 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat Fermanı) ilan edildi. Tanzimat Fermanı’nda Osmanlı yönetiminin amacı, Osmanlı uyrukları arasındaki ayrımları -en azından teorik olarak- ortadan kaldırmak, hepsinin can, mal, ırz ve konut dokunulmazlıklarını temin etmek; hak ve sorumlulukları eşitlemekti. Bu durum, ancak 1876 yılında kabul edilen Kanun-ı Esasî’nin 8. Maddesi ile giderilebilecekti. Haklarda eşitlik, sorumluluktaki eşitliği de beraberinde getirdiği için gayri Müslimler de tıpkı Müslümanlar gibi askerlik yapmaya zorlanmışlardı. Ancak Avrupalı hamîleri sayesinde – 1908 Jön Türkler’e kadar- bundan mümkün mertebe uzak kaldı.

Askerlik vurgusu, Tanzimat Fermanı’ndan itibaren ısrarla üzerinde durulan bir meseleydi. Çünkü askerlik sorumluluğu, gayri Müslimlerin edindiği hakların bir tür ödemesi olarak görülmekle birlikte bir ulusun ortak çıkarlarına hizmet etmesi hasebiyle de ulusçu reformistlerin üzerinde ısrarla durduğu bir meseleydi. Örneğin Fransız Devrimi’nden sonra tüm Fransız uyrukları, ‘Fransız’ kimliği altında toplanarak eşit haklar sağlandı. Bunun karşılığında da ortak bir sorumluluk olarak askerlik yapıyorlardı. Bu sayede devasa bir ordu kurmuş ve Napolyon fetihlerinin önü açılmıştı.

‘’Vatandaş’’ kavramı ile ‘’tebaa’’ kavramı arasında altı çizilmesi gereken en önemli nokta, ülkenin idaresindeki ortaklık durumudur. Bir vatandaş, içerisinde yaşadığı ülkesinin egemenliğinin -gerek oy kullanarak gerekse de yerine getirdiği sorumlulukları sayesinde- yegane paydaşıdır. Yani bir parçasını teşkil ettiği ulus yapısının, aynı zamanda da yapıcısı olarak ülkenin söz sahibidir. Buna karşılık imparatorluk bünyesindeki bir tebaa ise içerisinde yaşadığı ‘’mülkün’’ arızî bir unsurundan ibarettir. Egemenlikte hiçbir payı ve iştiraki yoktur.

Meşrutiyet dönemi ile birlikte tebaa, vatandaşlaşmanın aslî özelliklerinden birisini gösterir. Siyasî ve siyasete dahil bir özne olarak karşımıza çıkar. Tarık Zafer Tuna’nın ifadesiyle ‘’Meşrutiyet camiasını kaplayan olayların belki de en önemlisi, siyaset yapan fertlerin artışıdır. Tabaa-i Şahane’nin vatandaşlık merhalesine yükselişidir. … fert iktidarın kullanılışını kendi gidişi ile ilgili bulmuş, bu hususta düşünmeyi, tenkit ve telkinde bulunmayı kendisinin bir fonksiyon saymıştır.’’

Özellikle II. Meşrutiyet ile birlikte bir Yurttaşlar Cemaati ortaya konmaya çalışıldı. Buradaki temel amaç, imparatorluğun özgün yönü olan farklılıkların, ayrışarak yeni kimlikler oluşturmasına sebep olan milliyetçi isyanları dizginlemek; ortak bir Osmanlı kimliği, bir ulus bilinci oluşturmaktı. Siyasal ve kamusal bir özne olarak yeniden düzenlenmeye çalışılan Osmanlı tebaası, organik bir dayanışma düzeni içerisine çekilmeye çalışıldı. Yeni siyasal özne olarak yurttaş, Meşrutiyet’in sağladığı seçmen kimliğiyle birlikte devlet ile olan ilişkilerini yeniden düzenledi. Meşrutiyet döneminin oy verme işlemini ‘’…devletin vatandaşlarını bir ‘’vatandaşlık töreni’’ etrafında bütünleştirme kapasitesini ve bu anlamda birleşik bir kamusal-siyasal alanın varlığını hem fiili hem de sembolik düzeyde ortaya koy….’’ mak olarak değerlendirebiliriz. Ne de olsa ‘’Millet ancak mebuslarını intihap etmek işiyle memleketteki sahipliğini gösterebilir.’’

18 Şubat 1856’da yürürlüğe giren Islahat Fermanı ise, Osmanlı tebaasını kâmilen eşitleyen hukukî düzenlemedir. Artık Osmanlı tebaası üzerinden millet sistemi kaldırılmış; dini, dili ve etnisitesi ne olursa olsun Osmanlı sayılmak suretiyle eşit haklara sahiplendi.

Yeni Osmanlı ulusunun yaratılmasındaki en önemli araçlardan birisi de eğitimdi. Eğitim sayesinde ideal Osmanlı ‘’vatandaşı’’ yaratılabilecekti. Bu amaç doğrultusundaki eğitim hamleleri, II. Meşrutiyet döneminde de kendisini gösterir. Meşrutiyetin değerlerini taşıyacak olan -erkek- çocuklar, henüz ibtidâî okullarda eğitim görmeye başlamışlardı. Meşrutiyetin bu değerleri, yayın, eğitim ve din alanında serbeste; toplanma, örgütlenme, egemenlikte ortaklık, talepte bulunma  haklarıdır.

İmparatorluk bünyesinde ülke sakinlerinin farklılıkları muhafaza edilirken ulus-devlet yapılarında tüm bu farklılıklar ortadan kaldırılarak bir tek-tip ideal vatandaş yaratılmaya çalışılır. Bu bağlamda bir ortak değer yaratma sürecine girişilir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti de yeni vatandaşını ortaya koyarken laikliği kullandı. Bunu yaparken de ortak kimliğin oluşmasını sağlayacak biçimde bir eğitim müfredatı oluşturulmaya çalışıldı ve yeni seküler referanslı bayramlar icat edildi.

Mezkur Meşrutiyet değerlerinin yayılmasındaki birincil araç olarak ise karşımıza Malumat-ı Medeniye kitapları gelir. Jön Türkler, 1908’de iktidarı ele geçirdiklerinde Malumat-ı Medeniye kitaplarında, dinin kullanımına dikkat çekerek bu unsurun yaratıcı ve kul arasında kalması gerektiğini söyleyerek Cumhuriyet rejiminin laik temellerini atmaya başlamıştı. Bununla kalmayarak 1913 Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-ı Muvakkatı yayımlanarak Osmanlı tarih ve coğrafyası ilk okullarda müfredata sokuldu. İlkokul eğitimini zorunlu hale getiren bu muvakkatı müteakiben Tedrisat-ı İptidaiyye-i Umumiye Talimatnamesi yayınlanarak makbul Osmanlı ‘’vatandaşı’’ dinine bağlı ve milliyetini tanıyan kişiler olarak tanımlanır.

Her ne kadar vatandaşlık kavramı kullanılır hale gelse de maksat, erkek yurttaşlardır. Kadınlar, kamusal alandan hala görece soyutlanmışlar ve onlara verilen eğitim de ev ekonomisine indirgenir biçimde düzenlenmiştir.

Bir ulusun oluşması ve kişiler topluluğuna ‘’vatandaş’’ ya da ‘’ulus’’ diyebilmek için aralarındaki farklılıklardan bağımsız ortak bir değerin yaratılması, bütün unsur ve uyrukların değerlerini şâmil ve onlarla çatışmayan kabullerin icat edilmesi gerekir. Bu bağlamda Meşrutiyet ile birlikte laik bayramlar oluşturuldu. Bu bayramlar, ilk milli bayram niteliğini taşıyan 10 Temmuz/Hürriyet Bayramı, Mektebliler Bayramı, İdman Bayramı olarak  karşımıza çıkar. Bu laik bayramların maksadı Osmanlı ‘’vatandaşlarını’’ bir çatı altında birleştirmek ve modellerini yüksek tutmaktı.

About Author

Tarih İstanbul Medeniyet Üniversitesi [email protected]

Leave A Reply