OSMANLI FETİH YÖNTEMLERİ ve OSMANLILAŞMA

0

Osmanlı Devleti bir bölgeyi feth ya da zapt edeceği zaman coğrafya ve toplum yapısına göre farklı siyasetler gözetmiştir. İlhaka giden bu siyaseti fetih öncesi ve fetih sonrası olarak isimlendirebiliriz.

Bir bölgenin ilhak edilmesi için bölge maliki ile diplomatik/ekonomik/askerî bir ilişki içerisinde olunmak zorunluluğu vardır. Osmanlı, ilhak etmek istediği bölge malikiyle ilk önce diplomatik ilişkiler geliştirmeyi tercih ediyordu. Diplomatik ilişki sürecini ise müttefiklik dönemi takip ederdi. Burada gözetilen mesele ilhak edilecek bölge sakinlerinin Osmanlı’yı yabancılamaması ve ani bir tepki vermesini engellemekti. Müttefiklik dönemi içerisinde Osmanlı, kendisinin daha güçlü ve muktedir olduğunu müttefikine belli eder ve sonrasında haraçgüzarlık yoluyla bölgeyi kendisine bağlardı. İlhak sonrasında ise bölgede yürürlüğe soktuğu , tahrir defterleri ile doğrudan denetimi sağlamaya yarayan; kaynak ve nüfus eldesinin bilinir ve kullanılabilir olmasını sağlayan tımar sistemi aracılığıyla bölgenin kontrol ve muhaberatını elinde tutardı.

Osmanlı, tımar sistemini ilhak süreci içerisinde çok etkili bir biçimde kullanıyordu. Fakat bu etkili kullanım yalnız askerî gücünden yararlanmak şekliyle değil; bölge beylerine, kale komutanlarına, gayri-müslim toprak ve nüfuz sahiplerine mevcut durumlarından daha iyi bir gelir ve iktidar sunmak ya da o güne kadarki kazanımlarını korumak suretiyle gerçekleşiyordu. Osmanlı, tercihen Hristiyan bir bölgeyi fethedeceği zaman istikamet üzerindeki kaleleri ezip geçmek yerine kale komutanlarına tımar teklif ederek bir direnişle karşılaşmıyor; arkalarında da bir müstahkem nokta bırakmış oluyordu. Lakin sonrasında ardında kalan bu kale ve hisarları yeni bir karşı-kalkışma durumunda kendi aleyhlerine kullanılamaması için yıktırıyordu. Türkmen beylerine sancaklar veriyor, tımarlar ile kendisine bağlıyordu.

Osmanlı’nın Hristiyan halka karşı ihtida baskısı -en azından doğrudan- söz konusu olmuyordu. Tımar sahipleri ve halk gerek kendi tercihleri ve gerek Müslüman imtiyazlarına sahip olmak talepleri doğrultusunda; gerekse de Osmanlı’nın Hristiyan bölgelere fetih sonrası zorunlu iskan ile gönderdiği Müslümanların etkisiyle Müslüman oluyorlardı. Osmanlı’nın bu uzlaşımcı ve kendini kabul ettirici politikasının arkasında Doğu’dan gelebilecek muhtemel tehditler , tahtta hak iddia eden hanedan mensupları ve yeni Haçlı Seferleri çekincesi yatıyordu.

Osmanlı, fethettiği bölgenin sadakatini ödüllendirmekten beri kalmıyor; savaş dönemlerinde isyanları bastıran, düşmana karşı koyan ve sıdk gösteren bölge halklarına belirli dönemler vergi muafiyeti veriyordu. İhtida baskısı olmaması gibi durumlar ve bahsi geçen ödüllendirmeler Osmanlı’nın kabullenilmesini hızlandırıp pekiştiriyor; toplumları Osmanlı’ya bağlanmaları hususunda teşvik ediyordu.

Osman Gazi’den itibaren fethedilen şehirlere kadılar ve subaşılar atanmaya başlanmış ve bu durum fetih siyaseti içerisine dahil olmuştur. Bu tayinler bölgenin yeniden ihya ve imarı için çok büyük önem teşkil ediyordu. Şehir içi işleyiş ve adalet için kadılar bağımsız biçimde yargılama ve teftişlerde bulunurken subaşılar da şehrin güvenlik ve vergilendirilmesinden sorumluydular. Sancaklara atanan kadılar da sancak beyinden tamamen bağımsız hareket ediyor ve yeni toplumu Osmanlı’ya karşı iyice ısındırıyor; adlinden emin hale getiriyordu.

Herhangi bir bölge ele geçirildiğinde idarî sınırları genelde muhafaza edilir; büyüklüğüne göre bir ya da birden fazla sancak beyinin sorumluluğuna teslim edilirdi. Bu bölgenin tımar edinen eski malikleri de sancak beyine bağlı olarak varlıklarını sürdürürlerdi.

Ülkeleri ya da beylikleri Osmanlı’nın eline geçen Hristiyan ve Türkmenler/Müslümanlar, haraçgüzarlıkları döneminde Osmanlı ile aynı safta savaştıkları için de olsa gerek zaten birbirlerine kaynaşmaya hazır birliklerdi. Vakti geldiğinde Osmanlı erki altına giren ülkelerin de Osmanlı’nın ılımlı politikalarının nüvesi olarak alacakları tımar ve gelirleri reddetmeyen mezkûr birimler Osmanlı’ya karşı direnmemişti. Bu durumun Hristiyanlar arasında da görülmesi Osmanlı hakimiyetini Balkanlar’da oldukça güçlendirdi. Bölgenin büyük ailelerinin mevki ve mülklerine büyük oranda dokunulmamış; mevki, itibar ve mülkleri korunmuş biçimde yeni tımar sistemine uyarlanmıştı. Bu sayede nüfuz sahibi kimseler sus payı almış; Osmanlı da arkasına bakmak zorunda kalmamıştı.  Zaman zaman ise görebiliyoruz ki yerel entülijansiye Osmanlı varlığı için tehdit olarak görülüp tasfiye edilebiliyor; yerlerine ise sultanın gulamları ya da Osmanoğulları’na yakın hanedan mensupları getiriliyordu. Bu sayede Osmanlı’nın bölge hakimiyeti doğrudan kendi eline geçmiş bulunuyordu.

Osmanlılaşma Olgusu

Osmanlılaşma olgusu Osmanlı’nın bu fetih ve zapt siyasetinin bir sonucu olarak süreç içerisinde gerçekleşiyordu. Osmanlı’nın eline geçen bölgelerdeki insanlar kendilerine ihtida baskısı yapılmadığını; mevkilerinin korunduğunu gördüklerinde zaman içerisinde Osmanlı’ya yakınlaşıyorlardı.  Nitekim II. Bayezid döneminde gayet rastlayabileceğimiz Hristiyan tımar sahiplerine 16. Yüzyılda pek rastlayamayız. Çünkü bu Hristiyan tımar sahipleri ılımlı Osmanlı muamelesini görmüş ve zaman içerisinde Müslüman olmuştur. Ancak bunu yalnızca ılımlı bir din politikasına bağlamak tarihi gerçeklikten kopukluk olacaktır. Nitekim dine dayalı Osmanlı millet sisteminin sağladığı İslamlık avantajları gayrimüslimler için cazip bir kapıydı. Balkan ve Anadolu’da da durum bundan pek farklı değildi. Bosna asilzadeleri eski kralları tarafından bahşedilen topraklarına 20. yüzyıla kadar sahip kalmışlar; din baskısına maruz kalmamışlardır. Karaman Beyliği’nin ilhakında ise Karaman aristokratlarının büyük bir bölümünün toprak haklarının bâki kaldığını görebiliyoruz. Fakat bu durumu ılımlı yahut hoşgörülü bir politikaya bağlamak her daim sağlıklı bir sonuç ortaya çıkarmayabilir. Bilakis Osmanlı’yı özellikle ilk dönemlerde bu uygulamaya iten sebep yeni bölgelere atayabileceği ve kontrol mekanizması yaratabileceği bir kadrosunun olmayışıydı.

Osmanlılaşma olgusunu geliştiren diğer bir etmen ise yeni fetih bölgelerine Anadolu’dan ve eski fetih bölgelerinden yapılan zorunlu iskanlardı. Osmanlı, bir yeri fethettiğinde oraya Türk/Müslüman ahali iskân ediyor; bölgenin güvenliğinin sağlanması, imar ve ihyası için ve dahi İslamlaşması için çaba gösteriyordu. İskanlar sayesinde bölge Müslümanlık ile yoğuruluyor ve Hristiyanlar da bu hamura karışıyordu.

Birlikte yaşaya yaşaya ortak bir kültür ve bilinç oluşturan bu halklar Osmanlı halkını teşkil eder olmuştu.  Çeşmeler, vakıflar, camiiler, ağaçlar, hoşgörü ve imtiyazlar meyvelerini vermişti. Güttüğü bu fetih siyasetleri sayesinde bir medeniyet havzası oluşturan Osmanlı, kendi kimliğini  inşa etmiştir. Devlet – toplum / devlet – birey / toplum – toplum / birey – toplum / birey – birey ilişkileri musikiye, mimariye, şiire, sahne oyunlarına dönüşmüştür.  Zaman ve siyasetin etkisiyle Osmanlılaşma olgusu kemale ermiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

About Author

Tarih İstanbul Medeniyet Üniversitesi [email protected]

Leave A Reply