MEHMET ÂKİF ERSOY HAKKINDA SÖYLENENLER

0

Mehmet Âkif Ersoy hakkında çok şey okudum. Özellikle hayatı beni çok etkiledi ve önümü aydınlatan önderlerden birisi olmuştur. Merhum Üstad Ali Ulvi Kurucu’nun deyişiyle “Ruhuma Tercüman” olmuştur. Bugün onun hakkında bir kitabı daha bitirdim. Abdülkadir Macit’in yazdığı Çağa İz Bırakan Önderler serisinden Mehmet Âkif Ersoy’u okudum. Eseri çok beğendim ve özellikle gençlere tavsiye ediyorum. Bu eserden en çok beğendiğim kısımlardan birisi Mehmet Âkif Ersoy hakkında söylenenler kısmı idi. Bu kısmı burada alıntılamak istiyorum. Keyifli okumalar diliyorum.

Seniyyuddin Başak (1867-1963)

“Bence Akif’in ahlaki meziyetleri, insani vasıfları, şiirinden de malumatından da yüksektir. Akif’in bir kusuru, bir baş belası vardı ki, o da sırf davasının adamı olmaktan ibaretti. İşte onun içindir ki hiçbir yerde barınamamıştır. Bunu bir meziyet olarak kabul eden yahut bu kusurunu hoşgören, yahut fikrine uymak itibariyle bu kusurunu dikkate almayan, bu sebeple kendisini himayede bir beis görmeyen zata tesadüf etmeseydi akibeti daha çok hazin olurdu. Çünkü insanlar böylesi dava adamlarını yaşarken takdir etmemişlerdir. Vefatından sonra yapılan âlâyiş ve nümayişin ise ona ne faydası var?…”

Eşref Edip (1881-1957)

“Akif, müthiş bir şahsiyet ve inanç sahibi idi. Gelişigüzel olayların arkasından sürüklenmezdi. Kendine mahsus görüşleri, ölçüleri vardı. Fikriyatını şu formül üzerine kurmuştu: Ahlak, ilim ve vatanseverliğin toplamı dindir. (Din=Ahlak+vatanseverlik+ilim)

Akif sadece bir köşeye çekiliğ düşündüklerini ve duyduklarını yazmakla kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiklerini yapmaya çalışan, hareketlerini, samimi duygularını uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamı idi. Memuriyet mesleğinde, cemiyet işlerinde, vatan işlerinde kendine düşen görevleri yapmak için didinmiş durmuştu.

Çok azim sahibi idi. Bir kere bir şeye azmetti mi artık onu yapmak mesele değildi. Vefakarlığı müstesna derecede idi. Dostluğuna bihakkın güvenilirdi. Vefasızlık, ona göre en büyük namertlikti. O, yalnız insanlara karşı değil, Allah’ına, Peygamberine ve milletine, vatanına da fedakardı.

Çok mütevazi idi. Gösterişi hiç sevmezdi. Sırası gelmeyince ilmini bile izhar etmezdi. Çok büyük izzet-i nefs sahibi idi. Bütün hayatı boyunca bir defa bile, hiçbir kimseye karşı en ufak bir zillet göstermemişti. İzzet-i nefsini rencide edecek ufak bir söze, ufak bir muameleye, hatta ufak bir bakışa bile tahammül edemezdi. Şeref ve haysiyetine bütün ömrü boyunca hiçbir toz kondurmamıştı.

Çok metanet sahibi idi. Yeis, korku nedir bilmezdi. Hissiyatına karşı soğukkanlığını muhafaza ederdi. Çok mert adamdı. Çocukluğundan beri mertliğe meftundu. Acze düşmüş adamdan intikam almayı mertliğine sığdıramazdı.

Bütün insanlara karşı hayırhahtı. Özellikle arkadaşlarını iyi bir halde görmekten büyük zevk alırdı. Söze büyük kıymet verir, verdiği sözü katiyen yerine getirirdi. Meğerki ölüm yahut ona yakın bir mâni zuhur ede. Sözünü tutmayanlara insan nazarıyla bakmazdı.

Yalan nedir bilmezdi. Her sözü doğru idi. Hiç kimse hayatı boyunca onun bir kere olsun yalan söylediğini görmemiştir. Yalan söyleyenlere çok kızardı.

Utangaçtı. Ona faziletinden, kudretinden bahsederseniz kızarır, başka tarafa bakardı. Hayatın verdiği acılara gülerdi. Ona göre hayatta tahammül edilemeyecek en büyük minnet altında kalmaktı. Fenalığa karşı iyilikle mukabeleye çalışır ve bundan zevk alırdı.

Ömründe bir kerecik olsun güce boyun eğmemişti. Güçlüler onu, karşılarında daima haşin görmüşlerdi. Haksızlığa karşı hiç tahammülü yoktu; derhal kırar dökerdi. İstibdadın şiddetle aleyhinde idi. Kızınca yüzü korkunç bir heybet alırdı; korkunç şiirlerindeki heybet gibi.

Halkın acılarına alaka gösterirdi. Halk sıkıntıda iken zevk ve sefa sürenlere müthiş hasım kesilirdi.

Dostluğu, çok pahalı olan bir mal gibi, mahrumiyetlere katlanarak elde edilirdi. Sonra da kaybetmemek için bu çok pahalı mal üzerinde titreyecektiniz. Çetin huylu idi. Onunla dost olmak kolay değildi. Onu anlayabilirseniz, canını da sizin için feda ederdi.

Her şeyi tam idi; alakası da, alakasızlığı da. Sevdiğini tam severdi. Ruhunun ısınmadığı adamlara hiç alaka göstermezdi; fakat bir kin de bağlamazdı.

Sohbetine doyamazdınız. Susması bile zevkli idi. Bazen yalnız gözleri ile konuşurdu. Sevdiği, inandığı şeylere ağzınızı açamazdınız; buna tahammülü yoktu. Başkasının inandıklarına hürmet ederdi. Kendisinin inandıklarına da başkaları hürmete mecburdu.

Kendi işlerine lakayt idi. Fakat sevdiklerinin her işine alaka gösterirdi. Sevdikleriyle çok latife ederdi.

En sevdiği şey yalnız kalıp düşünmekti. Şehrin dağdağasından sıkılır, daima uzak ve ıssız yerlere gider, dergah gibi bir yeri olmasını hayal ederdi. Orada insanlardan uzak, tabiatla baş başa kalmak isterdi.

Çok hazır cevap idi. Bazen cevap makamında “fıkra gelsin mi” der, hemen bir fıkra naklederdi. Hoşuna giden fıkra, şiir, her ne olursa olsun, tekrarından zevk alırdı. Bir meclisten hoşlandı mı söze seve seve karışır, açılırdı. Meclise yabancı karıştığı zaman neşesi kaçardı. Fikrini bir bildirinin hüküm fıkrası gibi kısa söylerdi. Kalabalıkta yok denecek kadar sessizdi. Ne olduğu belirsiz, renksiz, neşrebsiz insanları hiç sevmezdi.

Okumak ve yazmak en büyük zevki idi, okuttuğu derse önem verirdi. Bildiğini iyi bilirdi. Bilmediği şeye hiç de karışmazdı. Hafızası çok kuvvetli idi. Ezberlediği şeyler on bin beyitten aşağı değildi.

İrfan ve liyakate meftundu. Erbab-ı kudret ve fazileti candan sever, kudret ve kabiliyet gördüğü herkesi, millete karşı hizmet yolunda çalışmaya teşvik ederdi.

Cahilane taassubun müthiş düşmanı idi. Eskiye kayıtsız şartsız bağlı değildi. Yeniye de körü körüne taraftar değildi. İlkesi şu idi: Eski, eski olduğu için atılmaz, fena olursa atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz, iyi olursa alınır…

O hem şair hem âlim idi. Ahlakî meziyetleri, insani vasıfları, şiirinden de malumatından da yüksekti. Cehalete düşmandı. Bir cemiyetin ilimsiz yaşayamayacağı kanaatinde idi. Çağın gerektirdiklerine, gençliğe, istikbale önem verirdi. Milletleri sapık yollara düşüren şairler, edebiyatçılar ve yazarlara müthiş düşman idi. Bunları millet için felaket olarak görürdü. Başkalarını eleştirmeyi sevmezdi, ona göre insan kendi nefsini eleştirmeliydi.

Siyasetten Allah’a sığınırdı. Meşrutiyetin ilanından sonra nasılsa İttihad ve Terakki’ye girmişti; fakat siyasetle meşgul olmazdı. İttihad ve Terakki’ye girişi de önemlidir. Kendisine yemin teklif edilince kayıtsız şartsız cemiyetin emirlerine itaat edemeyeceğini, ancak emr-i mârufta itaat edebileceğini söylemişti. Bu tepkisi ile yemin metninin değiştirilmesine neden olmuştur.

Çok hür fikirli ve hoşgörülü idi. Geniş düşünürdü. Onun hoşgörülü olmadığı yalnız bir şeyi vardı; dini… Fikret’e karşı husumeti yalnız bu yüzdendi. Yoksa evvelce ona hürmet eder, kıymet verirdi.

Musikiyi çok severdi. Ney üflerdi. Birçok ağır şarkılar, besteler ve ilahiler ezberindeydi. Mevlid’i çok severdi. Güzel sesle okunan Kur’an’ı dinlemekten büyük haz duyardı.

Erken kalkardı, yatakta uyanık kalmak âdeti değildi. Kimsenin özeline karışmazdı. Yalnız sosyal olayları çekiştirirdi. Kendi olmayana kızardı, ikiyüzlüleri sevmezdi. Hasılı yüksek bir şair olmakla beraber tam manasıyla bir insan-ı kâmil idi…”

Nurettin Topçu (1909-1975)

“Edebiyat ve sanat tarihimizde Akif’in yeri, derinlikte Yunusların ayakucunda ise azametle parlaklıkta Fuzulilerle Sinanların başucundadır. Akif, yalnız yirminci asrın Müslüman-Türk şairi değil, dokuz yüz yıllık tarihimizin en yükseklerde duran terennümcüsüdür. O koca bir tarihin türbedarıdır. San’atta ferrtten Allah’a, ferdi sevdalardan ilahî aşka, birlerden bütün sevdasına doğru basamaklanan, bu cüz’ilerden külliye gidiş devasında, Mevlanalarla Yunusların yürüttükleri kervanın önünde yarışan atletler, taştan yapılmış Koca Sinan ise, söz sanatında Fuzuli ile Âkif değil midir? Dini san’at denen zirve edebiyatının kapısı yirminci asırda Âkif’in eliyle açıldı. Bu kapıdan girmek kolay değil; çünkü pek yüksek. Ona tırmanmak için büyük ruh kuvveti lazım… Âkif’i konuda, kafiyede, tasavvurların dar çemberi içinde tanımaya çalışmak beyhudedir.”

Sezai Karakoç (d. 1933)

“Yahya Kemal esere, hep esere bakıyor; imparatorluk idealine sıkı sıkıya bağlıdır. Âkif ise, eserde müessire, yani imparatorluktan çok, medeniyetin tarihe serpili eser ve kuruluşlar zincirinden çok, bütün o eserleri doğuran İslam’ın kendisine bağlıdır. Bundandır ki, O’nu yeni kurulan devletin İstiklal Marşı’nı yazmış olarak da görebiliyoruz. Milli Marşın şairi ise bundandır ki, Yahya Kemal değildir, Mehmet Âkif’tir.”

Ertuğrul Düzdağ (d. 1941)

“Bugün dinini, vatanını ve milletini seven gençyaşlı herkes Âkif’i okumakta, sevmekte ve daima anmaktadır. “Safahat” Müslüman Türk Milletinin nesilden nesile devrettiği Süleyman Çelebi’nin mübarek “Mevlid”i gibi klasik bir eser olmuştur.”[1]

[1] Macit, Abdülkadir. Çağa İz Bırakan Önderler, Mehmet Âkif Ersoy (İlke Yayıncılık: 2017) 145-151

Leave A Reply