MEDRESE VE MEKTEP KARŞILAŞTIRMASI

0

Medrese ve Mektep Arasındaki Farklar Nelerdir

Geleneğimizde müstesna yeri olan “medrese”lerin değeri günümüz gözü ile bakıldığından pek anlaşılamamıştır. Bazı üstün olduğu yönler görmezden gelinmiş ve Batı eğitim kurumları kesb edilince, iyice gözden düşmüşlerdir. Aşağıdaki yazıda “medrese ve mektep” karşılaştırılması yapılacak ve medreseye olan bakışımız belli ölçülerde değişecektir.

“… Bir şehrin, hatta bir bahçenin sonbahardaki hüznünü, çiceklerindeki solgunluğunu, tarhlarındaki bozukluğunu gören insanın “Bu şehir veya bu bahçe öteden beri böyle berbattır” demesi ne kadar yanlışsa; bir müessese (hususiyle medrese müessesesi) hakkında da böyle (kemal ve zaaf) yani ilkbahar, sonbahar tasnifleri yapmadan hüküm vermek adalaete aykırıdır…”

“…Acaba bütün Türkiye Müesseselerinin aşağı yukarı askeri, bahri, mali, edebi, fenni, siyasi, iyi kötü, kısaltımış hatta özetlenmiş birer tarihi vardır da, niçin medreselerin tarihi yoktur? Niçin bu müesseselerin, pek faydalıyken mahvolan bu ocakların hayatını yaprak yaprak, devir devir, köşe köşe, bize gösteren adamlar ve eserler yoktur? Bu da hakikaten merak edilecek bir şeydir. Fakirin zannına göre, bunun da sebepleri şunlardır.

  1. Kalem erbabı yüzde doksan dokuz mektepten yetişir. Mekteplerin ise ekseriyetle medrese için ne zalimane hüküm verdiğini arzettim. Böyle topyekun saf-dışı bırakılan bir mevzu’un çekiciliği olamaz. Ve sanırım ki bundan dolayı da medrese, tedkike değer bir madde olarak alınmamışır.
  2. Hassaten Türk medreselerinin kemal devresinde bütün İslami ilimler kadar, Türk edebiyat ve ulumuna, tarihine, riyazat, tabiyyat ve tıbbiyyatına da yüksek hizmetler edilmiştir. Türklerin en büyük riyaziyecileri, doktorları medreselilerdir.
  3. Türklerin en mühim İslam eserlerinin behemehal Türkçesini de yazmışlardır. Ve yazanlar medreselilerdir. Kur’ân-ı Kerîm’i de asırlarca evvel tercüme edenler medreselilerdir.
  4. Medrese Türk şuurunu silmek değil, tekkelerle el ele vererek, Türk’ün öz dilini de sinesinde barındırmıştır. En zengin ve rengin Türk şiirlerini ekseriyetle ruhaniler söylemişlerdir.
  5. Katolikliğin 1800 tarihine kadar ilimler ve fenlere karşı reva gördüğü zorlukları, yaptığı “kafir” ithamını kat’iyyen İslamiyyet yapmamıştır. Ve bin iki yüz sene içinde Katolik Ruhaniler arasında bir tek mühendis ve tabiat-şinas yetişmemesine mukabil, şarkta ve o meyanda Türkler arasında en meşhur riyaziyeciler, tabiyatçılar, doktorlar, dindarlar ve ruhaniler ocağında; yani medreselerde yetişmişlerdir.
  6. Avrupa yüz yıldır asri hukukçuların, kadın için ve umumiyetle hükümet karşısında fertler için tanıtmak istedikleri; meşru hukukun hepsini İslamiyet bin üç yüz sene evvel kanuna madde-be-madde koymuştur.
  7. Arap ve Acem edebiyatının lüzumundan fazla olarak, Türk dilini istilaya başladıkları zaman da, Türk dilinin en sade şeklini devlet dairelerinde, yaşatanlar medrese usulü katiplerdir. Ve Divan-ı Hümayun’da saklı duran, on binlerce vesika bunun canlı şahididir.
  8. Türk dilini malum olan resmi, muğlak üslüba yaklaştıran ekseriyetle mülteciler ve İranlı firarilerdr.
  9. Türklerin en iyi tarihini yazanlar medreselilerdir. Her biri bir çok vesika ve şahitlere dayanan bu bahisleri sözle veyahut ayrıca hususi bir eserle arza amadeyim efendim.

 

Hayata intibak meselesinde medrese ve mektepliler

Bahsimiz asıl bu iken niçin böyle uzun bir mukaddimeye ihtiyaç gördük? Sebebi aşikardır.

Medreseye karşı münevver tabakaların vaziyeti ve eski medreselerin bilinmeyen hizmetleri hülasa edilmedikçe, onun hayata uygunluğu maddesinde mektepten daha üstün olduğunu iddia tuhaf olurdu. Onun için şimdi bu meseleye geçelim.

  1. Hassaten elli yıldır ki garp pedagojisi bütün terbiye ve tedris meselesinde şu temeli koymak istiyor: Genç talebeler, hayatın zorluklarına, mahrumiyetlerine katlanacak tarzda yetiştirilmelidir. Tamam. Bizde medreseliler medrese kurulduğu günden beri, yemeklerini kendileri pişirirler; odalarını kendileri ısıtırlar; elbiselerini kendileri temizlerler; en uzak şehirlerden ekseriyetle yaya yürüyerek, dağ, ova geçerek; az giderek, uz giderek, dere tepe düz giderek; şehirleri gezerler; karların şiddetine, sıcakların tesirlerine, mesafelerin uzaklığına vücutlarını alıştırarak; medreselere gelirler ve medreselerden de aynı surette memleketlerine dönerlerdi. Ve bu her sene üç ayarda azim bir hareket ordusu halinde tekrarlanırdı.

Mekteplerin kurulduğu günden beri, bu Şark ve Garp prensibi terk edilmiştir. Ve ancak beş seneden beri, yalnız izci talebeye mahsus olan dağ, tepe, deniz seyahatleri de ekseriyetle Avrupa ilminin talimatına aykırıdır. Alayişle, sahte taklidlerle, müsrifane masraflarla, gayr-ı tabii hareketlerle maluldür. Medreselilerin umdesi ise tabiidir. İsraftan uzaktır. Ve bir kısım seçkinlere değil, bütün talebelere şamildir. Fark nasıl? Medreseliler mi hayata ve hayatın zorluklarına daha yetişir, mektepliler mi?

  1. Garp pedagojisi diyor ki “Genç talebe, ihtiyacı için gerekli bütün şeyleri kendisi tanzime alıştırılacaktır. Ve bu işlerde hademe ihtiyacından uzak tutulacaktır.” Self gourvernement işte budur. Ala. Yemeği kendi pişiren mi, yatağını kendi yapan mı, çamaşırını kendi diken mi, sobasını kendi yakan mı, hayata intibak etmiştir? Yoksa, hala mekteplerde, hassaten kız ve erkek muallim mekteplerinde olduğu gibi; bütün işleri hademeye gördürten beyler mi? Ve bu sistemi devam ettiren Türk kafası mı? Yani medrese mi, mektep mi?

Bendeniz, Muallim Mektebinde on altı sene çalıştım. Son sınıf talebesi olsun; çorap tamirini, bir çorba pişirmesini, yemekten sonra havluyu insanca devşirip toplamağı, yataktan kalkınca çarşaf ve yorgan düzeltmeyi öğretemedim. Çünkü hepsi alıştırıldıkları mektep sistemi icabı “bütün bu işler efendi harcı değil, hademe işidir.” Diyor….

  1. Garp pedagojisi diyor ki; “Genç talebe, istikbal mekteplerinde ancak sevdiği iş ve ilimden tahsile başlamalı; tedricen o sevgi etrafında diğer şeyleri toplamaıdır.” Güzel. Bizim mekteplerin hangi dersine “Ben onu sevmiyorum” diyen talebe, girmemezlik edebilir? Sövüp sayma, ceza hepsi hazırdır.

Yani mektep diyor ki: “Ben senin sevgi ve merakını düşünmem, ben bir sistem kurmuşumdur; hayata uyar, uymaz, onu kale almam. Sen bu makinaya kendini kaptırınca işlemeğe mecbursun.”

Halbuki medrese öyle demiyor ve demedi. Dedi ki: “Sen istediğin derse gir; istemediklerini sonraya bırak. Mesele bir dersi çok seviyorsun, o halde ona devam et; dikkatini ve kuvvetini israf etme. Kaabiliyetin varsa, medresede sıra derslerine gir; bunlar hafiftir. Daha ziyade hevesli isen, Salı günleri ve birkaç gün ikindi vakti sıra harici verilen derslere gir. Daha ziyade meraklı isen, son sınıflara mahsus derslere gir. Bütün bunlara muntazam devam edemeyecek isen, herkese açık ve tamamıyla serbest olan ders-i ammlara gir.”

Soruyorum; mektep bu kadar elastiki ve hayat ihtiyaçlarına uygun bir sistemi, düyada olsun görmüş müdür? Bir tek muallim ve müdür bilir misiniz ki, medrese umdesi denilen; bugün Avrupa umdesi sayılan; bu mübarek prensibe tabi olmak isteyen bir talebenin hareketini tasvib etsin? O halde medrese mi hayatı ve hayatın ihtiyaçlarını,  talebeyi ve talebenin muhtelif kabiliyetlerini düşünür; mektep mi?

  1. Garp pedagojisi diyor ki; “Tahsil unsurları; dersler, istemler, programlar, işler, genç talebeye katiyen nefret vermeyecek şekilde tertip edilmelidir.” Ala. Şimdi soruyoruz; kendi arzusuyla medreseye giden mi derslerini, kitaplarını, hocalarını sever; adettir diye mektebe giden ve bütün derselere mecburyetle giren, sevmediği dersleri dahi sabahdan akşama kadar bütün sene dinlemek zorunda kalan mı? Medrese talebesi mi hoca derse gelmezse sevinir, mektep talebesi mi? Defter ve kitaplarını yakanlar mekteplerden mi, medreselerden mi türer?

  2. Garp pedagojisi diyor ki “Genç talebeler, hayatı tenkide değil, olduğu gibi kabule hazırlanmalıdır.” Ala. Yukarıda söylediğm gibi, bütün işlerini kendi elleriyle tanzim eden medreseli mi; yoksa her işini hademeye götüren mektep talebesi arasında mı, mektepliler arasında mı çoktur.?

  3. Garp pedagojisi diyor ki; “Genç talebe, alnının teriyle kazanacak bir sanat ve mesleğe alıştırılmalı.” Bu da güzel. Soruyoruz; bir zavallı genci makinasınn çarkları arasına alarak, kemiklerini kırarak, er gün akşama kadar olmak şartıyla on bir sene onu hayattan, aileden, ana ve babanın mensub olduğu sınai, zırai ve ticari mesleklerden uzak tutan mektep mi insanı on bir sene sonra hükümet dilencisi haline sokar, medrese mi?

İlmine güvenerek hükümet maaşından vazgeçmiş, bir köye giderek, köylüyü aydınlatmaya ve ruhunu tatmine muvaffak olmuş, eğer beş mektepli bulursanız; ben size bu muvaffakiyeti gösterecek bin medreseli bulurum. O halde hangi sistem insanı hükümet pençesinden daha çok kurtarmağa sevk edici ve uygundur. Medrese mi, mektep mi?

  1. Cihan harbinden sonra doğan pedagoji diyor ki: “Genç talebeye öyle mektep ve tahsil lazımdır ki, o tahsil müddeti içinde hem bilgi ve terbiyeden, hem para kazanıp maişetini teminden mahrum kalmasın.” Bu hepsinden ala. Soruyoruz; derslerini ekseriyetle öğleye kadar yapan, haftada iki gün tamamıyla tatil zamanı ayıran,senenin en çok zirai ve ticari faaliyet aylarında talebesini üç ay serbest bırakan, vakit ve hali müsait olanlara öğleden sonra ders veren, buna da hayatı uygun olmayanlara yalnız sabah dersi ve ders-i amm açan medreseliler mi daha iyi hayat programı tanzim etmişler ve iktisadi terbiye zihniyetine varmışlardır; yoksa, onbir sene binlerce genci sabahtan akşama kadar mektepte tutan ve melekeden mahrum bırakadan mektepliler mi, genç talebelere ve ailelere ve memleket iktisadiyatına zarar ettirmişlerdir. Talebesine ders haricinde piyasada bakkallık etmeğe, çift sürmeğe, terzilik, demircilik yapmağa, müsaade eden medrese mi; hayatı ve hayat işlerini kavramış; mektepler mi?

… Bir daha soruyoruz: Avrupa üniversiteleri mi medreseler içindedir; bizimkiler mi? Bütün hayatı mektep duvarlarından ve ders kitabından ibaret gören mekteplerimizin, medreselerin prensiblerine karşı ağız açmağa liyakatı var mıdır? O halde sarıklı medrese banileri mi hayatı daha derin ve doğru olark araştırmışlar, mektepçiler mi? ve medreseler mi asri Avrupa prensibini yaşatmışlar, mektepler mi? ve Keza medreseler mi Avrupa prensiblrinin inkarcısıdır, mektepler mi?….

  1. Garp pedagojisi diyor ki: “Talebe, bir dersi mutlaka hocasından evvel hazırlamak için birçok vasıtalara ve vesikalara sahip kılınmalıdır. Ve bütün hafta derslerinin miktarı o kadar hakimane tertip edilmelidir ki, onların hazırlanmak imkanı ellerinden alınmış olunmasın.”

İsbata hazırız ki, bu noktada eski medrese programcıları bugünkü bütün Avrupa ve Amerika liselerini utandıracak bir mükemmellik göstermişlerdir. Zira medreseler, evvelce müteaddid kere yazdığımız elastikiyeti teminden başka, tedrisatı en zaruri şeylere hasretmişlerdir ve bunun için talebeye bol vakit bırakmışlardır. Garbın tekmil pedagogları, bugünkü liselerde gösterilen derslerin fazlalığında, hazırlık vaktinin pek kıfayetsiz oluşundan, talebenin ekseriyele dimağı afete uğradığından, mektep tedrisatının pek çoğunun hayatta unutulmağa mahkum ve binaenaleyh zait olduğundan, şiddetle bahsediyorlar. Medreseler ise, katiyyen fikri dumura uğratacak ders kütlesi yığmamışlardır. Talebenin ders yapmasına kafi vakti vardır. Bir de mektep talebesine bakalım. Zavallılar haftada otuz saat ve on nevi ders içinde neye baksınlar? Bu yük altında nasıl hayattan bezmesinler? Muhakkaktır ki mekteplere sağlam girenler behemehal bir sıhhi eksiklik ile çıkar. Demek ki medrese ruhu, bu meselede de mektep düzenleyicilerini mağlup ve mahcub ediyor.

  1. Garp pedagojisi diyor ki: “Genç talebeye, beş veya on senede verilecek tahsilin tekmil parçaları, bir bütünün parçaları olsun ve bütün parçalar arasında irtibat bulunsun.” Bu pek mühim hususu, ayrıca bir mütevabi yazımda medrese ve mektep tedrisatından misal alarak; mukayeseli şekilde şerh ettim ve gösterdim ki, medrese nazımları olan eski Türkler, bunda da bugünkü Avrupa’nın büyük bir şevkle üzerine eğildiği bu prensibe çok evvel inanmışlar ve medrese tahsilinde bunun mükemmelen tatbik etmişlerdir. İcab ederse arzeederim efendim.

  2. … Garp pedagojisi diyor ki: “İlk devreden itibaren bütün dersler kolaydan güçe ve muhitten merkeze doğru dairevi gitmelidir.” Bu mesele uzundur. Yazıda açıkladım. Bunda da mektepler mağlubdur; medreseler galibdir. Mekteplerde hiçbir ders bulamazsınız ki, tahsilin başından sonuna kadar birbirini tutarak; tedricen genişleyerek ilerlesin. Bütün kısımlarda gayr-ı tabilik, şişkinlik, ifrat ve israf vardır. En lüzumlu ve en mühim daima teferruata feda edilmiştir. Halbuki medrese kitapları öyle tertipli, tedriçli, silsileli yapılmıştır ki; yeni başlayanlar, orta dereceye gelenler, son sınıflar, muallimler, bunların üstünde araştırıcılar ve tenkitçiler için ayrı ayrı kitaplara maliktir. Hiçbir mektep ve mektep dersi gösteremezsiniz ki onun, mesela hocalar için, ayrı ve mufassal bir rehberi olsun. Size yüzlerce medrese kitabı göstereyim ki talebe ve hocaları için, ayrı ayrı şekilleri vardır. Ya Rabb? Bu ne isabet? … Halbuki medrese Avrupa medeniyetinden bir şey almamıştır.. Yaptığı hep akl-ı selim ve tecrübe mahsulüdür. Mektepler ise Avrupa medeniyetinin güya öz evladıdır. Göz önüne bu kadar Avrupa kitapları varken mekteplerimiz maalesef bu derece garp umdelerinden uzak yaşıyor. Bu uğursuzluk, bu körlük acaba neden? Bu bir mütefekkiri, hele bir vatandaşı düşündürecek acı bir noktadır.

  3. Garp pedagojisi diyor ki: “Tahsil gencin bütün ihtiyaçlarına uygun olmalı ve hassaten uluhiyete ait mübalağa ve tassubdan ari, nezih bir imanla bitmelidir.” Ne mükemmel düstür! Medrese bütün derslerini işte buna göre tertip etmiştir.

Evvela bütün dersler hükümlerinde birbirini tekzip edecek hiçbir arızaya uğramaz ve medrese hocalarının hiç biri, dersinde öteki dersin kıymetini, hassaten selim bir din mefhumunun izlerini baltalayacak bir şey söylemez. Mekteplerde ise, dersler arasında maddi irtibatsızlıktan başka, böyle manevi bir bağ da yoktur. Hele din dersleri ve hocaları çok sufli mevkidedirler. Ve tabiat derslerinde öyle tecavüzler görüldüğü vardır ki, genç ruhun muhtaç olduğu ilahi duyguları baltalar. Neticede mektepler çok defa tabiatın Halik(yaratıcı)’ına imanlarını kaybederek yetişirler. Medreseliler ise, ruhen mesut ve hayatın şiddetlerine bu derin iman sayesinde, fazla mukavemet kazanarak yetişirler. Bu ne büyük farktır. Biri hayata mağlupler, diğeri galipler yetiştiriyor. Dindarlardan intihar eden yüzde bir ise, doksan dokuzu din hissinden mahrum kalan tahsil görmüşlerdir. Dinin ilim ve dünya işlerinden ayrıldığı garp diyarında laik tahsil veren bütün liselerde felsefe dersi, işte laik ve maddi tahsilin bu noksanını tamir için konmuştur. Bizde ise bu ders dahi, ehli olmayanla ve ekseriyetle maneviyatını kaybetmiş gençlere verilmiştir. Felsefe, bizim mekteplerde ruhun en son ihtiyacını tatmin edecek bir vasıta olmaktan çok uzaktır.

  1. Garp pedagojisi diyor ki “Tahsil genci halktan ayırmamalı.” Ala. Mektep bizde gençleri hayattan olduğu kadar halk tabakalarından, hatta aileden ayırmıştır. Medreselerin böyle bir kabahatı yoktur. Her sene üç aylarda iki bin ve daha fazla talebe, Anadolu’nun, Rumeli’nin, Suriye’nin, Kafkasya’nın, Bulgaristan’ın ve Bosna’nın muhtelif yerlerine dağılırlardı.

Hiç mühendishanenin, tıbbiyenin liselerin böyle tutarlı, muntazam bir huruç ve sefer yaptığı var mıdır? Yapsalar da talebenin ekserisi üç gün sonra köyden ve köylüden kaçar. O halde medreseler ve medreseliler mi halka gider, mektep ve mektepliler mi.?

Netice: …. Medreseler bütün terbiyevi ve insani esaslarda mekteplere üstündür. Ve garbın bugünkü umdeleri medrese umdelerini geçmek şöyle dursun, onu tatbikten başka bir şey yapmamaktadır. Ancak garp tecrübi ve istikrai usulü bütün tedrisata tatbike başlayınca yalnız bu usulde medreseleri geçmiştir. Bunun şerhine ve medreselerin gerileme zamanına ait kusurlarına gelince, ayrı bahse muhtaçtır efendim.

Muallim Cevdet’in Mektep ve Medrese isimli kitabından (25-40) alınmıştır. Eseri hazırlayan Erdoğan Erüz bu yazının 1929-1930 yılında yazılmış olabileceğini söylemektedir. Medreselerin sancı çektiği ve eğitim ihtiyaçlarını karşılayamadığı döneme denk gelmektedir. Yazar ise medreseleri şuanki durumlarına bakarak değik, tarihin seyri içerisindeki durumlarını inceleyerek bir açıklama yapmaktadır.

About Author

Zeyd ULVİ

Leave A Reply