MEDENİYET VE MODERNİZM ÜZERİNE BİR DENEME-4

0

Birçok felsefeci, felsefe yapmanın başlangıcını insanın çevresine karşı duyarını artmasına bağlamaktadır. ‘Hayret’ etme kavramı bu durumda karşımıza çıkmaktadır. Filozofların tabirine göre hayret kavramı: insanın içinde bulunduğu gaflet atmosferinden silkinme, bir uyanış, bir başlangıç, bir orjin hüviyetine bürünür. Bir dikkat kesilme, bir irkilme, belki meselenin büyüklüğüne göre bir iç titreyişten söz edilebilir. Yani tasavvufta dert edinme kavramında karşılığını bulmaktadır.

Hayret etme-nin şartlarından birisi kişinin ister gündelik hayatta ister düşünsel bazı meselelerde bir açmazla bir müşkül durumla karşı karşıya gelmektir. Müşkül durumun içinde bulunmak, kanıksanmış birçok tabu ya da dogma ya da birçok idrakine varılamayan ve algılanamayan sorun üzerinde farkındalık-ın artması ile onu kendine dert edinmekle başlar. Tabiri caizse ‘akıl tutulması’ halinde yaşamaktan; gaflet perdesini kaldırarak onu izale etmekte yardımcı olacaktır. Peki, çevrede olup bitene karşı duyarsız olmak, en fahiş ayrıntılara baksa bile görememek, görse bile algılayamamak, algılasa bile onun idrakine yeterince varamamak kanıksanmış bir hayat sürmeye sebep olacaktır. Çevreye bakılsa ayrıntılar fark edilse bile uyku hali devam edecektir ve bu isyan ahlâkından uzak kurulmuş bir saat gibi ömür tüketmeye devam edecektir. Çevre ile etkileşimde iken bakmak fiili yerine geliyor, görmek duyusu yerine geliyor, ancak çakraları açacak bir refleks alamıyorsa idrak seviyesi irtifa kaybetmiş yerlere vurmuş demektir. Bir kayıtsızlık bir umursamazlık söz konusudur ve bu durumda fıtratı gereği düşünmeye ve bilmeye meyli olan insanoğlu için kabul edilemezdir.
Kişiyi hayrete düşüren, çakralarını açan durum ve zamanlarda olup bitene karşı içgüdüsel olarak bir tepki koyma gereksinimi duyulmaktadır. Tepki seviyesi ve hiyerarşisi sorunun, olayın ya da meselenin mahiyetine göre değişiklik gösterebilir. Bunlar içinde belki bir ölçü oluşturabilmek hasabiyle hiyerarşik olarak en altta kalanı: iç sızısı, iç ağrısı ya da titremesi olabilir.

Bu minvalde fakirin içinde; şuur bam telinde bir sızı, bir yangı, bir titreme oluşmasına ve ıstırap çekmesine neden olan mızrap, bir süredir modernizmin sosyal hayat üzerine yansımaları ve izdüşümleri ile karşılaştığı küçük büyük portreler ile alâkadardır.

Yaklaşık yüz elli küsur yıldan beri zihin dünyamızda çektiğimiz bunalımdan çıkma yolunu ithal yolla bir medeniyet getirerek, hariçten bir aşı misali toplum damarlarına enjekte ederek, jakoben bir tavırla tepeden inmeci bir şekilde yapmaya çalıştık. Temelini ‘hız’ ın oluşturduğu ve ince ayrıntısına kadar sonuç odaklı bir hayat telakkisi toplum tarafından benimsenmeye mecbur bırakıldı. Teferruat bakteri bir kavram gibi dilden uzaklaşmaya başladı. Teferruat gidince bilâhare kemalât da gitti. Hal böyle olunca her tarafı bir bayağılık sarmaya başladı, toplumun ekseriyetinde görülen bir ‘abur-cubur’ kavramı ortaya çıktı.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre ilk sıralarda olan beslenme ihtiyacı: vücudun ihtiyacı olan gıdaları dışardan temin etmesi yaşamını sürdürmeye çalışmasıdır. Yemek ihtiyacı insanın nasıl vücudunun gıdası ise ruhunun gıdası da musikidir. Vücut, doymak istemenin ötesinde daha önce tattığı lezzetli gıdaları tüketmeyi arzularsa, ruhu da kulakları vasıtasıyla güzel olanı duymayı yakalamayı istemektedir. Ancak, hayatın her alanı hızdan nasibini aldığı gibi bahsi geçen alanlar da nasibini aldı. Yemek sektörü fast- food üzerinde abur cuburlamakta… Musikî ise pop müzik sektörü üzerinde abur cuburlamakta… Yani İhsan Fazlıoğlu’nun tabiri ile ‘İnsan yemek yemiyor, tıkınıyor. Müzik dinlemiyor, gürültü dinliyor.’

Pekala… Bitti mi? Saymakla bitmez…

Sonuç odaklı yaşam tarzı hayatın her alanına yansıdı. Yani hız fizikle alâkalı olan bir kavramdır ve mesafeler arası zamanı ölçmeye yardımcı kavramlardandır. Fakat, sadece bahse konu olan alanla sınırlı kalmadı; yaşamımızı kolaylaştırmak için mekanik ya da elektronik birçok alet kullanmakla kalamadık ve sosyal hayatın ekseriyetinde kendini göstermeye başladı. Eğitimde çoktan seçmeli imtihanlara, insanlar arası ilişkilerde çıkar ilişkisine dayalı bir sistem oluşturdu. Edebiyatımız gelenekten uzaklaştı. Önceden doktorlar hastalara bakarlardı, şimdi hastalıklara bakıyorlar, çünkü Pazar payını artırmaya çalışan ilaç firmaları var. Ne komik… Bugünün insanı bilime , tekniğe ve onun görünen yüzüne mutlak manada tapmakta… Eğer bilim mutlak olsaydı sürekli değişmezdi. Bilimsel açıklamalarımızda da ancak izafe ederek açıklama yapmaktayız. Aslında müzdarip olduğumuz meselede asıl darbeyi yaşamımızın görünen yüzü olan şehirlerimiz ve şehircilik anlayışımız aldı. Ancak bu hamur çok su götüreceğinden bir sonraki yazıda bu konuya değinmeyi düşünmekteyiz.

Kısacası tüketmeye dayalı bir toplum olduk, bütün evrenin tasarruf hakkının bizde olduğunu düşünmekte ve bunun hiçbir ahlakî sorumluluğunu taşımamaktayız. Yani gittiğimiz yol, yol değil…

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

MÜCAHİT BAYRAM IŞIK

About Author

Mücahit Bayram IŞIK

ULUSLARARASI İLİŞKİLER Sanat muhibi/Asyalı mubayi624@gmail.com

Leave A Reply