İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Dil İhtiyaç ve Empati: Marshall B. Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim Yaklaşımına Kuramsal ve Pedagojik Bir Bakış
Giriş
İnsan topluluklarında ortaya çıkan çatışmalar çoğu zaman yalnızca çıkar farklılıklarından değil, bu farklılıkların nasıl ifade edildiğinden de kaynaklanmaktadır. Günlük iletişim pratiklerinde yaygın biçimde kullanılan yargılayıcı ve suçlayıcı söylem biçimleri, bireyler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek yerine çoğu zaman daha da derinleştirebilmektedir. Bu nedenle iletişim süreçlerinin yalnızca teknik beceriler olarak değil, aynı zamanda etik ve ilişkisel boyutları olan toplumsal pratikler olarak ele alınması sosyal bilimlerde giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
İnsan Doğasında İletişim
İletişim, insan topluluklarının örgütlenmesinde merkezi bir rol oynayan sosyal bir etkinliktir. Bununla birlikte kişilerarası gerilimlerin önemli bir bölümü yine iletişim süreçlerinin içinde ortaya çıkar. Yargılayıcı dil, suçlama ve duyguların bastırılması üzerine kurulu iletişim alışkanlıkları hem gündelik ilişkilerde hem de kurumsal ve toplumsal bağlamlarda çatışma üretme potansiyeline sahiptir. Marshall B. Rosenberg tarafından geliştirilen Şiddetsiz İletişim yaklaşımı (Nonviolent Communication – NVC), bu tür gerilimleri azaltmayı amaçlayan alternatif bir iletişim perspektifi sunmaktadır (Rosenberg, 2015).
Rosenberg’e göre kişilerarası çatışmaların önemli bir bölümü kötü niyetten ziyade bireylerin ihtiyaçlarını açık ve yapıcı biçimde ifade edememelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısına göre iletişimdeki dönüşüm, bireylerin birbirlerini yargılamak yerine kendi duygu ve ihtiyaçlarını görünür kılmayı öğrenmeleriyle mümkün hale gelir. Şiddetsiz iletişim yaklaşımı ilk bakışta pratik bir iletişim tekniği olarak değerlendirilebilir; ancak model, daha geniş bir etik ve antropolojik varsayıma dayanmaktadır. Bu varsayıma göre insan doğası, uygun koşullar sağlandığında empati ve iş birliğine yönelme potansiyeline sahiptir. Bu yaklaşımın kuramsal arka planında özellikle hümanist psikoloji geleneğinin etkisi görülmektedir. Carl Rogers’ın empati, koşulsuz kabul ve otantik iletişim üzerine geliştirdiği yaklaşım, Rosenberg’in modelinin düşünsel zeminini şekillendiren önemli referanslardan biri olarak kabul edilmektedir (Rogers, 1961). Bununla birlikte kültürel olarak öğrenilmiş iletişim kalıpları çoğu zaman bu potansiyelin ortaya çıkmasını zorlaştırmaktadır (Rosenberg, 2015).
Model
Rosenberg’in geliştirdiği model dört temel bileşenden oluşmaktadır: gözlem, duygu, ihtiyaç ve rica. Modelin ilk aşaması, “gözlem” ile “yorum” arasındaki ayrımı fark etmeyi içerir. Günlük iletişim pratiklerinde bireyler çoğu zaman bir durumu betimlemek yerine onu hızla değerlendirme eğilimi gösterirler. Oysa değerlendirme çoğu zaman karşı tarafta savunma duygusunu tetikleyerek iletişimi zorlaştırır. Örneğin bir ebeveynin çocuğuna “Sen çok dağınıksın” demesi, davranışa ilişkin somut bir durumu ifade etmekten ziyade çocuğun kimliğine yönelik genelleyici bir yargı üretir. Buna karşılık “Oyuncaklarının şu anda odanın farklı yerlerinde durduğunu görüyorum” ifadesi gözleme dayalı bir betimleme sunar. Benzer biçimde bir iş ortamında “Toplantılara hep geç kalıyorsun” ifadesi yorum içerirken, “Son iki toplantıya on dakika geç geldiğini fark ettim” ifadesi daha somut bir gözleme dayanmaktadır. Bu tür betimleyici ifadeler, karşı tarafın kendisini savunma ihtiyacı duymadan durumu değerlendirebilmesine daha fazla alan tanıyabilir.
Modelin ikinci aşaması bireyin duygularını açık biçimde ifade etmesini içerir. Modern toplumsal yaşamda duygular çoğu zaman zayıflık göstergesi olarak görülmekte veya rasyonel iletişimin dışında tutulmaktadır. Oysa Rosenberg’e göre duygular, bireyin içsel durumuna ilişkin önemli ipuçları sunar. Örneğin bir öğretmenin sınıfta sürekli konuşan bir öğrenciye yalnızca “Dersimi bölüyorsun” demesi davranışı tanımlar; ancak kendi deneyimini görünür kılmaz. Buna karşılık “Konuştuğunda dikkatim dağılıyor ve kendimi biraz gergin hissediyorum” ifadesi öğretmenin duygusal deneyimini de iletişime dahil eder. Benzer biçimde bir ebeveynin “Telefonla oynadığında sinirleniyorum” demesi yalnızca bir tepkiyi dile getirirken, “Telefonla uzun süre oynadığında kendimi endişeli hissediyorum çünkü gözlerinin yorulabileceğini düşünüyorum” demesi duygunun arkasındaki anlamı daha görünür hale getirir.
Üçüncü aşama ihtiyaçların ifade edilmesidir. Rosenberg’e göre duygular çoğu zaman karşılanan veya karşılanmayan ihtiyaçların göstergesi olarak ortaya çıkar. Ancak gündelik iletişimde bireyler çoğu zaman ihtiyaçlarını doğrudan ifade etmek yerine karşı tarafın davranışlarını eleştirmeyi tercih ederler. Örneğin bir arkadaşına “Hiç arayıp sormuyorsun” demek aslında ilişki içinde görülme veya bağlantı kurma ihtiyacının dolaylı bir ifadesidir. Aynı durum farklı bir biçimde dile getirildiğinde iletişimin yönü değişebilir: “Son zamanlarda birbirimizle daha az konuştuğumuzu fark ediyorum ve seninle temas halinde olmaya ihtiyaç duyuyorum.” Bu tür ifadeler karşı tarafı suçlamak yerine ilişki içinde ortaya çıkan bir ihtiyacı görünür kılar. Benzer biçimde bir ebeveynin “Hemen odanı topla” demesi düzen ihtiyacını örtük biçimde iletirken, “Evin daha düzenli olduğunda kendimi rahat hissediyorum” demesi bu ihtiyacı daha açık biçimde ifade eder.
Modelin son aşaması ise ricadır. “Rica” ile “talep” arasındaki fark, karşı tarafın seçim özgürlüğünün korunup korunmadığıyla ilişkilidir. Talep çoğu zaman reddedilme ihtimalini ortadan kaldıran örtük bir zorunluluk içerir. Buna karşılık rica, karşı tarafın özgür iradesine alan tanır. Örneğin “Şimdi hemen bilgisayarı kapat” ifadesi talep niteliği taşırken, “Bilgisayarı on dakika içinde kapatman mümkün mü?” ifadesi bir rica olarak kurulmuştur. Benzer biçimde bir çalışma arkadaşına “Bu raporu bugün bitirmen gerekiyor” demek ile “Bugün bitirebilirsen benim için çok yardımcı olur, mümkün mü?” demek arasında ilişkiyi kurma biçimi açısından önemli bir fark bulunmaktadır.
Şiddetin Temas Yolları
Rosenberg’in yaklaşımında dikkat çeken noktalardan biri, şiddetin yalnızca fiziksel eylemlerle sınırlı olmadığına yönelik vurgudur. Rosenberg’e göre şiddet yalnızca fiziksel davranışlar aracılığıyla ortaya çıkmaz; çoğu zaman dilsel pratikler içinde daha örtük biçimlerde yeniden üretilir. Yargılama, etiketleme ve suçlama gibi söylem biçimleri kişilerarası ilişkilerde savunma mekanizmalarını harekete geçirerek empatik iletişimi zorlaştırabilir (Rosenberg, 2015).
Rosenberg bu durumu açıklamak için “çakal dili” ve “zürafa dili” metaforlarını kullanmaktadır. Çakal dili insanları kategorilere ayıran ve davranışları etiketleyici bir söylem aracılığıyla açıklayan iletişim biçimini temsil eder. Buna karşılık zürafa dili empatiyi ve ihtiyaç temelli iletişimi simgeleyen bir metafor olarak kullanılmaktadır.
Bu ayrım, dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığına ilişkin daha geniş bir teorik tartışmayla da ilişkilendirilebilir. Eleştirel söylem kuramı literatüründe dilin aynı zamanda toplumsal güç ilişkilerinin üretiminde rol oynayan bir mekanizma olduğu sıklıkla vurgulanmaktadır (Bourdieu, 1991; Foucault, 1972). Bununla birlikte Rosenberg’in yaklaşımı dil ve iktidar ilişkilerini Foucault veya Bourdieu’nün yaptığı gibi yapısal bir analiz içinde ele almaz. Model daha çok bireyler arası etkileşim düzeyine odaklanmaktadır. Bu nedenle gündelik ilişkilerde dönüşüm yaratma potansiyeline sahip olsa da makro düzeydeki güç ilişkilerini açıklama konusunda sınırlı kalabilmektedir.
Şiddetsiz iletişim yaklaşımı çoğunlukla yetişkinler arası ilişkiler bağlamında tartışılsa da modelin erken çocukluk dönemindeki ilişkisel deneyimler açısından da önemli pedagojik sonuçları bulunmaktadır. Gelişim psikolojisi araştırmaları çocukların duygusal ve sosyal becerilerinin önemli ölçüde erken dönem ilişkisel deneyimler tarafından biçimlendirildiğini göstermektedir (Denham, 2006).
Erken çocukluk döneminde yetişkinlerin kullandığı dil, çocuğun duygusal deneyimini anlamlandırmasına yardımcı olan bir çerçeve sunar. Örneğin oyuncak paylaşımı sırasında yaşanan bir anlaşmazlıkta yetişkinin “kardeşinle kavga etme” demesi davranışı durdurmaya yönelik bir müdahaledir. Buna karşılık “oyuncağı vermek istemediğinde kızgın hissetmiş olabilirsin” gibi bir ifade, çocuğun duygusal deneyimini adlandırmasına yardımcı olabilir.
Benzer biçimde günlük yaşamın küçük çatışmaları da çocukların empati becerilerini geliştirmek için fırsatlar sunabilir. Parkta sırayla kaydıraktan kaymak isteyen iki çocuk arasında yaşanan bir gerilimde yetişkinin yalnızca “sıranı bekle” demesi kuralı hatırlatır. Oysa “Sanırım sen de hemen kaymak istiyorsun ama o da şu anda sırada” gibi bir ifade, her iki çocuğun deneyimini görünür kılabilir.
Ayrıca çocuklar yalnızca kendilerine yöneltilen doğrudan mesajlardan değil, yetişkinlerin çatışmalar karşısındaki tutumlarını gözlemleyerek de öğrenirler. Örneğin ebeveynler arasında yaşanan bir anlaşmazlıkta tarafların birbirlerini suçlamak yerine kendi duygularını ifade etmeleri çocuklar için güçlü bir model oluşturabilir.
Önce Anlamak Gerekiyor
Son yıllarda ebeveynlik literatüründe empati temelli iletişimi vurgulayan bu tür yaklaşımlar giderek yaygınlaşmıştır. Şiddetsiz iletişim yaklaşımı da bu literatür içinde sıklıkla başvurulan referanslardan biri haline gelmiştir. Bununla birlikte bazı araştırmacılar bu tür yaklaşımların çocuk gelişimini aşırı derecede ebeveyn davranışlarına bağlama eğiliminde olduğunu belirtmektedir (Faircloth, Hoffman & Layne, 2013).
Gerçekten de popüler ebeveynlik söylemlerinde çocukların duygusal gelişimi çoğu zaman ebeveynlerin doğru ya da yanlış iletişim pratiklerine indirgenebilmektedir. Oysa güncel gelişim psikolojisi araştırmaları bireysel gelişimin çok katmanlı bir süreç olduğunu göstermektedir. Çocuğun mizacı, akran ilişkileri, kültürel bağlam, ekonomik koşullar ve eğitim ortamı gibi birçok etken bu süreci birlikte şekillendirir.
Bu nedenle empati temelli iletişim pratikleri çocukların duygusal gelişimini destekleyen önemli araçlar sunmakla birlikte gelişimi yalnızca ebeveyn iletişimine bağlamak teorik açıdan indirgemeci bir yaklaşım oluşturabilir. Daha dengeli bir perspektif, ebeveyn–çocuk iletişimini çocuk gelişimini etkileyen geniş ilişkisel ve toplumsal ağın bir parçası olarak değerlendirmeyi gerektirir.
Şiddetsiz iletişim yaklaşımı geniş bir uygulama alanı bulmuş olsa da çeşitli eleştirilere de konu olmuştur. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı modelin toplumsal güç ilişkilerini yeterince dikkate almamasıyla ilgilidir. Örneğin hiyerarşik iş ortamlarında bireylerin ihtiyaçlarını açık biçimde ifade etmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Benzer şekilde farklı kültürel bağlamlarda duyguların açık biçimde ifade edilmesi aynı ölçüde teşvik edilmeyebilir.
Sonuç olarak Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim yaklaşımı, iletişimi yalnızca teknik bir beceri olarak değil aynı zamanda etik bir ilişki biçimi olarak ele alan önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım yalnızca kişilerarası iletişim bağlamında değil, erken çocukluk dönemindeki ilişkisel deneyimler açısından da önemli bir pedagojik potansiyel taşımaktadır. Bununla birlikte modelin toplumsal güç ilişkileri ve kültürel bağlam açısından bazı sınırlılıkları bulunduğu da görülmektedir. Bu nedenle şiddetsiz iletişim yaklaşımının katı bir iletişim modeli olarak görülmesinden ziyade, bireyler arası ilişkileri daha empatik ve refleksif biçimde değerlendirmeye imkân tanıyan kavramsal bir araç olarak ele alınması daha yerinde görünmektedir.
Kaynakça
Yorum Yaz