İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Osmanlı İslamcılığının kıymetli bir ismi olan Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, yazılarından değindiği meselelerle, bakış açılarıyla günümüze neler söylüyor diye bakmak yerinde olacaktır. Zira merhum sadece dini ilimlerde mahir değildir. Devrin pek çok siyasi, sosyolojik ve iktisadi ahvalinden haberdar olmakla birlikte İslam dünyasının asırlardır içinde debelendiği gayya kuyusundan nasıl çıkılacağına dair kalem oynatmaktan, cehdi fikride bulunmaktan çekinmemektedir.
1910 yılında kaleme aldığı “Hürriyet – Musavat” başlıklı yazısında Musa Kazım, hem kendini ve muasırlar mütefekkirlerini hem de günümüz düşünürlerini meşgul eden kadın meselesi hakkındaki fikirlerini serdediyor.
Tesettürün kadının hürriyetini sınırlandıran bir şey olduğunu düşünmeyen Musa Kazım Efendi’ye göre “kadınlar yaratılıştan nazik ve erkeklerin taarruzgâhı” olduğundan namahreme karşı tesettür onları koruyucu bir zırh vazifesi görüyor. Diğer taraftan “kendisiyle gayrı meşru münasebette bulunak arzusunda olan ve arzusuna mağlup” erkeklerle hemhal olmanın kadının değerini azalttığını vurgulamaktadır. Tesettür emrinin kadına İslam’ın “bir büyük nimeti ve büyük bir şefkat eseri” olduğunu savunan Musa Kazım’a göre tesettürün bir diğer sebebi hikmeti aile hayatının muhafazası içindir.
Musa Kazım, eve ait vazifeleri ikiye ayırmakta, bu vazifelerin ne tamamen erkek ne de tamamen kadın tarafından yerine getirilemeyeceğini ancak “vazifelerin taksimi” ile bunun mümkün olacağını vurgulamaktadır. Ona göre evin içine ait vazifeleri kadına, dışına ait meseleleri erkeğe yüklemek gerekmektedir. Merhumun bu ayrımı geleneksel aile rollerine uygunluk arz etmekle birlikte özellikle kadının okutulması meselesinde bu fikrin mühim tezahürlerine yazısının ilerleyen kısımlarına değinmektedir.
Kadına ve erkeğe ait gördüğü vazifelerdeki herhangi bir değişikliği fıtratı tahribat olarak gören Musa Kazım’a göre “kadınların yaratılış gayeleri; dünyaya çocuk getirmeleri ve o çocukları bir müddet terbiye etmelerinden ibarettir.” Eğer kadın bu işler haricinde meselelerle meşgul olursa kadınların yaratılış hikmetine ters hareket edeceklerini düşünmektedir.
Bu zaviyeden baktığı için kadının “kadınlık kıymetlerine haleldar edecek mahallere gitmesine” ve namahreme karşı tesettürsüz dolaşmasına her zaman ve mekânda karşı çıkmaktadır. Kazım Efendi’ye göre bu durum maslahat, hürriyete ve hikmete uygundur.
Yazısının devamında karı – koca münasebetlerine de değinen Musa Kazım, sözü bizce en can alıcı noktaya getirmektedir.
Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’ye göre “erkekler ilk, orta ve lise mekteplerinde tahsil ettikten sonra bunların hepsinin üstünde olan yüksek mekteplerde, üniversitelerde tahsil görmeye de mecburdurlar.” Fakat kadınların böyle bir mecburiyeti yoktur. “Zira kadınların yaratılışındaki hikmet, onların bir erkekle evlenerek dünyaya çocuk getirmek ve sonra o çocukları terbiye etmek ve ev işlerini düzene koymaktan ibarettir.” Kazım Efendi, kadınların yüksek eğitime devam etmesine, ulvi vazifelerine halel getireceğini endişesiyle, karşı çıkmaktadır.
İlim tahsilinin hem kadın hem de erkeğe belli bir derece farz olduğunu düşünen Şeyhülislam, cahil bir kimsenin aile vazifelerini layıkı veçhiyle yerine getiremeyeceğini düşünmektedir. Diğer taraftan o kadınların bu yüksek ilimlerden hissedar olmasına asla karşı değildir. “Bütün erkekler için bile yüksek ilimleri tahsil etmek hikmet ve maslahata uygun olmayınca bunun kadınlar için hikmet ve maslahata uygun olmayacağı öncelikle böyle olur. Binaenaleyh bir hanım kızın kendi aslî vazifeleriyle ilgili olan ilk, orta ve lise tahsillerini ikmal ettikten sonra hemen bir erkekle evlenmesi medeniyetin gerekleri cümlesinden bulunmaktadır; evlendikten sonra arzu ederse, vakit buldukça kendi evinde yüksek ilimleri tahsil edebilir. Bu fazla, tebcil edilmiş bir meziyettir. Bu kadın eğer kudreti varsa bunu da elde edebilir. Şeriatımız buna mâni olmaz, belki teşvik eder.”
Yazısını İslam’da kadının hak ve sorumluluklarını işaret ederek misallendiren Musa Kazım Efendi, yazısına şu cümlelerle son vermektedir: “Kadınlarımız diğer milletlerin kadınları gibi ticarete vs.ye dalmak mecburiyetinde değildir. Zira “şer’an böyle bir mecburiyetleri yoktur. Hem de olmamalıdır. Çünkü kadınların böyle erkeklere mahsus olan vazifelerle meşgul olmaları kendi aslî vazifelerini ihmal etmelerine sebep olur.”
Merhumun pek çok fikrine olduğu gibi özellikle; tesettürün kadınlar için koruyucu bir kalkan ve şefkat olduğu, kadınların asli vazifesinin dahili ev işleri olduğu, maişet derdiyle erkeklerin meşgul olmadı gerektiği, kadının geçim için çalışmaya mecbur bırakılmaması gerektiği fikirlerine bütün kalbimizle katılmaktayız hatta desteklemekteyiz. Lakin hayatımızı, yazının kaleme alındığı 1910 yılında değil 2026 yılında yaşadığımızı hatırdan çıkartmamak gerekiyor.
Pek çok meselede olduğu gibi aile hayatımızı ilgilendiren rol ve vazife taksimi meselesinde maalesef inandığımız gibi yaşama talihine ve salahiyetine sahip değiliz.
Kadının istihdama katılım oranı tarihte eşi benzeri görülmemiş bir teşvike ve boyuta ulaşmışken; günümüzde Musa Kazım’a göre kadının yaratılışındaki hikmete uygun şekilde hayatını şekillendirmesini sağlamak ne kadar mümkündür? Günümüzde kadınların iş hayatına katılması meselesi mecburiyet midir yoksa ihtiyari bir konu mudur? Kadının yüksek öğretime katılması fikrine, asli vazifelerine halel getireceği endişesiyle mesafeli duran Musa Kazım’ın ilgili fikirleri, günümüz şartları göz önüne alındığında tatbiki ne kadar mümkündür?
İtiraf etmek gerekirse bütün bu sorulara Musa Kazım’ın fikirlerini destekleyici bir şekilde cevap vermek isteriz lakin güzel temennilerin derdi maişete derman olmadığını acı tecrübelerle öğrenmiş durumdayız. O halde ne yapılması gerekir?
Kadınları evi geçindirmeye mecbur kalmış bir evin tek ve en küçük oğlu olarak bu sorunun üzerine hayli kafa patlattığımı söylemeliyim. Ferdi planda bulduğum cevap iyi bir eğitim almak neticesinde nitelikli bir işe girmek, parayı azami ölçüde tasarruf edip çeşitli yatırım araçlarıyla parayı değerlendirmeye çalışmak oldu.
Akran hemcinslerimin ortak bir kanaati olarak eğer kadınlarımıza hem fıtratlarına hem de saadetlerine uygun bir hayat yaşatmak istiyorsak sadece maaşlı bir işin kazancı yeterli olmayacağı durumu, acı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Durum buyken ticaret veya ticari işler tek yardımcımız olacaktır. Bundan dolayı bütün hemcinslerimin bu meseleye eğilmelerini şiddetle tavsiye ediyoruz.
Elbette bu iktisadi seviye çarşambadan perşembeye ulaşılabilecek bir durum değil. Bundan dolayı evimizi ilgilendiren vazifelerimizin taksimini yeniden gözden geçirmek zorundayız. Zira çalışmaya sürüklenmiş kadınlarımıza bir de ev işlerinin yükünü bırakmak adaletsiz bir tavır olacaktır. Binaenaleyh erkeklerinde bu işleri öğrenmesi ve yapması gerekiyor. Bu işlerin sıradan bir alışkanlık haline gelmesinin bir erkek için ne kadar zor olduğunu yakinen tecrübe eden bir kimse olarak şunu söylemeliyim ki çabalamak ve sabretmek gerekiyor. Eğer 2026 yılında huzurlu bir aile hayatı arzu ediyorsak benim bulduğum çözüm bu. Böyle bir arzusu olmayanlar için de zaten bu teklifler anlamsız.
Diğer taraftan şunu söylemek gerekir ki malum köklü sorun sadece fertlerin mücadelesiyle tamamıyla çözüme kavuşturulabilir değildir. Ancak ve ancak devletler seviyesinde üretilecek politikaların derdimize derman olacağı kanaatindeyiz. Bu anlamda bizleri ümitvâr kılacak gelişmeler yaşanıyor olsa da politika yapıcıların tezatlı söylemleri yenecek daha çok fırın ekmeğimizin olduğunu gösteriyor.
Bir yandan aile yılı ilan edilip insanların evliliğe teşvik ederken diğer taraftan kadın istihdamını arttırıp zorunlu eğitimi fiilen 16 – 18 yıla çıkartmak tezattan, tenakuzdan başka nedir?
Minallahi’t-tevfîk
Ahmet Furkan Usta
Yorum Yaz