İSLAM TOPLUMLARININ İKTİSADİ DÜŞÜŞÜ: ELEŞTİREL YAKLAŞIMLARA BİR DEĞERLENDİRME

0

İslam toplumlarının iktisadi gelişmesi ve sermaye birikimine yaklaşımları hakkında eleştirel görüş sahibi olan isimlerin önde gelenlerinden bazıları Daren Acemoğlu, Timur Kuran, Sabri Ülgener ve Umar Chapra’dır. Aslında bu isimlerin görüşlerine ve zihin dünyalarına bakıldığında ortak noktaların bulunduğu bunun da kurumsallık meselesinde birleştirilebildiği söylenebilir.

Umar Chapra “Muslim Civilization” adlı eserinde İslam toplumlarının -daha özelde de Osmanlı’nın- iktisadi açıdan yeterince gelişememesinin sebeplerine değinmektedir. Buna göre Chapra’nın tespitleri en öz haliyle şöyle sıralanabilir: Demokrasinin yokluğu, halifenin ve hilafetin halktan/kamudan daha önemli ve ön planda görülmesi, yozlaşma, politik baskılamalar, siyasi hesap verilebilirliğin yokluğu, tarihi tecrübeden ders çıkarmadaki eksiklik, demokrasiden yoksunluğun sosyo-ekonomik zemine olumsuz etkisi, insani gelişim endeksinin yeterince gelişmiş ve kapsayıcı olmaması, eğitimdeki dolayısıyla da araştırma ve teknolojideki gerilik ve tüm bu sebeplerle Müslüman toplumlar ile gelişmiş diğer toplumlar arasındaki derin boşluğun giderek daha da büyümesi. Chapra sorunların tespitine önem verdiği gibi, çözüm olarak bazı öneriler sunmayı da ihmal etmemiştir. Buna göre İslam toplumlarında mikrofinansa önem verilmesi, zekât ve vakıf müesseseleriyle mikrofinansın hareketlendirilmesi, kar-zarar ortaklılarının tesisi, satım ve kiralama temelli İslami finans zemininin kurulması gibi faktörlerin önemini vurgular. Bununla birlikte aile, cami, medrese ve politika şeklinde 4 temel alanda reformların yapılmasının aciliyetle elzem olduğunu dile getirir. Çünkü Chapra’ya göre imamların daha donanımlı ve toplumda daha fazla sorumluluk sahibi olması; aynı zamanda medreselerin erken dönemde olduğu gibi hem dini hem pozitif ilimlerin birlikte okutulduğu, eleştirel görüşlere ve bilimsel analizlere yer veren kurumlar olması, kamu kaynaklarının etkili kullanılması gerekir. Son olarak Chapra’nın düşüncesinde tüm bu süreçlerin barışçıl ve şiddet içeren mücadele biçimlerinden uzak olması gerektiği vurgusu özellikle dikkat çekmektedir.

Daren Acemoğlu meşhur “Ulusların Düşüşü” eserinde uluslar arasındaki refah farklılığının temel nedeninin coğrafi, tarihi ya da kültürel faktörler olmadığını belirtir. Ona göre bu farklılığın temel nedeni toplumların sahip olduğu ekonomik ve siyasi kurumların niteliğiyle ilgilidir. Ulusların Düşüşü adlı bu eserde, kapsayıcı ekonomik ve siyasi kurumlar ulusların refaha erişmesinde önemli rol oynayan temel etmenler olarak görülmektedir. Yani nitelikli, organik ve toplumun ihtiyaçlarına uygun kurumların tesisi, gelişim için önemli ve elzem başat faktörler olarak anlaşılmaktadır. Çünkü böylesi kurumlar eser boyunca verilen örnekler ve yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla merkezi bir yönetimi, hesap verilebilir ve şeffaf bir yönetim tarzını, istikrarı, hukukun birliğini ve üstünlüğünü gerektirmektedir.

Timur Kuran ise özelde Osmanlı iktisadi yaşamının durgunlaşmasını ve genel olarak İslam toplumlarının ekonomik açıdan gerilemesini sadece iktisadi unsurlarla açıklamayı yeterli görmez. O bu gerilemeye ve gelişime ayak uyduramamaya iktisadi olmayan kurumsal sosyal yapılardaki başarısızlık veya niteliksizliği de eklemektedir. İslam ekonomi doktrininin “siyasal İslam” ya da “İslamcılık” olarak bilinen toplumsal hareketin gölgesinde kaldığını söylemektedir. Özellikle başlarda İslam ekonomisinin ekonomik karakteri, İslami karakterin ve belki de siyasi söylemlerin yanında ikinci planda kalmıştır. Orta Doğu’nun gelişme sorununa yaklaşımı da kurumsal sosyal ve ekonomik değişim çerçevesindedir. Ona göre kurumlar bireysel davranışları belirleyen ve bu davranışları belirleyen/kısıtlayan toplumsal olguları sosyal olarak yaratan bir sistemdir. Kurumlar, pek çok insani ilişkileri olduğu gibi ekonomik faaliyetleri de mümkün kılan kurallar, düzenlemeler ve örgüt biçimleridir. İktisadi faaliyetleri biçimlendiren formel ve enformel kurallar vardır. Hukuk da formel kuralların en etkilisidir. Orta Doğu’da ilgili kurumsal sosyal yapıların ve formel kuralların başında da İslam hukuku gelmektedir. İslam hukuku, ilke olarak bütün insan uğraşlarını kapsamıştır. Kuran örgütsel bir durgunluk olduğundan bahseder ve bunu da geri kalmışlığın nedenlerinden biri olarak sunar. Diğer yandan İslami miras sisteminin de sakıncalarından bahsederek bunu da gerilemenin nedenlerinden biri olarak gösterir. Özetle Kuran bu geniş ve kapsayıcı kurumsallığa, dinamik bir örgütlenmeye ulaşamamanın merkezine İslam hukukunu koymaktadır.

Sabri Ülgener ise Osmanlı gerilemesindeki en temel sebebi kendisine ait olan “ortaçağlaşma” kavramıyla açıklamaktadır. Bu ortaçağlaşma aynı zamanda bir zamanlar Batı dünyasını gerilmesine neden olan zihniyettir. Osmanlı’daki bu gerileme siyasi ve askeri olmaktan ziyade, fikri, sanatsal ve eğitim yönündedir. Ülgener, ortaçağlaşmış kesimin başında esnaf-lonca, tüccar gibi zümrelerin esnaf terbiyesi ve lonca ahlakını görmektedir. Özetle lonca-esnaf ahlakı ile siyaseti, durgun-kapalı sanat anlayışı, gelenekçi, otoriteye bağlı, ağır ve yavaş hayat görüşüne dayanır. Ülgener’in tasvirindeki orta çağ insanı genel olarak kısmetine razıdır, rutin hayatından çıkmaz, zenginliği üretim için değil, gösteriş yapmak için arzular. Bundan dolayı orta çağ insanı çoğu zaman aynı noktalarda birleştiğinden ortak bir orta çağ ahlakından söz edilebilir. Ekonomik alanda yaşanan daralmalar, normal geçim yollarında sapmalar meydana getirmiş, bunun sonucunda insanlar çeşitli kazanç yollarına adeta savrulmuştur. İkinci aşama olan savrulma ve boşalmada Ülgener bu yollara değinir. Diğer bir ifadeyle bu aşamada genel olarak girişimcinin kazanç edinme hırs veya arzusunun normal yollarla tatmin edilmemesinden dolayı seçmek zorunda kaldığı çeşitli yöntemler açıklanmıştır. Ülgener’e göre ilk sırada kaba ve zora dayalı kazançlar bulunmaktadır. İkinci sırada uysal ve sinsi kazanç edinme yolları yer almaktadır. Zahmetlere katlanmamak için yöneticilere yaranma babında göze girmeye çalışma, yanaşmalık, el etek öpme gibi davranışlarla mal sağlama bu yollardandır. Kısacası toplumda kazanç ve geçim yollarında irrasyonel yöntemler hâkimdir. Her şey donuk ve durgun bir manzaraya sahiptir. Örneğin kıymetli mal olan altını gömme adet haline gelmiştir ki para gömme, defineciliğin bir diğer yüzüdür. Kazanmak ve tüketmek bu dönemde iktisadın dışındadır ki buradan kasıt üretim ve kapital birikim için değildir. Zenginlik uzun vadeli olmamıştır genelde bir nesil ile sınırlıdır. Çözülme devri zengini zihniyeti de zenginliği de toprağa gömülüdür. Zira zenginliği daha çok doğrudan veya dolaylı olarak toprak sayesinde edinmiştir ve tüm hesabını toprağa göre ayarlamaktadır. Bu dönem zengini gösteriş, görünüm, ağalık, efendilik için zengindir oysa batıdaki zenginin zihniyeti toprak dışı olup parası da ticaret içindir.

Ülgener’e göre, Doğu’da merkantilizmin gelişmemesinin temel nedeni ise yöneticilerin feodal zihniyetinde aranmalıdır: “Biz ticaret yaparsak kim yönetir?”. Dolayısıyla Doğu toplumları veya Osmanlı toplumu maddiyatı merkeze koymayan bir dünya görüşüne sahiptir. Ancak bu durum, Ülgener’in anlayışında, bu toplumların mutlak anlamda kazanma isteği ve arzusundan uzak olduğu anlamına da gelmemektedir. Her dönemde olduğu gibi ortaçağlaşmış Osmanlı toplumunda da para, altın, gümüş hevesliği mevcuttur. Bununla birlikte bu arzu Batı’da olduğu gibi birikim, tasarruf, üretim, şirketleşme hedefi için değil, daha çok gösteriş, güç, rüşvet, hediye, ağalık, efendilik gibi daha dar anlamlı bir amacın gerçekleştirilmesi içindir. Sonuçta ise bu haller kapitalist bir hayat veya iktisadi yaşam şeklinin de yerleşmesini de engellemiştir.

Sonuç olarak görüldüğü gibi akademik dünyanın önde gelen isimleri iktisadi düşüş meselesine karşı benzer eleştiriler getirmiştir. Yaptığım okumalar sırasında pek çok noktada tespitlere/eleştirilere katılmış olmakla birlikte yalnızca doğrudan İslam dinini ya da İslam hukukunu sebep ve engel olarak gören yaklaşımlar haksız yaklaşımlardır. Eleştirilen ve ortaya konulan yanlışlar insanların dini ilkeleri, dinin sunduğu dünya görüşünü ya da ahlaki değerleri doğru anlayamamalarından, şekilcilikten uzaklaşamamalarından, yeterince düşünüp eleştirel bakamamalarından ya da belki bazılarının da kasti olarak art niyetlerinden kaynaklanmaktadır. Diğer yandan bir diğer önemli husus, büyümenin yegâne temelinin “batılı demokratik sistem” olduğu yaklaşımı da meseleyi çıkmaz sokaklara hapsedecek bir tavırdır. Çünkü batılı demokratik sistem yegâne iyi ve gelişmişlik yolu olarak görüldüğünde iktisadi olarak geri kalmış olan toplumlara biçilen kaftan da “batıya ulaşamamış olmak” oluyor. Halbuki hiçbir zaman doğruya, iyiye, kemale ya da hakikate ulaşmada tek bir yol yoktur. Tüm bireyler ve tüm tecrübeler biricik olduğu gibi toplumlar da kendi içlerinde öyledir; kendilerine özgü renkleri, kalıpları, dinamikleri ve kodları vardır. Dolayısıyla Müslüman toplumlar kendi tarihi tecrübesini iyi özümseyip, kendi dinamiklerinin farkında olup, kendi inandıkları dini, ahlaki ve örfi ilkeler ışığında özgün kodları ile kurumlar oluşturmalıdır. Ancak bu şekilde sorunlarına çözüm olacak, iktisadi gelişimleri sağlayacak sürdürülebilir uzun soluklu kurumlar ve sistemler inşa edebileceklerdir. Bu hususları göz ardı etmeden başka toplumları ya da sistemleri doğrudan kopyalayarak oversize politikalar ya da sistemler ile verimsiz kısa vadeli çözümlerle vakit kaybetmeden kurulacak başarılı özgün kurumlar iktisadi düşüşten kalkabilme adına önemli bir adım olacaktır. Bununla birlikte yerel ya da merkezi yöneticiliklerde liyakat sahibi, şekilci dini anlayışlardan uzak, sorgulayan, düşünen; meselelere bütüncül bakıp farkındalık oluşturabilen kişilerin olması ikinci önemli adımdır. Pozitif bilimlerin unutulmuş olan önemini hatırlamak ve gereken ilgiyi göstermek, güncel araçlara ve yeniliklere önem vermek, dini Kurana ve camilere hapsetmeden ve dini metinleri insanla, bütün bir evrenle ve doğayla birlikte okumak da bir başka önemli adım olacaktır. Bir diğer önemli adım da tarımsal üretimin kıymetinin yeniden hatırlanması, zirai bilgi ve gelişmeye önem verilmesi kısacası toprağa dönüştür. Çünkü bence iktisadi düşüşün önemli sebeplerinden biri de üretim meselesinin en önemli ayağı olan/olması gereken toprağın göz ardı edilmiş olmasıdır. Bunda köyden kente göç meselesinin de büyük etkisi olmakla birlikte sanayinin ve endüstriyel üretimin göz boyayıcı cazibesine kapılmanın da sonucu olduğunu düşünüyorum. Toprağa bilinçli bir dönüş eminim ki Müslüman toplumlara orta-uzun vadede büyük olumlu gelişmeler sunacaktır. Son fakat diğerlerinden daha az önemli olmayan adım ise informel yani ailede başlayan eğitime yeniden değer ve pay vermektir. Belki de üniversite çağına kadar çalışmayı, parayı, tasarrufu, harcamayı, israfı, cimriliği, krizi, dengeyi, bankayı, gelir-gider dengesini, yatırımı, faizi, borcu, sadakayı, zekâtı, iş bölümünü vs. kısacası temel iktisadi hususların hiçbirini bilmeyen; faturalardan-kiralardan bihaber, her istediği hesapsızca alınan yapılan çocuklar lisede/üniversitede ya da evlenip aile kurduklarında afalladıklarında onları suçluyoruz.  Oysa bugün iktisat dediğimiz disiplin Eski Yunanda oikonomia; İslam Ahlak düşüncesinin pratik ahlak kısmında “ilmi tedbirül menzil” olarak isimlenmişti. Erdemler eğitiminin içinde çok temel iktisadi öğretiler de bulunmaktaydı. İşte aslında biz o zamanlardan bugünlere o ruhu, o bütüncül bakışı kaybettikçe biraz biraz düştük. Bilinçli, bilgili, farkındalık ve sorumluluk sahibi; kendini, ailesini ve toplumunu tanıyan çocuklar yetiştirmek aynı özelliklere sahip toplumları ve güçlü, organik, refah sunan sistemleri inşa etmeye eminim ki önemli bir temel sağlayacaktır. Tüm değişim ve dönüşümleri mümkün kılabiliriz; yeter ki renklerimiz, dinamiklerimizi, sınırlarımızı ve kodlarımızı bilelim.

Esma Vatandaş*

* İslam İktisadı ve Finansı Bölümü Doktora Öğrencisi; Maruf Vakfı İslam Ekonomisi Enstitüsü Araştırmacısı

About Author

Leave A Reply