HİKMET NEDİR?

0

Hikmet tasavvufta genellikle “ilâhî sırların ve gerçeklerin bilgisi, varlıkların var oluş amaçlarının kavranması, sebeplerle bunların sonuçları arasındaki ilişkilerde ilâhî iradenin rolünün keşfedilmesi” anlamında kullanılır.

Nitekim ilk sûfîlerden Hakîm et-Tirmizî hikmeti “kalbin ilâhî sırlara vâkıf olması”, Ebû Osman el-Mağribî “hak olanı söylemek” şeklinde tarif etmişlerdir. Hakîm et-Tirmizî’ye göre “hikmet-i ulyâ” veya “hikmet-i hikmet” denilen hikmet türü peygamberlere ve velîlere has bir ilimdir (Ḫatmü’l-evliyâʾ, s. 348, 362); bu anlamda hikmet keşf yoluyla ulaşılan tasavvufî bilgidir.

Kuşeyrî sûfîlerin hikmeti açlıkta aradıklarını söyler. Ona göre günah ve cehaletin kaynağı tokluk, ilim ve hikmetin kaynağı açlıktır (Risâle, s. 236). Hikmet midesi boş olanlarda bulunur (a.g.e., s. 256). Bâyezîd-i Bistâmî, “Bu mârifete ne ile ulaştın?” sorusuna, “Boş mide ve çıplak bedenle” şeklinde cevap verdiğine göre (a.g.e., s. 91) hikmetle mârifet aynı anlama gelmektedir. Yûsuf b. Hüseyin er-Râzî hikmetin amelle kazanıldığını söyler (Sülemî, s. 189). Hikmet sahibi olmanın alâmeti sürekli olarak sükût etmek ve ihtiyaçtan fazla konuşmamaktır (a.g.e., s. 226). Hikmeti elde etmek için dünyevî kaygılardan uzak kalmak gerekir.

Tasavvufî bilgi olarak hikmet ehli olmayana verilmez, ehli olandan da esirgenmez. Hikmeti ehli olmayana veren ona zarar vermiş, ehlinden esirgeyen de ona zulmetmiş olur (a.g.e., s. 26, 32). Sûfîlerin bu konuda dikkatli olmalarının sebebi hikmeti dinleyip de kabul etmeyenin günahkâr, ona göre davranmayanın ise münafık olacağına inanmalarıdır (a.g.e., s. 387). Öte yandan hikmetin kimlerde bulunmayacağı hususuna da dikkat çekilmiş, Fudayl b. İyâz, bid‘atçılarla düşüp kalkanların hikmete sahip olamayacağını ifade etmiştir (a.g.e., s. 10).

İlk sûfîlere göre hikmet çabayla kazanılan, özenle korunan çok değerli bir gizli bilgidir. Bu bilgiye sahip olan kişiye hakîm denir. Ebû Bekir el-Verrâk’a göre peygamberlerden sonra en yüksek derecede bulunanlar hakîmlerdir (a.g.e., s. 226). Hakîm et-Tirmizî ise hakîmlerin peygamberler ve sıddîklardan sonra Allah katındaki yerlerini alacaklarını söyler (a.g.e., s. 33). Tasavvufta bazan ârifle hakîm eşit kabul edilir, bazan da ârif hakîmden üstün görülür. Hakîm et-Tirmizî’ye göre âlimin mertebesi konuştuklarının altında, hakîmin mertebesi konuştuklarıyla aynı seviyede, ârifinki ise konuştuklarının üstündedir.

Hikmeti ilk defa bir tasavvuf terimi olarak ele alıp inceleyen Herevî onun üç mertebesinden bahsetmiş, daha sonra takipçileri Herevî’nin bu görüşlerini çeşitli şekillerde yorumlamışlardır. Herevî’ye göre hikmetin birinci derecesi bir durumu, bir işi görmek, bilip tanımak, ikinci derecesi bunu ifade etmek, üçüncü derecesi onu uygulamak ve yaşamaktır (Ṣad Meydân, s. 59). Felsefe kültürünün iyice yaygınlaştığı dönemlerde sûfîlerin hikmet tanımlarının da felsefîleştiği görülmektedir. Nitekim İbnü’l-Arabî’nin tasavvufî görüşlerine bağlılığıyla tanınan Abdürrezzâk el-Kâşânî hikmeti “asıllarına uygun olarak eşyanın mahiyeti, nitelikleri, özellikleri, hükümleri, sebep-sonuç bağlantısı, varlıklar alanındaki sıkı düzenin sırrı hakkında bilgi sahibi olmak, bu bilginin gereğine göre hareket etmek” şeklinde tanımlamıştır (Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 61). Kâşânî ayrıca biri söylenen hikmet, diğeri söylenemeyen hikmet olmak üzere hikmeti ikiye ayırmakta, ilkine şeriat ve tarikat, ikincisine hakikatin esrarı adını vermektedir. Ona göre rüsûm ulemâsı ve halk ikinci hikmetten bir şey anlayamaz.

Sonraki dönemlerde sûfîlerin hikmet konusunda verdikleri tariflerde hikmetin bilgi ve eylemle ilgili yönü aynı derecede vurgulanmış, bunun sırrî bir bilgi olduğuna işaret edilmiştir. Bununla beraber tasavvuf tarihinde hikmeti konu alan en ünlü eser olan İbnü’l-Arabî’nin Fuṣûṣü’l-ḥikem’i tamamıyla teorik mahiyettedir.

İlk sûfîler hikmet konusunda bazı risâleler kaleme almışlardır. Ebû Bekir el-Verrâk’ın (ö. 280/893) Risâle fi’l-ḥikme ve’t-taṣavvuf adlı eseriyle Zünnûn el-Mısrî’ye nisbet edilen Risâle fi’l-ḥikme bunlardandır (Sezgin, V, 643, 647). İbn Atâullah el-İskenderî’nin el-Ḥikemü’l-ʿAṭâʾiyye adlı eseri 300 kadar hikmetli sözü ihtiva eder. Şehâbeddin es-Sühreverdî el-Maktûl, Ḥikmetü’l-işrâḳ adlı eseriyle kendine has bir tasavvuf felsefesinin öncülüğünü yapmıştır. Ahmed Yesevî’nin hikemî şiirlerini ihtiva eden eseri de Dîvân-ı Hikmet adıyla anılır. Ahmed er-Rifâî’nin el-Ḥikemü’r-Rifâʿiyye adlı risâlesi de onun bazı Hikmetli sözlerini ihtiva eder.

Tasavvufta hikmete verilen önem sebebiyle bazı sûfîlerin “hakîm” lakabıyla anıldıkları görülmektedir. Hakîm et-Tirmizî ve Hakîm Senâî gibi Orta Asya Türk sûfîlerinden Hakîm Atâ Süleyman Bâkırgānî de ününü bu kavramdan alır. Safî, Süleyman Atâ’yı tanıtırken “hikmet-âmiz” sözlerinin, “ibret-engiz” latifelerinin Türkistan’da meşhur olduğunu belirttikten sonra, “Her gördüğün kişiyi Hızır bil, her geceyi Kadir bil”; “Herkes yahşi biz yaman, herkes buğday biz saman” şeklindeki özdeyişlerini bu hikmetlere örnek olarak göstermektedir (Reşehât Tercümesi, s. 18-19).

Kaynak: İslam Ansiklopedisi, Ferhat KOCA

BİBLİYOGRAFYA
et-Taʿrîfât, “ḥikme” md.; Tehânevî, Keşşâf, I, 370; Hakîm et-Tirmizî, Ḫatmü’l-evliyâʾ (nşr. Osman Yahyâ), Beyrut 1965, s. 348, 362; Kelâbâzî, Taarruf (Uludağ), s. 83, 130; Kuşeyrî, Risâle (Uludağ), s. 91, 236, 256; Sülemî, Ṭabaḳāt, s. 10, 26, 32, 33, 81, 135, 189, 226, 387, 483; Gazzâlî, İḥyâʾ, I, 1-38; a.mlf., el-Ḥikme fî maḫlûḳāti’llâh (nşr. Muhammed Reşîd), Beyrut 1986; Herevî, Ṣad Meydân, Tahran 1368, s. 58-59; a.mlf., Ṭabaḳāt, s. 725; a.mlf., Menâzil, s. 132, 399; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, II, 269; Baklî, Meşrebü’l-ervâh, s. 147; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 61-63; Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 263; Reşehât Tercümesi, s. 18, 19; Ankaravî, Minhâcü’l-fukarâ, Kahire 1256, s. 211-212; Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 87-89; Sezgin, GAS, V, 643, 647; Seyyid Ca‘fer-i Seccâdî, Ferheng, Tahran 1350, s. 326 vd.; Seyyid Sâdık-i Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1367, IV, 268; Süleyman Uludağ, İslâmda Emir ve Yasakların Hikmetleri, Ankara 1995.

About Author

İlim ve Medeniyet

iletisim@ilimvemedeniyet.com

Leave A Reply