ESKİ TÜRKLERDE OK VE YAYIN ÖNEMİ

0

GİRİŞ

Savaş teknolojilerinin gelişmesi öncelikle insanların kendilerini korumak ve yemek ihtiyacını gidermek için avlanmaları üzerinden gelişmiştir. Kaçınılmaz olarak gelişen insanlık, buluşlarını birbirleriyle yaptıkları savaşlarda da kullanmışlardır.

Çalışmanın konusu olan ok ve yay da bu doğrultuda icat edilmiştir. Öncelikle birinci bölümde ok ve yayın ne olduğu ve icadından bahsedilmiştir. İkinci bölümde Türklerde ok ve yayın gelişimi ve askeri bakımdan önemi üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise ok ve yayın Türk kültür tarihi açısından önemi üzerinde durulmuştur.

 

BİRİNCİ BÖLÜM

Ok ve Yayın Atası:

İnsanlar var oldukları ilk andan itibaren beslenmeye ve korunabilmeye ihtiyaç duymuştur. İnsanoğlu kendi tarihinin %99,5’ini avcı-toplayıcı olarak geçirdi.[1] İnsanlar ilk çağlarda avlanabilmek için taşları kullanıyordu. Fakat hem etkili hem de yeterli değildi. Bunun yerine bir sopa ve bunun ucuna çeşitli materyallerden (taş, obsidyen, metal) temren[2] yapılmaya başlandı. Böylece cirit elde edilmiş oldu. Bu ilkel silah sayesinde avın yanına gitmek yerine belli mesafelerden fırlatmak sureti ile saldırı yapılabildi. Böylece insanlık ilk uzun menzilli silahını icat etmiş oldu.

Menzilli silahların kaderini etkileyen bir diğer gelişim fırlatma aparatlarının icat edilmesidir. Ciritler için imal edilen ‘atlatl’ sayesinde ciridin elle atılmasına oranla mesafesi artmıştı. Bu fırlatma aracı, ahşap ya da kemikten bir malzemenin ucuna ciridin geçirilebileceği bir çentik oyularak üretiliyordu. Cirit bu çentiğe oturtulduktan sonra atlatl elde kalmak üzere fırlatma hareketi yapılırdı. Bu hareket sırasında enerji atlatl vasıtası ile ciride geçer ve cirit çentikten çıkarak hedefe doğru yol alırdı.[3]

Ancak atlatl da yeterince hızlı değildi. Ayrıca ciridi atmak için vücudun büyük bölümünü kullanmak gerekiyordu. Bu da ciridi atmadan hemen önce avcının gizlendiği yerden çıkmasını gerektiriyordu. Bu geçen süre ava, avcıyı fark edip menzilden çıkmasına yetecek kadar zaman veriyordu.

Bu durum insanlara gizlendiği yerden çıkmadan daha uzağa cirit atma zorunluluğu getiriyordu. Zorunluluk ve ihtiyaçtan hâsıl olan her icat gibi ok ve yayın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı. İlk ok ve yayı kimin kullandığı bilinmiyor. Bazı araştırmacılara göre insanlık tarihinin ilk icadı olan bu silahın ana materyali ahşaptı.[4] Bu yüzden doğa şartlarında günümüze kadar korunması mümkün olmadı ve elimizdeki verilerin kısıtlı kalmasına yol açtı. Bilinen ilk yay ise Danimarka’nın Zealand Adası’nda Holmegaard’da bulunan ve 9.000 bin yıl önceye ait yaylardır.[5]

Yaylar bükülmeye maruz kalan ahşap parçasının iki ucuna kiriş[6] takılarak oluşturuluyordu. Kirişin geriye çekilmesiyle artan sıkıştırma hareketi ile yay içerisinde biriken potansiyel enerjiyi kirişin bırakılmasıyla birlikte kinetik enerji kirişe takılmış oku fırlatabilmek için kullanılırdı.[7]

Fotoğraf 1 Holmegaard Yayı[8]

Ok ise dört bölümden müteşekkildi. Okun gövdesini oluşturan çubuğa şaft denirdi. Bu şaftın ucuna temren denilen ve dönemin imkânları doğrultusunda taş, obsidyen, metal gibi materyal sivriltilerek monte edilirdi. Yayın kirişe takılan kısmına ise gez denirdi. Gez kimi zaman şaftın oyulması ile kimi zaman da ayrı bir materyalden yapılırdı. Son parça ise okun kanadı denilen hayvan tüylerinin kesilerek geze yakın kısma yerleştirilmesiyle oluşurdu.[9]

Bir ok her zaman avı öldürmek için yeterli olmuyordu. İkinci oku atana kadar ise av çoktan kaçıyordu. Bu yüzden ok temrenlerine zehir sürmeye başlandı. Yaralanan av bir süreliğine de olsa kaçma şansı oluyordu. Ancak ölümden kurtulamıyordu. Avcı izini sürüp avın ölüsüne ulaşabiliyordu. Yayın icadıyla avı yakalama oranı arttı. İnsanlar protein ihtiyaçlarını karşılamaları daha kolay hale geldi. Daha fazla beslenebilme şansına eriştiler. Bu da nüfuslarının artmasını sağladı.

Hayatlarına bu denli etki eden silah ok ve yay savaş alanında da kullanılmaya başlandı. Yakın mesafelerde yapılan muharebeler yerini büyük oranda uzun menzilli yaya bırakmıştı. Daha uzun menzile sahip yayı kullanan muharipler yakın mesafeye girmeden düşmanına çok büyük zayiat verdiriyordu. Savaşın başında ok ve yayla üstünlüğü ele alan tarafın zaferi kaçınılmaz oluyordu.

Ok ve yay sayesinde büyük medeniyetler ve imparatorluklar kuruluyor ya da yıkılıyordu. Ok ve yayın bu kadar hayati öneme sahip olması, sadece onu kullananı değil onu en iyi geliştireni de muzaffer yapıyordu. Oku en uzağa en etkili biçimde atabilmek için hem ok hem yay üzerinde değişik denemeler yapıldı. Oklarda; temrenlerin madenleri değiştirildi, kancalar eklendi; daha düz uçabilmesi için hayvan tüylerinden oklara kanat yapıldı. Yaylarda ise daha uzun mesafeye ok atabilmesi için arbaletler geliştirildi. Bu arbaletlerin peş peşe ok atabilmesi için düzenekler kuruldu. Yekpare yaylar yerine birkaç parçadan yaylar üretildi.

 

İKİNCİ BÖLÜM

Türklerde Ok ve Yay:

Türkler tarih boyunca çeşitli coğrafyalarda yaşamış ve bu coğrafyanın şartlarına uyum sağlamıştır. Türklerin ana vatanı Orta Asya ise en zorlu şartlara ev sahipliği yapan sert iklimi olan bir bölgeydi. Uçsuz bucaksız bozkırda hayatta kalmak için her zaman savaşa hazır bulunmanın yanında savaşta kullanılan araç-gereçler de büyük önem taşımaktaydı. Nüfus bakımından tarih boyunca az olan Türkler savaş teknolojisinde büyük atılımlar yaptılar. Atı kimin evcilleştirdiği net olarak bilinmese Orta Asya’da savaşta ilk kullanan Türklerdi. Atı rahat kullanmak için koşum takımları, üzengiler icat edildi. Savaşta bilhassa Orta Asya’nın bomboş bozkırında yapılan savaşta önemli bir mihenk taşı olmuştu at. İkinci mihenk taşı ise Ok ve yayın Türkler tarafından mükemmelleştirilmesi oldu.

Ok ve yayın icadı konusunda yukarıda bahsetmiştik. Ok ve yayı en iyi kullananlar ise şüphesiz Türklerdi. Okçu millet olarak anılması boşuna değildi.[10] Türklerin kullandığı ilk yayları onlardan önce kullanan var mı bilinmiyor. Ancak en etkili biçimde kullanan onlardı. Bu yaylara, birden çok malzemenin bir araya getirilmesi ile üretilmiş oldukları için 1877’de General Pitt Rivers tarafından birleşik yay (composite bow) terimi önerilmiştir.[11]

Eski Türklere ait birleşik yaylar dört parçadan oluşuyordu. Yayın iskeletini kayın ağcı, akçaağaç gibi Türklerin kutsal kabul ettiği ağaçlar oluşturuyordu. Bu ağaçlar hem kolay esneyebilen hem de tutkalı daha fazla emen ağaçlar olması da diğer tercih nedenleri arasındaydı. Yay kollarının iç ve dış yüzeylerine balık tutkalı kullanılmak suretiyle dayanıklılığı artırmak için boynuzlar yapıştırılıyordu. Üzerine çeşitli hayvanlardan elde edilen sinir sürülüyor ve böylece birleşik yay ortaya çıkıyordu.[12]

Tek parça yaylar bile kırılabilirken dört parçadan oluşan yaylar nasıl oluyor da kırılmıyordu? Yayın kırılmasını engellemek için kullanılan tutkal çok güçlüydü. Balıkların hava keselerinden yapılan tutkallar boynuz ve ahşabın ayrılmasına imkân tanımıyordu. Her ne kadar yayın kırılması mümkün olmasa da İskitler kırılabileceği ihtimaline karşı yanlarında ikinci bir yay daha bulunduruyordu. Bir İskit yayı yaklaşık 200 sene boyunca kullanılabilir durumda kalıyordu.

Yayların boyunu bu teknik sayesinde kısa yapabiliyorlardı. Böylece kısalan yayların hareket kabiliyeti arttı. At üstünde kullanmaya imkân sağladı. Bununla da kalmayarak at düz giderken geri ok atabilmeye başladılar. Türkler sadece saldırırken değil geri çekilirken de yıkıcı bir güç haline geldiler. Bu konuda Câhiz’in naklettiği bilgilere göre Türklerin geri çekilmesi; “öldürücü bir zehir, insanın işini bitiren bir ölümdür. Çünkü Türkler, arkasındaki insana önündeki insan gibi okunu isabet ettirebilmektedir.”[13]

Osmanlı dönemine kadar kullanılan ıslıklı okun mucidi ise Modu Şanyü’dür. Modu, babası Tou-man tarafından Yüeh-chih’ler rehin olarak verilmişti. Daha sonra Tou-man Yüeh-chih’lere saldırmıştı. Ancak Modu Yüeh-chih’lerin elinden cins bir ata binerek kaçtı. Babası bu başarısından dolayı Modu’yu ödüllendirmek zorunda kaldı ve emrine bir tümen asker verdi. Modu emrindeki bu askerleri çok sıkı bir disiplin altında eğitti. Bu sırada ıslıklı oku icat etti. Askerlerine, ıslıklı oku nereye atarsa onların da oraya atmasını emretti. Bağlılıklarını test etmek için önce atına sonra karısına ıslıklı oku attı. Tereddüt eden askerlerinin kellesini aldı. Böylece emrindeki askerlerin tamamıyla sadık olmalarını sağladı. Bir av sırasında ıslıklı oku babasına atarak tüm askerlerinin babasını vurmasını sağladı ve ardından hükümdar kendisi oldu.[14]

Osmanlıların çavuş oku[15] dedikleri ıslıklı oklar, kemik ok uçlarına delikler açarak yapılırdı. Oka paralel ve nizamlı bir şekilde açılan delikle, okun uçuşu sırasında rüzgârın deliklerden içeri girmesiyle vızıldayan bir ses çıkarırdı. Bu oku daha çok işaret vermek ve yön göstermek amacıyla komutanlar kullanırdı.[16]

Fotoğraf 2 Islık Çalan Ok[17]

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Kültür Tarihinde Ok ve Yay:

Kültür; “bilgiyi, îmanı, san’atı, ahlâkı, hukuku, örf-âdeti ve insanın cemiyetin bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün maharet ve itiyatları ihtiva eden mürekkep bir bütündür.”[18] Bugün yapılan pek çok eylem, her bilgi, yaşayış tarzı, gelenek ve ananelerin çok büyük bir geçmişi vardır. Bilhassa en az 3000 yıllık geçmişe sahip Türklerin, kültüründe bulunan öğeler yüzlerce yıl öncesine aittir. Ok ve yay Osmanlı dâhil Türk tarihinde çok önemli bir yere sahip olması onu anlamsal olarak da ayrı bir yer edinmesini sağlamıştır. Bu bölümde Türk kültürü içerisinde yer alan ok ve yayın kültür tarihindeki yeri incelenmiştir.

Türklerin tarih sahnelerine çıkmalarından beri ellerinde ok ve yayın bulunması ve hayatlarının içinde bu kadar yer alması ona çok farklı anlamlar yüklemelerine neden olmuştur. Bunun içindir ki ok ve yay hayatlarının farklı alanlarına nüfuz etmiş ve uzun yıllar boyunca bu durumunu korumuştur. İbrahim Kafesoğlu’na göre ok eski Türklerde ‘’tabilik’’ (siyasi-idari bağlılık) belgesi, yay ise metbûluk (hâkimiyet) belgesi sayılıyordu.[19]

Osman Turan bu görüşe katılır ve devam eder, ‘’ Çin kaynaklarına göre Göktürkler, oklara göre birtakım zümrelere ayrılıyordu; yani bir ok bir kabileyi gösteriyordu.’’[20] Okların kabile anlamına geldiğini de yine Orhon bölgesinde bulunan bengü taşlarda görmekteyiz. Göktürklere bağlı, Uygurların başını çektiği Onoklar; on kabileden müteşekkildi. Bu gösteriyor ki ok aynı zamanda kavim adı anlamında da kullanılmıştı.[21] [22] Ayrıca Köktürkçe’de doğrudan ok manasına gelen bir tamga da bulunmaktadır.

Fotoğraf 3 Köktürkçe ok tamgası

Ayrıca yay sahibi metbû taraf ok sahibi tabi tarafa ok göndererek toylara çağırıyordu.[23] Nitekim Bilge Kağan’ın 714’te gerçekleşen seferinden bahsedilirken “Okığlı kelti, bu sayede şehir kurtuldu” ifadesi “çağrılan yardım kuvvetleri geldi” anlamını taşıyor.

Moğollar havanın kötüleşip yıldırımın düşmesini ve şimşeğin çakmasını Tanrı’nın kızdığına yorarlar ve bu durumdan korkarlardı. Moğolların aksine Türkler ise yıldırım düştüğünde, bunu Tanrı’nın silahı olarak görürlerdi. Yıldırımın düştüğü yere gider ve orada sevinçle dans ederlerdi. Mutluluklarını göstermek için gökyüzüne ok atarlardı.[24] Aynı zamanda göğe ok atarak Tanrı ve gök ile muhabere yapıldığı anlaşılmaktadır.[25] Cemal Beydili ise göğe ok atmanın Tanrıyı selamlamayı sembolize ettiğinden bahseder.[26]

Sibirya’da yaşamış olan Türk halklarının inanışına göre ise ok, çocuğu kötü ruhlardan ve kötü iyelerden korurdu. Tanrıça Umay bu okları kullanarak, çocuklara zarar vermek isteyen kötü ruhlar ve kötü iyelerin üzerine yağdırırdı. Bundan dolayı bebeklerin beşiklerinin başına ok asılırdı.[27]

Ok ve yay bu kadar farklı alanlarda karşımıza çıkması kaçınılmaz olarak destan motifleri arasına girmesini de sağlamıştı. Oğuz Destanına göre, Oğuz Kağan gece uyurken bir rüya görür. Rüyasında “Bir altın, üç gümüş ok; Yay, Güneş’in doğduğu yerden battığı yere kadar uzanmaktadır.” Ertesi gün rüyasını yorumlatan Oğuz Kağan şu ifadeler ile karşılaşır: “Gök-Tanrı dünyayı sana bağışladı.”[28] Bu da daha önce bahsettiğimiz ok ve yayın hâkimiyet sembolü olduğunu göstermektedir.

 

DİPNOTLAR

[1] Recep Efe Çoban, “Orta Asya ile Bereketli Hilal Arasında Bileşik Yayın Keşfi ve Gelişim Aşamaları (MÖ 3000- MÖ 500),” (Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi, 2016), s. 40.

[2] Cirit ucu; bkz. TDK

[3] Recep Efe Çoban, YL Tezi, s. 46.

[4] Mehmet Özmenli, “Orta Çağ Savaşlarının Etkin Silahı: Ok”, Uluslararası Türklerin Dünyası Sosyal Bilimler Sempozyumu, 11-14 Mayıs 2017 Ankara, Türklerin Dünyası Enstitüsü, (Ankara 2017), s. 26.

[5] Fatma Köseoğlu, ‘’Hellen Dünyasında Ok, Yay ve Okçuluk’’, MASROP E-Dergi, C. 7, 2013, s. 13-26.

[6] Yayın iki ucu arasındaki esnek bağ; bkz. TDK

[7] Burcu Saygılı, Anadolu’da Tarihöncesi Dönemlerde Ok Uçları ve Deneysel Arkeoloji Yöntemiyle Ok ve Yay Yapımı, (Yüksek Lisans Tezi, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi, 2019), s. 23.

[8] Recep Efe Çoban, YL Tezi, s. 89.

[9] Burcu Saygılı, YL Tezi, s. 25-26-27-28.

[10] Erkan Göksu, ‘’Okla Yükselen Millet’’, Uluslararası Gazi Süleyman Paşa ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu-III, s. 2471.

[11] Recep Efe Çoban, YL Tezi, s. 1, 136.

[12] Erkan Göksu, ‘’Okla Yükselen Millet’’, Uluslararası Gazi Süleyman Paşa ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu-III, s. 2471.

[13] Emine S. Özcan, Türk Tarihi Açısından İskit-Türk Aynılığı, (İstanbul Selenge, 2016), s. 72.

[14] Ayşe Onat-Sema Orsoy-Konuralp Ercilasun, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihi Hsiung-nu Monografisi, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2020), s.5-6.

[15] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi I, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2010), s. 8.

[16] Erkan Göksu, ‘’Okla Yükselen Millet’’, Uluslararası Gazi Süleyman Paşa ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu-III, s. 2475.

[17] Hasan Basri Öngel, a.g.m., s. 32.

[18] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2015), s. 15.

[19] İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 222.

[20] Osman Turan, ‘’Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması’’, Belleten, IX /35, 1945, s. 305-318.

[21] KT D 19

[22] Mehmet Ölmez, Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, (Ankara: Bilgesu Yayıncılık, 2015), s. 356.

[23] Bahaeddin Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2016), s. 110.

[24] Celal Beydili, Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, (çev. Eren Ercan), Yurt Kitap Yayın, 2004, s. 441

[25] Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 121.

[26] Celal Beydili, a.g.e., s. 617.

[27] Celal Beydili, a.g.e., s. 441

[28] İbrahim Kafesoğlu, 2015, s. 245.

 

BİBLİYOGRAFYA

BEYDİLİ, Celal, Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, (çev. Eren Ercan), Yurt Kitap Yayın, 2004.

Çoban, Recep Efe, “Orta Asya ile Bereketli Hilal Arasında Bileşik Yayın Keşfi ve Gelişim Aşamaları (MÖ 3000- MÖ 500).” Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi, 2016.

ERCİLASUN, Konuralp, Türk Tarihinde Asya Hunları: Birinci Hâkimiyet Dönemi, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2019.

GÖKSU, Erkan, ‘’Okla Yükselen Millet’’, Uluslararası Gazi Süleyman Paşa ve Kocaeli Tarihi Sempozyumu-III, s. 2475.

GRAKOV, Boris Nikolayeviç, İskitler, Selenge, (çev. Ahsen Batur), 4. Baskı, İstanbul 2020 s. 30.

GÜNDÜZ, Gökhan & Özden, Dr. Seray & Tekçe, Mustafa, “Türkler’de Ahşap Ok Yapımı” Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi, C. 12, S. 17, 2010, s. 111-122.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, 38. Basım, İstanbul 2015.

Onat, Ayşe-Sema Orsoy-Konuralp Ercilasun, Çin Kaynaklarında Türkler: Han Hanedanı Tarihi Hsiung-nu Monografisi, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2020.

ÖGEL, Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı, Ötüken Neşriyat, 2. Basım, Ekim 2016.

ÖGEL, Bahaeddin, Türk Mitolojisi I, 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2010.

ÖNGEL, Hasan Basri, ‘’Erken İç Asya Şaman Geleneklerinde Ok-Yay Simgeselliği ve Okçuluk’’, Gazi BESBD, C. 4, 1999, 51-72.

ÖLMEZ, Mehmet, Moğolistan’daki Eski Türk Yazıtları, Bilgesu Yayıncılık, Ankara 2015, s. 356.

ÖZMENLİ, Mehmet, ‘’Ortaçağ Savaşlarının Etkin Silahı: Ok’’, Uluslararası Türklerin Dünyası Sosyal Bilimler Sempozyumu, 11-14 Mayıs 2017, Türklerin Dünyası Enstitüsü, Ankara 2017, s. 25-35.

TURAN, Osman, ‘’Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması’’, Belleten, IX /35, 1945, s. 305-318.

Saygılı, Burcu, “Anadolu’da Tarihöncesi Dönemlerde Ok Uçları ve Deneysel Arkeoloji Yöntemiyle Ok ve Yay Yapımı.” Yüksek Lisans Tezi, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi 2019.

About Author

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tarih [email protected]

Leave A Reply