DÜNYA ÇAPINDA MEŞHUR OLAN BİR DOKTORUN HATIRASI

0

Dünya Çapında  Meşhur Olan Bir Doktorun Hatırası: Ahmet Yıldızhan

Bir önceki yazımda yine Muhammed Koçak’ın kitabından bir hatıra alıntılamıştım. Değerli üstadımız Yavuz Bülent Bakiler’in bir hatırasıydı. O hatırasından sonra hayatı ve dünyayı algılayış biçimi değişmişti. Şimdi sizlere yine çok önemli bir hatıra olan yurt dışında okumuş bir doktorun hatıralarını aktarmak istiyorum. Wikipedia’dan hayatını araştırdığınızda adının dünyanın en  iyi 100 doktoru arasında olduğu ve bazı önemli kuruluşlar tarafından 21. Asrın en seçkin 2000 aydını arasında gösterildiği yazmaktadır. Böyle bir doktorun hatırasını sizlerle paylaşmak istedim.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, Türkiye’deki başörtü yasağı, geçmişe olan kötü bakış açısı, baskı ve sansürün olması, din ve inanç özgürlüğüne karşı kanunların olması ve bu nevi nedenlerden dolayı birçok insanın hatırasında bu meselelere içerlediklerini görüyoruz. Bu doktorun yaşadığı zamanda gerçekten dünyada özellikle de Amerika ve Avrupa’da insanlar düşüncelerini rahatça ifade edebiliyorlardı. Türkiye’de ise durum böyle olmadığından bu aydın kesime ve diğer kesimlere zor gelen bir durumdu. Bu hatırada doktorun özlemlerini göreceksiniz, Amerika’da gördüğü bir şeyi Türkiye ile kıyasladığını göreceksiniz. Bunların nedeni onun ülkesindeki politikalardan rahatsız olmasıdır. Haklı olarak bunları dile getirmiştir.

Ayrıca diğer bir husus eserde İslamiyet’e bakış açısını da bulacaksınız. Avrupa’da İslamiyet nasıl algılanıyor.? İnsanlar ne düşünüyor.? Bu tarz soruların cevaplarını görecek ve doktorun ne cevaplar verdiğini okuyacaksınız. Okuyanlar için faydalı olacağını düşünüyorum.

İslam’ın Cihanşümul Mesajı

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin (Harvard Medical School) dünyaca ünlü bir araştırma ve uygulama hastanesi vardır. İsmi “Massachusetts General Hospital”dır. Dünyanın en iyi hastanelerinden birisi olmasına rağmen elemanları bununla övünmez, ancak dünyanın en iyi eğitim veren hastanesi olmaktan gurur duyduklarını belirtirlerdi.

Ameliyatlar genellikle sabah erken saatlerde başlar, gün boyu sürerdi. Akşamları ise benim gibi yabancı ülkelerden gelen doktorların lisanlarını ilerletmek üzere İngilizce okuma, yazma, konuşma ve telaffuz dersleri yapılırdı. Toplam 10-12 kişiden meydana gelen sınıfımızda Japonya’dan Portorika’ya, Kore’den Macaristan’a kadar değişik ülkelerden doktor arkadaşları vardı.

Öğretmenimiz derste belirli bir programa bağlı kalmaz ve genellikle bizleri konuşturmayı tercih ederdi. Konuşmalar esnasında hata yaparsak onu anında düzeltir ve gerekirse gramer bilgileri de verirdi. Böylece hem İngilizcemiz ilerliyordu, hem de genel kültür açısından gelişme imkanı buluyorduk.

Bir gün söz döndü dolaştı, dinlere geldi Herkes sırayla fikrini söyledi ve kendi inancını tanıttı. Sıra bana geldiğinde bütün kainatta yalnızca tek bir Tanrı (God) bulunduğunu, bizim bu yaratıcıya Allah dediğimizi, ismine diğer lisanlarda ne denirse densin, kime dua edilirse edilsin, bu duanın doğruca kainatın tek Yaratıcı’sına gideceğini söyledim. Bunun üzerine öğretmen, “Ahmet, öyleyse sen Tanrı’ya inanıyorsun” dedi. Ben de, “Beni Müslüman olarak yarattığı için Allah’a (cc) şükürler olsun” dedim. Arkadaşların bir kısmı benim Müslüman olduğumu önceden biliyorlardı. Çinli arkadaş sınıfa dönerek benim iyi bir Müslüman olduğumu söyledi.

Bunun üzerine kendisine teşekkür ettim ve İslam’ın selam ve seleme kökünden türemiş bir kelime olduğunu ve barış, selamet anlamına geldiğini belirterek sözlerime başladım.

Bu arada Porto Riko’lu arkadaş, kafasında bir takım sorular olduğunu ve bu güne kadar bunları bir Müslümana sorma fırsatını, izin verirsem bana sormak istediğini belirtti. Memnun olurum dedim ve şunu sordu:

-Bir kişi İslamiyet’e girmek istediğinde  kendisinden bütün malını ve mülkünü bu dine vermesi gerekiyormuş ve elinde hiçbir şey kalmıyormuş,  bu doğru mu.?

Ben böyle bir şey olmadığını, İslam’ın akıl ve mantık dini olduğunu, özel mülkiyetin İslam’da resmen tanındığını, ancak zekat denen bir müessesenin bulunduğunu, buna göre her yıl kişinin malının kırkta birini fakir ve ihtiyaç sahibi kişilere vermesi gerektiğini, hatta bu yoksul kişilerin gayr-i Müslim bile olabileceğini belirttim. Bunun İslam’ın beş şartından biri olduğunu söyledim. Sözlerim ilgi topladı. İslam’ın diğer dört şartını da anlatmamı istediler ve onları da anlattım. Oruç yine büyük ilgi topladı. Bir ibadet olmasının  yanında sıhhate olan katkısı bütün doktor arkadaşlarca kabul gördü ve takdirle karşılandı. Namaz ve günde beş kez alınan abdest özellikle bir ilgi odağı meydana getirdi. İslam’ı anlattıkça arkadaşların gözleri hayretle açıldı. Çünkü ya İslam’ı hiç bilmiyorlar ya da çok yanlış tanıyorlardı. Macaristan’dan gelen bir Yahudi doktor hanım vardı. Şöyle bir soru sordu:

-Sizde erkekler dört hanımla evleniyorlar. Bu adaletsizlik değil mi?

Bunun aslında bir emir değil de ruhsat olduğunu, savaş gibi durumlarda erkek sayısı azalırken kadın sayısının artabileceğini, ayrıca evlendikten bir süre sonra kadının hastalanabileceğini ve aile içindeki fonksiyonlarını yerine getiremez duruma düşebileceğini veya çocuğunun olmayabileceğini, bu gibi durumlarda birden fazla kadınla evlenmeye izin verirken, aynı zamanda bizler için en bir hanımla yetinmek olduğunu bildirdiğini, çevremde birden fazla hanımla evlenmenin çok nadir görüldüğünü anlattım. Bu konudaki sözlerimi Japon arkadaşlar tasdik edip destekler tarzda konuşurlarken, Çinli bayan arkadaş şöyle dedi: “Diyelim ki evliyken bir başka kadına gönlünü kaptırdın, o zaman ikinci evliliği yapamaz mısın.?

Cevaben, “öyle bir şey olmaz, çünkü İslamiyet bunu önlemek için gerekli sosyal ve şahsi tedbirleri almıştır. Fakat diyelim ki oldu, o zaman çocuklarımın annesi olan ilk hanımıma danışırım, onu ikna ederek ikinci evliliği yaparım; aksi takdirde yapmam, çünkü mutlu bir yuvadaki sıcaklığı yok etmeye ve çocuklarımı huzursuz kılmaya değmez dedim” dedim. “İlk hanımınız buna müsaade eder mi?” diye tekrar sordu. “Bilmem” manasına gelecek şekilde sustum.

Diğer bir soru şöyleydi: “Kadınların yüzleri peçe (veil) ile örtmeleri mecburi mi?

Örtünmenin Allah’ın (cc) emri olduğunu, ancak, bunun için kadınların yüzlerini bir peçeyle tamamen kapatmalarının gerekmediğini, saçlarını örtmelerinin ve karşı cinsi cezp etmeyecek tarzda geniş elbiseler giymelerinin yeterli olduğunu, ayrıca bu elbiselerin çok da şık olabileceğini anlattım. Türkiye’de isteyenin örtü kullandığını, istemeyenin ise kafasını açtığını, kimsenin kimseye karışmadığını belirttim. Tabii bu arada genç kızlarımızın dini inançları gereği başlarını örttükleri için üniversitelerimizde eğitim görmelerine izin verilmediği cümlesi dilimin ucuna gelmedi değil, ancak bunu söyleyemedim. Böyle bir insanlık ayıbından bir Tük vatandaşı olarak, özgürlüklerin alabildiğince yaşandığı ve her türlü fikrin açıkça dile getirilebildiği Amerika Birleşik Devletleri’nde söz etmedim, bunda hicap duydum ve susmayı tercih ettim. Çünkü adil yönetimiyle bütün insanlığa örnek teşkil etmiş olan Osmanlı’nın torunu olarak her zaman bugünkü devletimle ve onun adalete dayalı hürriyetçi sistemiyle de gurur duymak isterim, utanmak değil.

Bir diğer soru şöyleydi: “İslam’a göre zina yapan kadın taşlanarak öldürülüyormuş, bu doğru mu.?

Cevaben, “ bunun için o kişiyi fiil halinde en az dört şahidin bizzat görmesi gerektiğini, ancak o zaman toplum ve aileyi içeriden bir kurt gibi kemiren, nesli yozlaştıran ve en yüce duyguları çürüten bu illeti önlemek gayesiyle böyle bir cezanın verilebildiğini” anlattım.

Başka bir soruda: “Hırsızlık yapanın eli sorgusuz sualsiz kesiliyormuş, bu doğru mu?” denildi.

Bunun İslam hukukunda var olduğunu, ancak bir takım şartlarının bulunduğunu, sorgusuz sualsiz el kesme diye bir şey olmadığını, İslam inancına göre Allah’ın en fazla acıyan ve bağışlayan olduğunu (The most beneficent, the most merciful), bu sebeple böyle bir cezanın verilmesi için belirli bazı şartların yerine gelmesi gerektiğini anlatarak ülkemde böyle bir hadiseye rastlamadığımı belirttim.

Bana sorulan soruları bir bir cevapladıktan sonra Yahudi arkadaş, öğretmene dönerek “Öyleyse Türkler” Müslüman değil dedi. Ben de aksini iddia ederek Türkiye’nin yüzde 99’unun Müslüman olduğunu, tatil günlerimiz Cumartesi ve Pazar olsa da Hıristiyan ve Yahudilerin Türkiye’de küçük birer azınlık olarak bulunduklarını anlattım. O zaman aynı arkadaş sınıfa dönerek dedi ki: “Türkler Liberal Müslüman!” böylece bende yeni bir Müslümanlık çeşidini öğrenmiş oldum.

Bütün bu konuşmalardan sonra anladım ki, İslam denilince Amerika birleşik Devletleri’nde dört hanımla evlenme, peçe, elin kesilmesi, taşlanarak öldürülme gibi fiiller akla geliyordu. Yani İslam burada ya hiç bilinmiyor, ya da kasıtlı olarak yanlış tanıtılıyordu.

Öyleyse şu anda sayıları Amerika’daki Yahudilerin sayılarına ulaşmış bulunan Amerikalı Müslümanlara ve bütün dünyada Müslüman aydınlara düşen görev, geçmişte göz kamaştırıcı medeniyetler meydana getirmiş olan İslam’ın cihanşumul mesajını ortaya koyarak bunu bütün dünyaya en yüksek tonda gür bir seda ile haykırmaktır.

İlme Öncülük Yapan İslam Alimleri

Bir doktor olarak mesleki incelemelerde bulunmak ve kariyerimi geliştirmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gidiyordum.

Uçağımız Boston Havaalanı’na indiğinde salonda ilk dikkatimi çeken şeylerden biri de çeşitli dişlilerden, millerden ve değişik mekanik aksamdan meydana gelen ve bu sistem içerisinde bulunan toplar belli bir düzene göre hareket ettikçe ahenkli sesler çıkartan bir makina oldu. Aklıma hemen tarihte ilk kez bir cihazı yapan ve böylece Sibernetik ilminin kurucuus ünvanını hak eden büyük İslam Alini El-Cezeri geldi.

Onikinci yüzyılda yaşamış olan El-cezeri, aslen Türk’tür. Otomatik olarak çalışan aletleri tarihte ilk kez o yapmıştır. İnsanlarda ve makinalarda bilgi alışverişi, bunların kontrolü ve denge unsurlarını incelemiş, böylece günümüzde insanlığın hizmetin sunulmuş olan eloktronik beyinler ve çeşitli otomasyon sistemlerinin yapılmasına öncülük etmiştir.

Fransızlar sibernetiğin Descarte (1596-1650) ve Pascal (1623-1662), Almanlar Leibniz ile (1646-1716) İngilizler ise Roger Bacon ile (1214-1294) başladığını iddia ederlerse de, gerçekte otomatik aletleri ilk kez işleten Cezeri olmuştur. Artuklu hükümdarı için yaptığı bir robot, otomatik olarak hareket ediyor ve kendi kendine bazı şeyler yapıyordu.

Kitabü’l-hiyel adlı eserinde makinalar, kendi kendine öten tavus kuşları, otomatik saatler, robot fiiller ve ele su döken robot insanlar resmedilmiştir. Eser 1794 yılında İngilizce olarak da yayınlanmıştır.

El-Cezire’nin yaptığı makinaların birinde devrilen bir kova otomatik olarak dolmakta ve devrilince bir mandalı iterek dişlinin bir diş ilerlemesini sağlamaktadır. Mandal, kayış, kasnak, dişli, çeşitli miller, kaldıraçlar ve düşen cisimlerden meydana gelen makine otomatik olarak çalışmaktadır.

Cezeri, İslam’ın klasik döneminde yaşamış, göz kamaştırıcı bir İslam Medeniyeti meydana getirmiş ve yüzyıllar sonra ortaya çıkacak olan Avrupa’daki rönesansa öncülük etmiş binlerce değerli İslam aliminden yalnızca biridir. Boston Havalimanı’ndan Harvard Üniversitesi’ne doğru ilerlerken diğer İslam alimleri de adeta gözümün önünden bir bir geçtiler.

Işığın kırılma kanunlarını bularak Arşimet’den sonra fizikte bir kanun oraya koyma şerefime sahip olan İbn-i Heysem nasıl unutulur.?

Küçük kan dolaşımını tanımlayarak tıp tarihinin en büyük keşiflerinden birini yapan İbn-i Nefis nasıl hatırlanmaz? Cebir anlayışını matematiğe kazandırarak analitik geometrinin, yüksek matematiğin ve klasik mekaniğin helişiminde öncü rolü oynayan ve sanayi devrimine giden yolu açan büyük alim Harizmi unutulur mu?

Eserleri yüzyıllarca Avrupa Üniversitelerinde okutulan İbn-i Sina, Farabi, Biruni, İbn-i Rüşd, İbn-i Haldun, modern kimyanın öncüsü Cabir İbn Hayyan ve her biri pırlantadan daha kıymetli olan binlerce alimimiz…

İlimde Modern Anlayış

Günümüzde modernizm konusunda yapılan değerlendirmelerde görüldüğü üzere, ilimde modern anlayışı Galileo ve Newton ile başlatmak büüyk haksızlıktır. Çünkü gözlem, deney ve matematiğin birleştirilmesi işlemi Rönesans ve Batı’nın aydınlanma döneminden yüzyıllar önce İslam alimleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Gözlem ve deneye dayalı ilmi yöntemler İslam’ın klasik döneminde hep kullanılmıştır. Nitekim günümüzden bin yıl kadar önce yaşayan İbn-i Heysem’in ışığın kırılma kanunlarını bulmuş olması bunun en basit ispatıdır. Yine günümüzden on asır önce yaşamış Biruni, yazdığı tıbbi eserde bakınız neler söylüyor: “Şahsi gözleme ve yerine deneye dayanma hafıza gücünü artırır; vakaları birbirinden ayırmak, aynı zamanda nesneleri tanımlamak hafızayı besler. Bu yalnız tıbba has değildir, diğer meslek ve zenaatlarda da geçerlidir. Birinci elden ve gözlem yoluyla vergi toplamak öyle bir üstünlüktür ki, yalnızca kitap okuyarak bilgi edinmek yerine bu yöntemin teşvik edilmesi gerekir.”

Bütün bu gerçekler ortadayken modern ilim anlayışını hala Galileo ve Newton ile başlatmak ne derece doğru olur, sizlerin takdirine bırakıyorum.

New York İzlenimleri

Harvard Üniversitesi’nde bulunduğum sırada hafta sonu tatillerinde diğer eyaletlere gruplar halinde yapılan gezilere katıldım. Bu gezilerden birince New York’a gittik.

New çok büyük bir şehir, tam bir metropol, Amerika’nın kültür, sanat ve ticaret merkezi olarak kabul ediliyor. Manhattan denen kısım adeta bu şehrin kalbi durumunda. Tiyatroların bulunduğu Broadway, sinemalar, büyük televizyon stüdyoları, sanat galerileri, müzelerin çoğu, büyük kitap mağazaları, halk kütüphanesi, New York Borsası, büyük alışveriş merkezleri ve Birleşmiş Milletler hep Manhattan’da yer alıyor. Gökdelen dediğimiz çoğu 40 ilâ 80 kat arasında değişen binalar yine bu semtte alabildiğine uzanıyorlar. Tamamı 110 kattan oluşan Dünya Ticaret Merkezi (World Trade Center) ve Empire State Building gibi dünyanın en yüksek ikinci ve üçüncü binaları da bu kısımda. Central Park ve Beşinci Cadde görülmeye değer yerlerden.

Bir akşamüzeri Beşinci Cadde’de gezerken kenardaki sergi üzerinde kitap satan üç zenci genç gördüm, bir tanesi de kız idi. Kitapların üzerindeki İslami harfler dikkatimi çekti. Bu arada her üç gencin de göğüslerinde İsrail bayrağında bulunan altı köşeli yıldızı takmış olduklarını fark ettim. İlgim daha da çok arttı ve kitapları tek tek elime alıp inceleyemeye ve bası kısımlarını okumaya başladım. Sayfaları çevirdikçe içinde kafa karıştırıcı saçma sapan birçok bilginin yer aldığını gördüm. Kitapta öyle bir yer vardı ki, bu kısımda şeytanın peşinden giden ülkeler alt alta listeler halinde sıralanmıştı. Mesela Türkiye, Pakistan, Somali ve Sovyetler Birliği bu ülkeler arasında yer alıyorlardı. “Kız kardeşimin gelinliği, şehidimizin son örtüsü” dediğimiz bayrağımızda yer alan beş köşeli yıldızı alıp, çizimde bazı ilaveler yaparak şeytan şekline sokmuşlar, altına da bunun şeytanın sembolü olduğunu açıkca yazmışlardı.

Sayfaları çevirdikçe asılsız pek çok iddia ile karşılaşıyorum. Bunlardan birisi Peygamber Efendimiz’in (sav) son peygamber olmadığı, O’ndan sonra da peygamber geleceği iddiası idi. Bunu okuyunca o gençlere dönerek, “Ben Müslümanım” dedim ve Efendimizin son Peygamber olduğunu, kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini, ancak İslam alimlerinin kendisinin varisleri olduğunu belirttim. Daha sonra bu gençlere Müslüman oldup olmadıklarını sordum “Evet” dediler. “Ancak biz Kur’an-ı Kerim, İncil ve Tevrat’ın her üçünü de okur ve içindekilere inanırız” diye ilave ederek her üç kitabın İngilizce tercümelerini önüme sürdüler.

“Peki, sizler Müslüman iseniz, göğsünüzdeki bu altı köşeli yıldızlar nedir, bunları neden takıyorsunuz? Dedim. Gülerek, “Bunlar Davut’un yıldızıdır ve Davut Peygamber de Müslümandır. Eğer sen de gerçek Müslüman isen, bu yıldızı sevmen ve saygı duyman gerekir” diyerek Kur’an-ı Kerim’den Hazret-i Davud’un geçtiği çeşitli ayetleri bir bir bularak bana okudular ve dolayısıyla altı köşeli yıldızın aynı zamanda Müslümanların da sembolü olduğunu belirttiler. Ben de mukaddes kitabımızda adı geçen bütün peygamberleri sevip saydığımızı, Hazret-i Davud’un da bunlardan birisi olduğunu, ancak Kur’an-ı Kerim indirildikten sonra diğer bütün kitapların hükmünün kalktığını, bugün için Allah (cc) indinde tek dinin İslam olduğunu, bu sebeple Davut Peygamber’e ait bir sembol olan altı köşeli yıldızın da Müslümanlar nezdinde kudsi bir pozisyonunun kalmadığını söyledim.

Bir yandan kitapları gözden geçirmeye devam ediyorken bir de ne göreyim; karşımda bir resim duruyor ve altında Peygamber Efendimiz’n (sav) ismi yazılı. Bu, elle çizilmiş ve görünüşü pek de sempatik olmayan bir portre idi. Alemlere rahmet olsun diye gönderilen bir ulu kişiye reva görülen bu muamele, canımı o kadar sıktı ki anlatamam. Kaldı ki o portre çok sempatik bile çizilmiş olsaydı, yine bizim inançlarımızla bağdaşmazdı.

Kendilerine sordum: “Bu portre gerçekten Peygamber Efendimiz’e mi ait?” “Evet” dediler. “Peki bunu kim ve ne zaman çiziş?” diye sorunca, bunu Resulullah Efendimiz’in (sav) 14 asır evvel hayattayken bir ressama çizdirdiğini ve nesiller boyu elden ele  geçerek günümüze intikal ettiğini belirttiler. Bu, hayatta duyduğum en saçma şeylerden biriydi. Kendilerine dönerek böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, İslam inancıyla bunun kesinlikle bağdaşmadığını izah ettim ve gerçekten bu dergide kitap ve dergilerde yazılan saçmalıklara inanıyorlarsa, kendilerinin büyük bir yanılgı içerinde olduklarını ve aldatıldıklarını belirttim. Bu sözlerime çok kızdılar ve artık konuşurken ses tonlarını da yükseltmeye başladılar. Bu durum çevremizden geçen insanların da dikkatini çekiyordu. Vakit bir hayli ilerlemiş, gecenin karanlığı New York’un üzerine çökmüş olduğundan, caddelerde ışıl ışıl neonlar ve reklam panoları parıldamaya başlamıştı. Artık tartışmanın bir fayda sağlamayacağını anladım ve müsaade isteyerek oradan ayrıldım, kalmakta olduğum Broadway’deki otelime döndüm….

Üniversiteye Cami Tartışması

Harvard Üniversitesi’nin kampüsünde dolaşırken dikkatimi hemen çeken şeylerden birisi de kiliselerin çokluğu oldu. Kampüs içinde bir tur attığımda gördüm ki, 10’un üzerinde kilise var. Türkiye’ye döndüğümde ise bir üniversite kampüsünde tek bir cami yapılacak diye laiklik adına kıyametler koparıldığına şahit oldum. Sonra Harvard’ı düşündüm. Nobel armağanını çeşitli dallarda olmak üzere tam 33 kez kazanmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri başkanlarından altısını mezun etmişti. 1992 yılında yapılan “Amerika’daki en iyi üniversiteler” sıralamasında da Princeton ve Yale Üniversite’lerinin önünde yine birinci sırayı almıştı. Kampüsünde çok sayıda kilise vardı ve bu kiliseler ilmi yarışta onu geri bıraktırmamışlardı.

Ülkeler arasında uluslararası ilmi yayınlara göre yapılan sıralamada Amerika Birleşik Devletleri birinci sıradayken, biz otuz altıncı gibi bir yerdeyiz. İşte onların kiliseli üniversiteleriyle bizim camisiz üniversitelerimizin farkı. Artık bu kafayı değiştirelim ve hakikatin peşinden koşalım diyorum. Zira Türkiye’ye yazık oluyor. …….

İstikbal Köklerdedir

Harvard Üniversitesi’nde bulunduğum günlerde ilk dikkatimi çeken şeylerden biri de hastanenin orta yerine konmuş ve şık bir şekilde boyanmış, pırıl pırıl parlayan bir at arabasıydı. Merakımı çekti ve derhal bizdeki eski faytonlara benzeyen bu at arabasının yanına yaklaştım. Dünyanın en modern hastanelerinden birisi olan müessesenin orta yerinde bu eski arabanın ne işi var diye düşünüyordum ki, üzerindeki “ambulance” yazısını fark ettim. Meğer bu at arabası hastanenin bir buçuk asır önce kullanmakta olduğu ambulansı imiş.

Geçmişe, tarihe ve ata yadigarına saygı bu kadar olur dedim. Bir de bizim atalarımıza, ata yadigarı eserler ve vakıflarımıza reva gördüğümüz insafsız muameleyi düşündüm.

Geçenlerde bir grup kendini bilmez kişi, Darülacezemiz’in duvarına asılmış olan kurucusu Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın resmine saldırmaya cüret edince gözlerimin önünde bu hatıram canlandı. Acaba yeryüzünde bizim gibi kendi geçmişine söven başka bir millet daha var mı diye düşündüm. Bir ülkede eski bir at arabasına bile saygı ve sahiplenme, diğerinde ise ulu hakanına ve bırakılan eserlere saygısızlık ve hakarete kadar varan davranışlar… Ancak görüyorum ki, uzaya giden ve dünya siyasetinde birinci derecede etkili olan ülke, eski at arabasına sahip çıkarak onu pırıl pırıl boyatan ev en modern müessesenin orta yerine yerleştiren ülke oluyor. İşte o zaman anlıyorum ki, “İstikbal köklerdedir.”

About Author

Zeyd ULVİ

Leave A Reply