İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
İnsanlık tarihi boyunca aidiyet, kimlik ve üstünlük tartışmaları sayısız kavme, millete ve topluma yön verdi. Kimi zaman bu tartışmalar, kültürel zenginliğin ve tanışıklığın vesilesi olurken; kimi zaman da insanı insanın kurdu haline getiren büyük felaketlerin fitilini ateşledi. Oysa Kur’an-ı Kerim, insanın özüne dair bu tartışmayı bin dört yüz yıl öncesinden, hem de tüm zamanlara hitap edecek şekilde nihayete erdirmiştir: “Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât, 13)
Bu ayetin muhatabı yalnızca bir kavim değil; tüm insanlıktır. Çünkü üstünlük, doğuştan gelen bir ırki mirasta değil; insanın kendi tercihiyle inşa ettiği ahlaki duruşta gizlidir. Irk, milliyet, soy… Bunların hiçbiri, kişinin tercihiyle kazanılmış vasıflar değildir. Ve bu yüzden Allah katında bir değer taşımaz. İslam düşüncesinde insanı yücelten; Allah’a teslimiyeti, adalet duygusu ve kul hakkına riayetidir. Aksi takdirde, ırki üstünlük iddiası sadece modern cahiliyye hastalığının farklı bir tezahürü olur.
İmam Gazali, “ırk” ve “soy” temelli övünmeyi nefsi kibir sayar. Zira ona göre insanın asıl değeri ne babasından ne kavminden ne de toprağından gelir. İnsan; Allah’a karşı sorumluluğunu ne kadar idrak etmişse, o kadar kıymetlidir. Benzer şekilde, Malcolm X de Hac dönüşünde ırkçılıkla ilgili kanaatlerini şöyle düzeltmişti: “Ben Amerika’da beyaz insanı şeytan sanırdım. Ama Mekke’de, mavi gözlü, sarı saçlı Müslüman kardeşlerimle aynı sofrada yemek yerken anladım ki sorun, renk değil kalptedir.”
İslam’ın evrenselliği tam da bu noktada zuhur eder: Her türlü aidiyet, ancak İslam’ın adalet, ahlak ve takva ilkeleriyle anlam kazanır. Bir kimsenin “Türk”, “Kürt” ya da “Arap” olması, Allah nezdinde ne bir üstünlük vesilesidir ne de bir eksiklik. Bu tür etiketler, eğer ahlaki bir mesaja bağlanmazsa, sadece ham birer kabuktan ibarettir. Asıl olan, bu kabuğun içindeki meyvedir. O meyve de imandır, erdemdir, kulluktur. Bu noktada şunu da açıkça ifade etmek gerekir: İyi bir İngiliz ile şahsi bir sıkıntımız olamaz (sonuçta o da insandır); eğer düşmanlık etmiyorsa, biz de ona sadece hidayet dilemekle yetiniriz. Zira topyekûn bir nefret, Kur’an’ın öğrettiği adaleti ve ölçüyü yansıtmadığı gibi, mümin ahlakıyla da bağdaşmaz. Aynı şekilde, Arap Müslümansa kardeşimizdir; fakat bu kardeşlik zedelenmiş, hatta ihanetle yaralanmış olabilir (‘’Arapların İhaneti’’ tartışmalı bir mevzudur. Bu meseleyi kaleme alacak bir çalışma tarafımızca inşallah yapılacaktır). Nitekim ben de bir Türk olarak aynı suça bulaşmış olabilirim. Kimse aidiyetiyle otomatik olarak aklanmaz. İhanetin bedeli, kim yapmışsa ona ödetilir. Ancak peşin hükümler, bizi kolayca önyargıya, oradan da nefrete sürükler. Ve bu, bir Müslümanın düşeceği en talihsiz tuzaklardan biridir.
Ölçü her zaman olduğu gibi Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olmalıdır. Çünkü asıl kıstas şudur: O böyle bir durumda nasıl davranırdı? Onun sünneti, adaletin ve merhametin canlı örneğidir. Mesela Peygamber Efendimiz (as) Arapçı mıydı? Hayır, asla. Öyleyse ona ittiba ettiğini söyleyen Müslüman bir Türk, Türkçü; Müslüman bir Kürt, Kürtçü olabilir mi? Elbette hayır. Esasında biz Müslümanlar olarak meseleye Hz. Peygamber’in ölçüsüyle bakmalıyız. Zaten bunu başarabilsek, ortada sorun kalmayacaktır.
Türkiye’deki Arap karşıtlığını ve milliyetçiliği de tarihsel bağlamından koparmamak gerekir. Erken Cumhuriyet döneminde uygulanan inkılap politikaları, Batı hayranlığını “ilericilik” adı altında kutsarken, Osmanlı’nın mirası olan Arap dünyasına yönelik sistemli bir mesafelenmeyi beraberinde getirmiştir. Ne gariptir ki, Arapları “bize ihanet ettiler” diye dışlayan bazı çevreler, İngilizleri ve Avrupalıları hayranlıkla yâd etmektedir. Hâlbuki Osmanlı’yı yıkanlar İngilizlerdi; Arap coğrafyasını parçalayanlar, Araplar değil, Sykes-Picot masasında kalem oynatan emperyalist akıllardı.
Bu yüzden meselemiz Arap, Türk ya da İngiliz olmak değil; adil, erdemli ve sorumlu bir insan olup olmadığımızdır.
İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde kavimlerin yükseliş ve çöküş nedenlerini incelerken, “asabiyet” kavramı üzerinde özellikle durur. Ancak asabiyeti yalnızca kabilecilik ya da akrabalık bağı olarak değil; bir toplumu ayakta tutan, onu ortak bir ideal etrafında birleştiren dinamik bir güç olarak tanımlar. İbn Haldun’a göre bu güç, adaletle birleştiği sürece toplumu yükseltir. Ama eğer bu asabiyet, sadece soy ve çıkar temelli bir aidiyete dönüşürse, çöküş kaçınılmaz olur. Tarih boyunca devletleri kuran da yıkan da bu asabiyettir. Onun şu sözü meseleyi özetler: “Devletin ömrü, kurucu asabiyetin ahlaki zemini terk edişiyle başlar.” Yani bir kavim ya da millet, aidiyetini iman, ahlak ve adaletle beslemiyorsa; bu aidiyet, birliğe değil bozgunculuğa hizmet eder. Bu bağlamda İbn Haldun’un teorisi, günümüz kavmiyetçiliği tartışmalarına da ışık tutar.
Bugün de bu tuzağa düşen çoktur. Kimi “milliyet” adı altında başkalarını dışlar; kimi “ümmet” derken kendi kavmiyetçiliğini perdelemeye çalışır. Oysa hakikat açıktır: Allah insanı bir ırk için değil, bir hakikate muhatap olmak için yaratmıştır. Müslümansan, varsın. Ve Müslümansan, bu hakikate muhatapsın. Ne ırkından dolayı seçildin ne de soyundan ötürü dışlandın. Seni kıymetli kılan, hangi milletten olduğun değil; hangi yolda yürüdüğündür.
Bediüzzaman Said Nursî’nin veciz ifadesiyle: “Müslümanlık milliyeti, en geniş milliyettir.” Çünkü bu millet, kan bağıyla değil; iman bağıyla kurulur. Kürt de Türk de Arap da, eğer Allah’a kul olma bilinciyle yaşarsa, tek bir milletin evladıdır: İbrahim’in milleti. Ve bu milletin yegâne anayasası da Kur’an’dır.
Sonuç olarak; insanı üstün kılan ne ırkıdır ne dili ne de coğrafyası. İnsan ancak ahlakıyla, adaletiyle ve Allah’a olan sadakatiyle yücelir. Irklar, Allah’ın yaratma sanatının bir yansımasıdır. Ama bu çeşitlilik, kibirlenmek için değil, tanışmak ve kaynaşmak içindir. Dolayısıyla kimliğimizin anlamı, İslam ile bütünleştiğinde vücut bulur. Aksi halde bu kimlikler sadece boş bir etiket, bir gölge olur.
Unutma: Müslümansan, varsın. Ama aynı zamanda muhatapsın. Çünkü Allah’ın mesajı, seni sorumlu kılar. Kavmini değil, kalbini tartar.
Enes Özdemir
Yorum Yaz