İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Bazı zamanlar -herkes gibi- beni de bir düşünce tahakkümü altına alır. Kimi vakit televizyon izlerken, kimi vakit ise karşıdan karşıya geçerken ansızın zihnime doğru sızar. Her bir düşüncemde onun varlığını hissederim ve derim ki ‘evet, işte sonum bu'. Fakat hayır, nihayet dediğim aslında bir bidayete gebe olur. Düşüncenin ilk ağırlığını sırtımdan atınca karşımda her rengi ile yaşam durur. Bir sonu hatırlamak, şu an ondan uzakta olduğumu tekrar etmektir.
Ölümü hatırlamak adına özel bir hazırlık yapmazsınız. O gelir, kapıya tıklar ve siz yalnızca onu ağırlamak zorunda kalırsınız. O içinize işleyen bakışları ile sizi rahatsız eder. Kalkması için türlü bahaneler uydurur, belki bin dereden su getirirsiniz. Ancak ne çare! Siz ondan kurtulmaya, kaçmaya uğraştıkça o sonraki gelişinde size özel hazırladığı bol acı ve keder aromalı keklerini getirir.
Ölüm hayattan bağımsız, kendi varlığına sahiptir. Ancak yaşam, onun aksine kendinden menkul bir mevcudiyete sahip değildir. Hayat, varlığını ölümün yokluğuna borçludur. O yüzden hayat için ölüm yokken yaşadığımız her şey, dersek yanılmış olmayız. Fakat bazı zamanlar sonu hatırlatan birtakım küçük misafirler uğrar kapımıza. Annesinden haber verir, derler ki: “annemiz sana gelmek istiyor”. “Buyursun” veya “hayır, gelmesin!” diyemezsiniz. Bilirsiniz ki, bunların hiçbiri fayda etmez. Siz avucunuzda kapının kolu, zihninizde bir yığın kara bulutla oracıkta kalakalırsınız.
Kara bulutlar yalnızca insana ümitsizlik getirmezler. Onlar her ne kadar bir sonumuz olduğunu hatırlatsalar da, aynı zamanda çok daha önemli bir şeyi -yaşamı- hatırlatırlar! Evet, yaşam ölümü dışladığımız ve hayatın içinde olduğumuz her andadır. Bazen biriyle sohbet ederken, bazen bir bebeğe tebessüm ederken... Hayatla böyle iç içe olduğumuz vakitlerde dahi üzülmek, fazlasını istemek biraz nankörlüktür. Oysa ölmemenin, sonsuz olmanın farklı yolları olduğunu yine bana bu misafirler söyler.
Öyle ya Mimar Sinan camilerini yükseltirken, Bâki kendine mahlasını seçerken sonsuz olmanın peşinde değil miydiler? Onlar da sınırlı bir ömrü kabul etmiş, sınırsız bir yaşamın izlerini sürmüşlerdir. Onlar için eser oluşturmak, kendinden bir parça bırakmak ölümden kaçmanın adı olmuştur.
Kendinden bir yankı bırakabilmek, insanların seni anmasını istemek olağan ve güzel şeylerdir. “Dostlar beni hatırlasın”, diyen de aynı emeli paylaştı; “kubbede baki kalan bir hoş sada imiş” diyen de... Fakat tüm cazibesine rağmen sonsuz olma fikri bana hep biraz saçma gelmiştir. Zira insan öldükten sonra kendisinin nasıl anıldığını, hatta anılıp hatırlandığını bile bilemeyecektir. Sonuçta hiçbir eserin sahibini sonsuzluk sularına taşımak gibi bir mecburiyeti yoktur. Bazı eserler yalnızca karşı kıyıya kadar götürür.
Umut Can Zan
Yorum Yaz