DENGEYİ KAYBETMEK: İFRAT, TEFRİT VE HAYATIN TERAZİSİ

DENEME

Hayatın huzuru da, özü de ne dünyadan tamamen vazgeçmekte ne de dünyayı kalbimizin merkezine koymaktadır.

Dengeyi Kaybetmek: İfrat, Tefrit ve Hayatın Terazisi

Hayat, doğası gereği her zaman o ince denge çizgisi üzerinde yürümüyor; aksine insanoğlu sürekli bir uçtan diğer uca savrulup duruyor. Tarihe, günümüze ve hatta kendi inanç dünyamıza baktığımızda bu savrulmayı, yani "ifrat ve tefriti" en net haliyle görebiliyoruz.

Sanayi Devrimi'nden Günümüze Çocukluk

İlk sanayileşme dönemlerini bir hatırlayalım. O dönemlerde ne işçi hakkı vardı ne de hukuk. Aileler hayatta kalabilmek için çocuklarını bile fabrikalarda, ağır şartlar altında çalıştırıyordu. İnsanlar daha 40 yaşına bile gelmeden bedenleri iflas ediyor, sağlık sorunları ve engeller yüzünden çalışamaz hale geliyorlardı. Bu, terazinin ilk acı ucuydu.

Peki, günümüzde durum ne? Şimdi tam tersi bir uca savrulduk. Aileler çocuklarını el bebek gül bebek büyütüyor, haklı olarak onları her türlü zor şarttan korumak istiyor. Ama bu aşırı korumacılık, bu sefer de çocukların irade yeteneğini elinden alıyor. Sorumluluk almayı öğrenemeyen gençler, 25-30 yaşına gelseler bile hala aileleriyle yaşayıp hayata atılmakta gecikiyorlar. İşte bir uçtan diğer uca savrulmanın net bir resmi: Bir tarafta çocukluğunu yaşayamadan yaşlananlar, diğer tarafta büyümeyi beceremeyen yetişkinler. Oysa ihtiyacımız olan şey, bu iki ucun ortasında doğru bir denge kurmaktı.

Müslümanların Kendi İçindeki Uçurum: Zühd mü, Dünya mı?

Bu dengeyi kaybetme hastalığı, maalesef biz Müslümanların kendi inanç pratiğinde de sıkça karşımıza çıkıyor. İslam’ın özünde muazzam bir denge varken, Müslümanlar da kendi içlerinde ifrat ve tefrite düşüyorlar.

Bir tarafta güya "zühd" (dünyaya değer vermeme) anlayışıyla hareket edip işi o kadar ileri götürenler var ki, dünyadan tamamen elini eteğini çekiyorlar. Her şeyi bırakıp adeta bir kenara çekiliyorlar. Diğer tarafta ise tam tersi, kendisini tamamen dünyaya, lükse ve tüketime kaptıran, ahireti unutan bir kitle var. Yani ya tamamen dine sarılıp dünyayı yok sayıyoruz ya da dünyaya sarılıp dini unutuyoruz.

Bu uçuruma düşenlerin en büyük yanılgısı, Peygamberimizin hayatını doğru okuyamamalarıdır. Bakıyorlar ki Peygamberimiz hasır üzerinde uyumuş, "Ben de onun gibi olacağım" diyerek yola çıkıyorlar ama bu sefer dünyayı tamamen kaçırıyorlar. Oysa Peygamberimiz dünyayı asla bırakmadı. Ticaret yaptı, cihad etti, savaşlar kazandı, evlendi, çok eşi oldu ve hayatın tam merkezinde yaşadı. O, dünyadan elini eteğini çekmedi; sadece dünyanın, kendisine Allah’ı unutturacak bir kuşatmaya dönüşmesine izin vermedi. İşte asıl sünnet, dünyadan kaçmak değil, dünyanın içinde olup kalbini temiz tutabilmektir.

Dünya Cebimizde Olmalı, Kalbimizde Değil

İslam inancına doğru pencereden baktığımızda, tam da bu dengeyi kurmayı amaçlayan harika bir "dünya" anlayışı görürüz. Buradaki ölçü çok nettir: Elimde olan bir dünya malı var diye aşırı sevinip şımarmayacağım, elimde olmayan ya da kaybettiğim bir şey için de oturup kahrolmayacağım.

Peygamberimiz, "Dünyadan nasibini unutma" buyuruyor. Demek ki dünya için de çalışacağız. Eğer biz çalışmazsak, üretmezsek bu camiler, medreseler, yollar, kütüphaneler nasıl yapılacak? Hepsi bir imkanla, parayla oluyor.

Üstelik Allah insanın içine bir "tül-i emel" (hiç ölmeyecek gibi uzun ömür arzusu) koymuştur. Bakarsınız 60 yaşındaki bir adam, sanki önünde bir 60 yıl daha varmış gibi büyük planlar yapar. Aslında bu duygu, müminlerin zenginleşmesi, güçlenmesi ve gerideki çocuklarına muhtaç olmayacakları bir gelecek bırakması açısından güzeldir. Tabii ki çocukların geleceği konusunda aşırı bir korku yaşayıp evhama kapılmamak gerekir; çünkü rızkı veren Allah’tır. Ama bu inanç, bizim meşru yoldan zenginleşmemize engel değildir. İslam zenginliğe karşı çıkmaz.

İyilik mi, Kul Hakları mı?

Burada asıl mesele, parayı kazanırken takınılan ahlaki tavırdır. Şöyle bir senaryo düşünelim: Bir zengin var, sürekli para biriktiriyor. Sorsan, "Ben bunu vakfa bağışlayacağım" diyor. Ama o parayı biriktirirken işçisini, fakiri eziyor, onların hakkını gözetmiyor, insanları acımasızca kullanıyor. Şimdi sormak lazım: Bu yaptığın iyilik mi?

İslam böyle bir şeye asla izin vermez. Kul hakkı çiğneyerek, fakiri daha da zor duruma düşürerek yapılan zenginliğin üstüne hayır bina edilmez. Ama bir insan zenginleşirken yanı başındaki fakiri gözetiyor, mahallesindeki garibana el uzatıyor, şehrini imar ediyor ve kimsenin hakkını yemiyorsa, onun bu zenginliğine kimse karşı çıkamaz; aksine takdir eder.

Kısacası dostum; hayatın huzuru da, özü de ne dünyadan tamamen vazgeçmekte ne de dünyayı kalbimizin merkezine koymaktadır. Her şey o ince adalet ve denge çizgisinde saklı.

Ozan Dur

Ozan DUR
Ozan DUR

Ozan Dur, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olup, İngilizce, Osmanlıca, Farsça, Arapça ve İbranice öğrenerek dil alanında uzmanlaştı. Humboldt Üniversitesi, İmam Humeyni Üniversit ...

Yorum Yaz