İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
BİR VAROLUŞ FELCİ VE DOĞU-BATI SANCISI: OBLOMOV
20.yüzyıl Rus edebiyatının Altın Çağı, insan ruhunu bir laboratuvar titizliğiyle inceleyen Realizm (Gerçekçilik) akımının zirvesiydi. Bu dönemin yazarları insanı sadece eylemleriyle değil, o eylemlerin arkasındaki bilinçaltı süreçleriyle, çelişkileriyle ve sayıklamalarıyla yazdılar. İşte İvan Gonçarov da Moskova Devlet Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra 30 yıl boyunca devlet memurluğu, sansür memurluğu yapmış bir bürokrattı. Kendisi de ağırkanlılığı, titizliği ve evine düşkünlüğü yüzünden dostları tarafından "Mösyö Tembellik" olarak çağrılan Gonçarov, Oblomov’u yazarken aslında kendi iç dünyasından ve o dönem Rusya’sının toplumsal çözülüşünden ilham alıyordu.
Puşkin’in Yevgeni Onegin’i veya Lermontov’un ruhunun yarısı felçli Peçorin’i (Zamanımızın Bir Kahramanı) gibi Rus edebiyatındaki "Lüzumsuz Adam" (Superfluous Man) portrelerinin en radikal, en uç noktası İlya İlyiç Oblomov’dur. O dondurucu Rus soğuğu sıradan halkı hayatta kalmak için sertleştirip çalışmaya zorlarken, üst sınıftan bir Oblomov’u evindeki sıcak divana, battaniyenin altına ve derin bir melankoliye hapsetmiştir. Oblomovluk, o uçsuz bucaksız ve sert coğrafyanın aristokratik bir yan ürünüdür.
Gonçarov bir hekim değildi ama insanı ve kendisini çok iyi okuyan dahi bir gözlemciydi. Tıp dünyasının modern cihazlarla ve klinik araştırmalarla ancak 20. yüzyılda adını koyabildiği durumları, Gonçarov 1850'lerde bir karakter üzerinden somutlaştırmıştı. Bugün dönüp baktığımızda Oblomov’un sadece "tembel" olmadığını, modern psikolojinin sınırları içinde debelendiğini görürüz:
Karar Felci (Decision / Analysis Paralysis): Önündeki seçenekleri ve olası sonuçları aşırı düşünmekten (overthinking) ötürü tamamen bloke olmak. Kâhyasının her yıl yolladığı ödemelerde yolsuzluk olduğunu fark etmesine rağmen bu konuda hiçbir şey yapamaz, memleketi Oblomovka’ya bile gidemez. Bir mektup yazmak için günlerce bekler. Beyin, zihinsel yükün altında ezilince en güvenli modu seçer: Hiçbir şey yapmamak.
Narkolepsi ve Kronik Yorgunluk Sendromu (CFS): Oblomov daha sabah uyanırken yorgundur. Yataktan kalkmak, terliklerini giymek, hatta pencereden dışarı bakmak bile onun için Everest’e tırmanmak kadar büyük bir enerji gerektirir. Kitap yatakta başlar, yatakta devam eder ve yatakta son bulur. Gündüzleri kestirdiği, geceleri uyuduğu o yatak onun sığınağıdır.
İşin en trajik kısmı şudur: Oblomov sadece tembel bir insan değildir; o, bu tembelliğinden ve eylemsizliğinden rahatsız olan biridir. Fakat bu uyuşukluk ruhuna öyle bir işlemiştir ki, deliler gibi aşık olduğu Olga bile onu dönüştüremez. Aşk tragedyasında her zaman biri ezip diğeri ezilirken, Oblomov bu ilişkideki hıza ve beklentilere ayak uyduramayıp evlenecekleri sıra geri çekilir. Çünkü onun için en büyük kabus, modern dünyanın bitmek bilmeyen koşuşturmasıdır. Kendisinin de ifade ettiği gibi: "Bu aralıksız koşuşturma, sıradan tutkular, açgözlülükler, birbirinden üstün olma arzusu, dedikoduculuk, insanı baştan aşağı süzmeler, ilişkiler..." O, yaşamaya bile üşenmektedir.
İnsanın çalışma, üretme ve hayata tutunma istidadı çocuklukta şekillenir. Oblomov’un trajedisi, hayatı boyunca hiçbir zorlukla karşılaşmamış olması, her işini başkalarına yaptırmaya alıştırılmasıdır. Ailesi onu çoğu zaman incinmesin, yorulmasın diye okula bile göndermez.
İşte bu noktada dramatik bir gerçekle karşılaşırız: Sevgi de bazen insanı mahveder. Aşırı korumacı, hiçbir sorumluluk vermeyen, çocuğu hayata karşı çıplak ve savunmasız bırakan bir sevgi, geleceğin eylemsiz sorunlu karakterlerini inşa eder. Masallarda anlatılan "kimsenin çalışmak zorunda olmadığı, her şeyin altın tepside sunulduğu" hayaller, çocuklara yanlış bir hayat tasavvur ettirir. "Büyüyünce rahat bir hayatın olsun" temennisiyle büyüyen ve gerçek dünyanın sert duvarına çarpan çocukların yaşadığı psikolojik yıkım büyüktür. Oysa hayatın merkezinde çalışmanın, bir meşgalenin olması gerekir. Beden hareket ister; ellerimiz ve ayaklarımız çalışmak için vardır.
Romanda Oblomov’un tam zıttı olarak karşımıza çıkan arkadaşı Stoltz, rasyonelliği, çalışkanlığı ve disipliniyle Alman dehasını, yani Batı’yı temsil eder. Kitapta geçen şu tespit, Doğu ile Batı arasındaki uçurumu özetler niteliktedir:
"Batı'da hayaller gerçekleştirmek için kurulur, doğu'da gerçeklerden kaçmak için."
Stoltz, Oblomov’u düştüğü çukurdan kurtarmaya çalışırken adeta Doğu’ya çeki düzen vermeye çalışan Batı gibidir. Ancak madalyonun diğer yüzü daha karanlıktır: Batı, Doğu'ya her zaman böyle güzel davranmadı. Emperyalist ve sömürgeci reflekslerle daha çok soruna sebep oldu; Doğulunun elinden belki de en değerli şeylerini, sükunetini ve ruhunu aldı. Bugün gelinen noktada Batı, bütün bir dünyayı sanal oyunların, sabahlara kadar süren ekran savaşlarının içine çekerek bir nevi Doğunun o "hayalperest ve uyuşturucu" çizgisine getirdi. Dijital dünyada sabahlara kadar savaşan kitleler, gerçek hayatta en küçük bir sorumluluğu taşımaktan aciz hale geldi.
Arapçada tembellik, "yapılmasında isteksiz olunmaması gereken bir şeyi yapmakta isteksizlik" olarak tanımlanır. İnsan fıtratı çalışmaya programlıdır. Allah kuşa uçma donanımını yüklemiştir; insana ise akıl, kalp, duygular ve beden vermiştir. Tohuma ağaç olma istidadı verilmişse, insan da potansiyelini gerçekleştirmekle mükelleftir. Beden ile çalışmalı, akıl ile düşünmeli ve kalp ile karar vermelidir.
Kadim dinlerin ve felsefi ekollerin üzerinde birleştiği yegane ahlak budur:
İslamiyet’te İnşirah Suresi’nde belirtilen "Fe iza feragte fensab" (Bir işi bitirince hemen diğerine koyul) düsturu, sürekli bir aksiyonu emreder. Yahudilikte çalışmak ve ibadet kelimeleri (Avodah) aynı kökten beslenir. Sabahtan akşama Tora okumak, zihni ve ruhu sürekli çalıştırmak bir esastır. Hristiyanlıkta ve özellikle Protestan ahlakında çalışmak, Tanrı’nın rızasını kazanmanın doğrudan bir yoludur.
İlk dinden bugüne gelen en önemli şey çalışmaktır ve bu hiç değişmemiştir. Çünkü en büyük dünyevi hazlar bile yarım saatten fazla sürmez. Eğer insan bir "mana" bulamazsa, petrol zengini olup hiçbir şey üretmeyen toplumların düştüğü o büyük varoluşsal buhrana, yani kolektif bir Oblomovluğa sürüklenir.
Oblomov’un trajedisi, hepimizin kapısını çalabilecek o sinsi soruda gizlidir:
“İnsan niçin yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor; günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor. Bugün nasıl yaşadım, sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün yine aynı hayat.”
Doğduğunu annesinden başka kimsenin fark etmediği, yaşadığını pek az kimsenin bildiği ve ölümüyle arkasında hiçbir iz bırakmayacak olan o silik, eylemsiz insanlardan olmamak için her gün bu soruyla yüzleşmek gerekir. Yarın pişman olmamak, geçmişe dönüp "keşke bu aklımla o günleri değerlendirseydim" dememek için fırsatları eyleme dökmek şarttır. Gonçarov, yarattığı karakterin aksine üst düzey mevkilere gelmiş, üretmiş ve adını altın harflerle tarihe yazdırmıştır. Bizlere düşen ise Oblomov’un o konforlu ama öldürücü divanından kalkıp, hayatın içinde karıncalar gibi, kuşlar gibi kendi varoluşsal modumuzu aktive etmektir.
Ozan Dur
Yorum Yaz