BİR KEDİ KARA

0

                                “Bakma sen, kuşlar bir uçumluktur ne de olsa

Denizler bir fırtınalık görkemli”

                                                               Edip CANSEVER

  1. The Man Who Sold The Word

Yazmak bazıları için gerçekten de ticaretten ibarettir. Tüccar bir yazar olduğumu düşündüğüm bir gelecekte bu yazıyı kendim için kaleme aldığımı bilerek yazıyorum. İmkânsız gibi geliyor olabilir kulağa ben de ilk defa düşündüğümde saçma ve çocuksu gelmişti. Ta ki bir dostum “Yeterince kulak verirsek her şeyde bir mantık bulunur” diyene kadar. Bu sözü ilk duyduğumda havaya söylenmiş bir lakırdı olarak addetmiştim ama biraz düşününce hak vermedim diyemem.

  1. Alelade Bir Gün

Sıcak bir yaz akşamında Dereboyu’nun kavaklar mevkiinde huysuz bir ihtiyarın seneler önce açtığı Yeşil Yapraklar çay ocağında otururken üç beş arkadaş geçmiş, gelecek ve Türk romanları üzerine fikir teatisinde bulunuyorduk. Yeşil Yapraklar; küçük dolayısıyla şirin, üç katlı bir binadan ve önündeki yola konan masalardan müteşekkil birçok entelektüel ve sıradan insanın uğrak mekânı olan bir okuldur. Adeta bir irfan yuvası. Önemli konuların ve uluslararası konjonktürde atılması gereken adımların karara bağlandığı meclis gibi bir işlevi de vardır. Her hafta mutlaka burada toplanır ve ülkenin en popüler sorunlarından bahsederiz. Bu toplantılara aramıza bir istihbaratçı olan yeni bir arkadaşın dahlinden sonra kod adı kullanarak gitmeye ve zor da olsa yeni isimlerimize, en azından haftanın bir günü, alışmaya çalıştık. Kendini Oktay olarak tanıtan bu istihbaratçı arkadaşın haberi bize güvenilir bir kaynaktan gelmeseydi muhtemelen muhalif kişiliklerimizden dolayı bizi park ve bahçeler müdürlüklerinde zorunlu hizmetle cezalandırabilirlerdi. Bu bizim için ve herhangi bir insan için geleceğimizi etkileyen bir utanç vesikası olacağından dolayı kod adı kullanma kararı aldık. Çünkü günümüzde iyiliklerin sadece fotoğraflanıp çeşitli sosyal medya araçlarından paylaşılmasına ve bu iyiliklerin birkaç mekân ve bazı hayvan dostlarımızla sınırlandırıldığı şeklinde bir toplum sözleşmesi ya da devlet eliyle bir yaptırım var sanırım. Yani yoksa neden insanlar sadece fotoğrafını çekmek için Beyazıt meydanında kuşlara yem atsın ya da sadece fotoğrafını çekmek için Kemerburgaz’daki hayvan barınağından bir dostu alıp birkaç gün sonra onu tekrar sokağa bıraksın. Sanırım bu insan dostlarımız için söz konusu bile değil. Ne anlatıyordum nereye geldik.

İşte o gün ben ismimi Emre olarak değiştirdim, bir arkadaşımız Yunus ismini aldı. Tahminime göre yakın bir geçmişte ilk defa canlı olarak İstanbul Boğaz’ında yunus balıklarını görmüş. Diğer arkadaşımız kendisini uyarmamıza rağmen Ömer Faruk adını aldı. Sadece Ömer olsa bir nebze anlaşılabilirdi fakat eğer ikisi birden olursaymış, inandırıcılığı artarmış gibi bir şeyler söyledi. Bir arkadaşımız çeşitlilik olsun diye sanki bizim ismimiz “gavurcaymış” der gibi Nurullah adını, bir diğeri Şahin sevmesine rağmen gizliliği yanlış anladığından dolayı Doğan ve en son üyemizde kendine Salih ismini aldı. Kendisi biraz ketum ve onun hakkında yorum yapmaya çekiniyoruz. İstihbaratçı Salih olmasa da aramızda istihbaratçı olmak sanırım en çok ona yakışırdı. Neyse her şeyin gönlümüzce olacağı günleri beklerken anılarımızı bile kendi gerçek isimlerimizi zikretmeden yazacağımız bugünlere ulaşmış olmak, garip hissettirse de netice itibariyle dünyada yaşıyoruz. Ne kadar garip olabilir ki.

  1. Şaşkın Bir Kedi Kara

Sıcak bir yaz akşamı Yeşil Yaprakların ikinci katında klasik dünya insanının problemlerinden biri olan Türk romanını tartışırken, muhabbetin tam ortasında karşı apartmanın üçüncü katında oturan Nermin’in evinden düşen bir kara kedi asfalta modern bir tablo gibi yayıldı. Ardından sokak arasında hız yapan trafiğe saygılı bir vatandaş belli ki modern sanattan pek hazzetmiyordu ve bu nadide tablonun üstünden bütün öfkesiyle geçip gitti. Biz ve etrafta toplanmış onlarca kişi şaşkın şaşkın önümüzde vuku bulan bu hadiseye bakakalmıştık. Kimse tam olarak ne olduğunu anlayamıyordu. Konu üzerine fısıldaşmalar artarken bizim masada, bu kalabalık insan güruhunun nasıl bu kadar hızlı toplanmış olabileceği hakkında birkaç mantıklı yorum yapıldı ve yeterince kulak verince bu yorumların en mantıklısının önceden haber almış olmaları, olduğuna oy birliğiyle karar verildi. O gün Oktay biraz geç kalmıştı. Aşağıdaki kalabalığın içerisinde Oktay’ı fark edip Ömer’e (kod adı) işaret ederek -ne zaman geldi sen gördün mü? diye sordum. Ömer;

-Hayır görmedim.

-Apartmandan çıkmadı mı o? dedi Yunus kod adlı arkadaş.

Aşağıdan Oktay’ın sesini duyduk 5 çay diye bağırıyordu Rıza babaya.

Nerden anlamıştı beş kişi olduğumuzu. Aşağıdan bakınca görme ihtimali yoktu. Gelirken kimse onunla konuşmamış ve hatta mesaj atıp gelemeyeceğini beyan eden Nurullah kod adlı arkadaşın işi iptal olduğu için yarım saat erken gelmişti. Ben bu sorularla boğuşurken masadakiler birbirleriyle ve benle dikkatli olmamız konusunda göz işaretleriyle anlaşmaya çalışıyorlardı. Tıpkı yerli dizilerdeki o saçma bakışma sahnelerine benziyordu ve gerçekten dakikalarca sürdü. Bu bakışmalar ve düşünceler beni yormuştu, midem bulanıyordu. Tıpkı Hermock Sholles gibiydim. O da tam davayı çözerken midesi bulanır ve çözemeden kitap biterdi. Yazar ne bulurdu onda bilmiyorum. Bütün seride bir dava çözmesini bekledik lakin hiç çözemedi. Belki de yazar bu dünyada anlatılması gereken hikayelerin, olmak üzere olan ama asla olamayacak insanların hikayesi olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi. Belki de yeterince kulak…

Yeter dediğini duyar gibiyim sevgili okuyucu bence de yeter.

Oktay masaya gelince kısa bir selamlaşmadan sonra kalabalığın neden toplandığını sordu. Biz de sanki demin o kadar bakışmamışız gibi bütün sevecenliğimizle olayı başından sonuna anlattık. Hatta kalabalık konusundaki yorumlarımızı bile aktardık. Sonuç olarak Oktay da yeterince kulak vermiş olsa gerek. Bütün ekip toplandıktan sonra gelsin fikirler gitsin teatiler, hoş bir muhabbete başladık. Hala aklımda aynı sorular ve hala uzun uzun bakışmalar…

  1. Modern Sanatın Tahmini Etki Süresi

Oktay’ın söylediği çaylar sanırım bir hafta arayla geliyor. Geçen hafta şahit olduğumuz olayın tesiri olmamış gibi. Ben bile modern sanatın üzerinde durarak balkona kaç çay işareti yaptıktan sonra hatırladım olayı. Masada bu konuyu konuşurken Nuri, -bu iş iyice garip bir hale doğru gidiyor, Nurullah adını kısaltmış- geçen hafta çıkarken şu meşhur savcı ve komiser yardımcısının konuşmalarına kulak misafiri olmuş. Bize aralarında geçen konuşmadan biraz bahsetti. Bu işin altındaki her kimse gerçekten profesyonel olduğunu ve acilen yeni bir suça kalkışmadan önce yakalanması gerektiğini söyledi. Güldüklerini ve neye güldüklerini anlamadığından da söz etti ama ilk söyledikleri o denli etkilemişti ki bizim masa hatta Yeşil Yapraklar buz kesmişti. Asıl şaşırdığımız konu ise Çılgın Belediyeci dışında başka kamu çalışanlarının mekâna gelmeye başlamış olmasıydı. İşkillenmeli miydik, emin olamıyordum. Tek emin olduğum şey bu olayın bir an önce çözülmesi gerektiğiydi.

Yeni bir yazardan bahsediyorduk. Mutlak bilgi kaynağı olan Eşki’de Yunus araştırma yapmış ve bu yazarın; mükemmel bir yazar olduğunu iddia ettiklerini, yer yer yirminci yüzyılın en iyi Türk romancısı olabileceğini ya da en azından ikincisi olabileceği söyleniyordu. Bir rivayete göre ilki olmaya namzet diğer romancı Eşki’de arkadaşının romanlarını övüyormuş deniyordu. Aramızda popüler kültürün ne kadar müthiş bir şey olduğu konusunda güzellemeler devam ederken arka sokaklardan birinden bağrışma sesleri gelmeye başladı. Bulunduğumuz konum itibariye cenubumuzda kalıyordu sesler. Ne olduğunu anlamaya çalışırken masadakiler, ben sanki bu dünyaya şahit olmak ve anlamlandırmak için geldiğimiz zehabına kapılmıştım. Rıza baba arkadaşı Mesut’la bir hışım sokağa fırladı karşıdaki berberden Kız Tevfik ve Çoban bakkaldan Hüsnü de sokağa çıkıp ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Sesin geldiği yönden bir gurup çocuk onlara doğru koşarak geliyordu. Kız Tevfik birini ensesinden yakaladı ve “ablan napıyor” dedi. Çocuk sunturlu bir küfür savurduğu sırada bakkal Hüsnü “Suat!” diye bağırdı. Herkes bir anda apışıp kaldı. Suat kimdi? Hüsnü kendini yine komiser mi sanıyordu? Bütün izleyenler aynı soruyu düşünürken Rıza baba Cemalettin’e “noluyo lan?” diye bir soru yöneltti. Cemalettin de “Rıza baba bizim Alper yan sokaktakilerin kedisini çalmış onlar peşimize düştü. Bizi tufaya getirmek için bir plan yapmışlar. Misket oynucaz diye caminin karşısındaki parka çağırdılar biz de gittik. Orhan Gazi sokaktakilerden biri kaftiliğimi aldı kaçtı. Biz hepimiz onun peşine düştük. Meğerse pusu atmışlar bize Osman, Murat, Mehmet hepsi ordaydı yakamı zor kurtardım” gibilerinden bir hikaye anlatırken Oktay “bu bizim Alper’in tayfadan değil mi?” dedi.

Ömer kod adlı arkadaş -evet ne zamandır görmüyoruz Alper’i.

Aramızdaki evet, gerçekten, sahi gibi ünlemeler hepimizin uzun zamandır Alper’i görmediğimizi işaret ediyordu. Oktay:

-ben geçen hafta kalabalığın arasında dururken onun Nermin’lerin binadan çıktığını gördüm acelesi var gibiydi.

Bunları söylerken yüzünde müstehzi bir sırıtış vardı. Bu sözler aramızda nispeten kısa süreli bir bakışmaya sebep olduysa da üstünde çok durmadık. Muhabbet kaldığı yerden devam etti. Saat gece 11 olunca birden herkeste kalkmak için hazırlıklar başladı. Tütünler ve pipolar çantaya kondu. Sigaralar ve çakmaklar ceplere. Aşağıda Rıza baba bize ufak bir iteledikten sonra Yeşil Yapraklar’ın önünde ayrılık merasimi başladı. Kucaklaşmalar yeni bitmişti ki Serpil yanımızdan geçerken selam verdi. Nermin’in en yakın arkadaşı, üçüncü katta beraber kalıyorlar. Her hafta biz Yeşil Yaprak’ta otururken ya o ya da Nermin camları silerdi bu hafta görünmemişlerdi. Serpil -Ooo bitmiş galiba toplantı dedi. Küçük gülüşmelerden sonra

-Görünmediniz dedi, Oktay.

Serpilin yüzü düştü, -malum olaydan dolayı… diyebildi ve ekledi; -Nermin’in morali çok bozuk bilirsiniz kedileri çok sever. Neyse ben kaçtım.

Neden yüzünün düştüğünü pek anlamasak da evlerimize doğru yola çıktık. Malum karşıya geçmemiz gerekiyordu. Oktay’la beraber diğerlerinden ayrıldıktan sonra 10 dakika yalnız yolculuk edecektik. Fırsat bu fırsat ağzını aramalıydım. Biraz düşündükten sonra geçen hafta niye geç geldin diye sordum. Kesinlikle bu işten anlamıyordum, böyle ağız mı aranırdı. Hiç bozuntuya vermeden okulda işinin uzadığını Abdül denen bir hıyarın maraz çıkardığını falan söyledi. Makul sözlerdi söyledikleri üstelemedim ve Yenikapı’da indim. Aklımda hayata dair salak saçma düşünceler, cebimde üç beş tek sigara eve doğru ağır ağır yürüdüm.

  1. Nereye Varacağı Belli Yol

Havalar iyice serinledi. Eminönü’nden vapura bindiğimde boğazın bu kadar eseceğini tahmin etmemiştim. Saçlarım şimdi adını bilmediğim kuşların yuvasına dönmüştü. Caminin oradan belediyeye doğru kıvrılırken aklımda “kara kedi” davası vardı. Oktay bu işin neresindeydi pek kestiremiyordum. Hakkızade’nin önünden geçerken Alper’le karşılaştık. Alper beş yaşlarında evdekilerle sorunlar yaşayan babasına aşık, haşarı bir çocuk. Büyümüşte pek küçülememiş gibi nerden baksan 10 gösteriyor. Beni görünce bir şaşırdı.

-Aaa Hakkı abi

-Ne Hakkı’sı lan Emre ben unuttun mu? Biraz güldü.

-Doğru Emre abi Hakkı’sın dedi. Şerefsiz, harbiden büyümüş de küçülmüş piç. Tam ensesinden yakalıyordum ki bir kedi gibi sıyrıldı ve işim var abi diye bağırarak kaçtı. Ben de Yeşil Yapraklara doğru ağır ağır yürüdüm. Yolda kendisini gıyaben tanıdığım Metin denen savcıyı gördüm, selam verip yoluma devam edecekken savcım birden konuşmaya karar verdi. Komiser yardımcısını bekliyormuş iyi ahbap olmuşlar belki uğrarmış Yeşil Yapraklara, bir çayımızı içermiş. Eyvallah deyip devam ettim yoluma. Sanki daha önceden tanıyormuşum gibi bir his oluşuyordu bu adamı görünce. Garipsemiyorum artık böyle şeyleri.

Yeşil Yapraklara vardığımda herkes oradaydı. Ömer dayanamamış,

– Oktay istihbaratçıysan söyle lan, demiş Oktay da yeminler ederek;

-Kuran cami, inan et değilim…  falan diyordu. Kedi meselesini sormanın tam zamanıydı. Ama aklımda bir şeyler yerli yerine oturmuyordu. Oktay’ın söyledikleri çelişmiyordu fakat tavırları şüpheliydi. Metin Bilgin’in keyfi yerindeydi sanki suçlu yakalanmış gibiydi ya da bulmuş muydu da ondan mı böyleydi. Bir de Alper denen küçük canavar vardı. Kaçmıştı benden fırlama emin olamıyordum. Acaba Oktay ve Alper sıpası beraber mi tezgahlamıştı olayı? Metin Bilgin işin içinde miydi? Oktay doğru söylüyorsa ne yapmalıydı? Ben bütün bunları düşünürken iki hafta önce söylediğimiz çaylar hala gelmemişti ve yine çaysız bir muhabbete başlıyorduk.

  1. Kısa Film Tadında

“Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve şöyle dedi: ‘Teğmenim fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?’ Delirdin mi? der gibi baktı teğmen. ‘Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.’  Asker ısrar etti ve teğmen “Peki” dedi.. “Git o zaman…” İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü: ‘Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş. ‘Değdi teğmenim. dedi asker.’ ‘Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun? ‘Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.’Ve arkadaşının sözlerini hıçkırarak tekrarladı: ‘Jim!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı… Geleceğini biliyordum…” (yasal uyarı: bu kısa öykü bir başka siteden araklanmıştır)

  1. Felekten Bir Akşam

Oktay’a kedi olayını sorduğumuzda üçüncü kattan Nermin’in duyabileceği bir sesle güldü. Nermin o sırada camları siliyordu. “Neşeniz bol olsun” diye bir el işareti yaptıktan sonra kaldığı yerden sanki gönlümüzü okşar gibi camlarını silmeye devam etti. Aramızdan birine yanık gibi ama kime? Kim bilir. Neyse Oktay masadakilere de okulda Abdül denen dırzoyla olan muhabbetini, ondan dolayı geç kaldığını anlattı. Abdül’ün de burada olduğunu içerde oturduğunu söyledi. Aslında karşıdaki apartmanın 1. Katında ikamet ediyormuş. Hepimiz bakışlarımızı içeriye doğru çevirdiğimiz anda, Abdül, sanırım tişörtüne giren arıdan kurtulmak için tişörtünü çıkarmış, kaslı vücuduyla kapıda duruyordu. Derken Savcım bütün haşmeti ve şemsiyesiyle Abdül’ü kenara itti ve “üstünü giy la hıyar” diye çıkışarak balkona teşrif etti. Hoş beşten sonra komiser yardımcısının bir sürprizle beraber geleceğini ve geldiğinde bize “kara kedi” olayının failinin kim olduğunu açıklayacağını söyledi. Çaylar üç haftadır gelmiyordu. Aramızda fısıltılarla konuşuyorduk. Savcının yüzünde Yunan hücum botuna alçak uçuş yapmış ve sigarasını ateeeş diye bağırarak fırlatmış bir adamın çocuksu gülümsemesi vardı. Çok beklemeden komiser yardımcısı ‘kahkahalarla gülerken ölmüş’ bir adam ifadesiyle selam verip masaya oturdu. Ardından Alper geldi. Sonra Kız Tevfik, Rıza baba, Çoban bakkal Hüsnü ve sonunda Mesut elinde çaylarla geldi. Ne olduğunu anlamamıştık. Savcı Metin Abdülhamit edasıyla şemsiyesini yere vurup o tırnak sürtme sesine benzer gıcık sesi çıkartarak bütün dikkatleri üstüne topladı. Hepinizi buraya üç hafta önce vuku bulan “Kara Kedi” cinayetini anlatmak için topladım. Aşağıdan Çılgın Belediyeci ve üçüncü kattan Serpil ve Nermin; “biraz yüksek sesle anlat” diye bağırdı. Karizmatik savcı -tamam bee, diye ünledikten sonra hemen bulunduğumuz balkonun açılır kapanır çatısını açtım. Meraklı gözlerle hepimiz savcıya bakıyor ağzından çıkan her kelimeyi duyabilmek ve bu dehşetli olayın perde arkasını anlayabilmek için pür dikkat dinliyorduk. Savcı,

-Aramızdan biri Nermin hanıma şaka yapmak için kapısından içeri bir kedi salmış. Tahmin edeceğiniz üzere bu kedi davaya da adını veren meşhur “Kara Kedi”. Fail Nermin hanımın kediden korktuğunu bilen birisi.

Kedi içeri girer girmez 1+0 dairede Nermin’le yüz yüze gelmiş, o sırada Nermin cam silmeye hazırlanıyormuş. Perdeler bağlı ve cam açıkmış. Nermin kediyi görünce çığlığı basıp kapının önüne yığılmış, kedi de korkup refleks icabı camdan atlamış.

Aklımda deli sorular. Nermin kediden korkuyor muymuştu? Oktay kediyi nerden bulmuştu? Metin Bilgin hep takım elbiseyle mi geziyordu?

Bu şahıs bu kediyi Mutluluk Atölyesi’nin önünden, Gazi sokaktan çalmış. Geçen hafta arka sokaktaki kumpas o yüzden kurulmuş. Mutluluk Atölye’sindekiler kediyi bulsunlar diye mahallenin çocuklarına Çimpe Kalesini vermiş, onlar da çalanı bulmuşlar tabii ki. Mutluluk Atölyesi dizi ve film setlerine kostüm diken bir terzi ya da dikim eviydi sanırım.

– Nasıl yani ya kim yapar böyle bir şeyi, dedi Doğan kod adlı arkadaş.

Hiç oralı olmadan devam etti adaletin yılmaz savunucusu Savcı Metin:

-Aynı zamanda bir şey de itiraf edecekmiş size.

Hepimiz bir anda şaşkına dönmüştük. Kim? Ne itiraf edecekti? Birbirimizin suratına bön bön bakarken komiser yardımcısı Alper’i ileriye doğru biraz itti.

Alper’de suratında yaramaz çocukların yakalandıkları andaki gülümsemesiyle

-Şey istihbaratçı yok dedi. İstisnasız herkes bir oh çekti fakat neden herkes oh çekti ki şimdi?

Meğer Alper Yeşil Yapraklar çay ocağına gelen herkese bir istihbaratçının geleceğini bunu savcı ve komiser yardımcısı konuşurken duyduğunu söylemiş. O sıralarda savcı ve komiser bu mekânda takılmadıkları için yakalanmam zannetmiş. Sokaktaki herkese bu haberi söyleyince tedbir olsun diye kod adı kullanılmaya başlanmış. Hatta Rıza baba çay ocağının adını değiştirmiş. Hüsnü bakkalın adını Çoban bakkal yapmış. Bir akşam toplaşıp sokağın ve muhitin adını bile değiştirmişler. Ne tesadüftür o sıralarda herkes Alper Canıgüz romanları okuyup oradaki Alper Kamu denen veledin bizim mahallenin beş yaşındaki sıpası Alper olduğunu düşünmüşler. Ne yalan söyleyeyim bir an aklımdan geçmedi değil. Bizi bile o sıralarda tek tek avlayıp o istihbaratçının Oktay olduğuna inandırmıştı.

Konu anlaşılıp gülüşmeler eşliğinde muhabbet koyulaştıktan sonra muhabbetin arkadaşı çayları, çocuklara ve Nuriye karadut tabii ki, Mesut servis etti. Çaylarımızdan ilk yudumları çekerken Oktay’la göz göze geldik.

-İstihbaratçı olmadığını biliyordum. İstihbaratçı olan Salih, dedim içimden.

Okumaya değdi mi bilmem ama arkadaşlığa değdi.

  1. Bazen Sadece Yürürsün, Yol Seni Bulur

Velhasıl; biz kod adlarımızdan vazgeçemedik, fazlasıyla alışmıştık çünkü. Muhitin adı da Dereboyu/ Kavaklar olarak kaldı.

Alper Canıgüz’e gelince,

Popüler ve sevilen bir Türk romancısı mı? Evet.

Hızlı, akıcı ve sürükleyici yazıyor mu? Evet.

Güncel konulara, küçük toplumsal problemlere atıflar yapıyor mu? Evet.

Kendisini, bir sonraki kitabına ve/veya kitaplarına daha iyi hazırlanması, dilek ve temennisiyle, 3 evetle uğurluyoruz.

Fakat ne iyi “eğlendik”.

   (Ece Ayhan’a saygılarımla)

Emre GÖÇEBE

About Author

Leave A Reply