BİR AYETİN ETRAFINDA DOLAŞMAK VEYA BİRAZ KAFA KARIŞIKLIĞI DENEMESİ

0

Ölümden önce, bütün canlı ve cansızlara rahmet eden, Rahman; ahirette ise sadece iyilere merhamet eden, Rahim olan Allah’ın ismiyle başlamak.

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ

Birçok tercih ve olanak içerisinde hırsları kamçılanmış, bocalayan modern İnsanlar, birbirlerini görmeden, dinlemeden; hatta kendilerini görmeden, dinlemeden sadece bakarak ve duyarak ömürlerini birçok şeyi yetiştirme telaşı içerisinde tüketirler. Neticede ise hiçbir şeye yetişmeden ve hiçbir şeyi yetiştirmeden yitirirler ömürlerini. Daha açık bir ifadeyle yaşamadan ölürler. Hayatlarının özeti, iki ucu birbirine doğru sıkıştırılınca ortada hiçbir şey olmayan sünger misalidir; iki ucu da birbirine yapışır: doğum ve ölümleri. Yüksek gökdelenler arasında sıkışmış; kariyer ve paranın tasmasını boyunlarına geçirdiği insanlar, cinnet geçiriyorlar, bu zaman değirmeninin hızlı dönen acımasız çarkları arasında…

Bu manzarayı, vicdanımın derinliğinden hareket eden itiraz ve beynimde oturmuş olan realite arasındaki çatışmayla izliyordum. İzlerken aklıma dış gerçekle bağlantı kuramamış, kendi gerçeklerini mutlak sayan, kalbi kırık, şizofreni merhum ressam Bryan Charnley aklıma geldi. En son bu ağır yüke dayanamayıp intihar etmişti zavallı Charnley. Çünkü o biliyordu ve bilmek daima mutsuz eder insanı. Daha acısı, bildiklerine inanıyordu. İnandığının dış dünyada hiçbir gerçeklik ifade etmemesi onu çıldırtmıştı çünkü dış dünyada kalabalıklara ısmarlanan bir gerçek vardı ve herkes bu gerçeğe göre kalıp alıyordu, bu kalıplara uymak akıllıca veya makbul olandı. İşte tam burada Charnley aklı reddetti ve şizofreni oldu. Zaten deliliğin anlamlarından biri de akla isyan etmek değil midir? Deliren insan, genel akla isyan eden insandır. Hele hele bu genel ısmarlama akıl ortamında zekaya bu kadar gönderme yapanların amacı zayıflıklarının veya başka kaybettikleri hasletlerinin (ahlak mesela) boşluğunu örtmekse… Onun meşhur ‘örümceğin bacakları’ tablosuyla, kuru gürültülü insan yığınlarına bakış açım arasında benzerlik artıyordu günden güne… Söz konusu tabloda anlamsız hedeflere doğru koşan makineleşmiş insan yığınları arasına ve onların basma kalıp düşüncelerine katılmaktansa hayattan soyutlanmanın daha doğru bir tercih olduğu izlenimi vardır. Bu tercih mecburi bir tercihtir. Örümcek bacakları ve kadın dudağından kalma abartılı bir ruj izi resmedilmiştir. Örümceğin bacağı bir kırılganlığı temsil etmektedir. Beton yarıkları arasında açmış bir papatya kırılganlığının verdiği naif ve sevecen kırılganlık izlenimi değil bu kırılganlık; bu kırılganlık yaygın, makbul olan hayat tarzını benimsemiş kalabalıkların gözünden kendisinin nasıl uyumsuz, eğreti ve bayağı göründüğünü resmetmiştir. Ruj izi kabul görmüş bir yapmacıklıktır, doğal olanı örtmüş bir eylemdir. Ruj iziyle mide ve ağız bağlantısından yola çıkarak kendisini böyle bir ortamda bir örümcek bacağına benzetir. Kendisinin fuzuli, hayatın sırtında bir kambur olduğuna; böyle bir ortamda, varlığının toplumda mide bulantısına sebebiyet vereceğine işaret etmektedir. Elbette, ömrünü, sabah erkenden işe gidip akşam eve gelen geceyi de ya taksitlerini ödeme telaşıyla ya da zengin olma, zenginse daha da zengin olma hayaliyle sabahlayarak tüketen düşüncesiz, iradesiz ve aşksız bir memur, işçi veya iş adamlarının mekanik hayatları küçümsenmeye değerdi ressamın gözünde. Çünkü bir işçiyi düşünün: Sabah erkenden işe gidiyor ve akşam beyni uyuşana kadar çalışır. Bu işçinin, düşünme veya kendisinin bir insan olduğunu hissetme zamanı kalır mı? Kalmaz tabii. Çünkü kapitalizm onu insan yerine koymaz. Saygınlığını Allah dışında arayan kapitalist bir toplumdaki insanın trajik hikayesinin sonunu düşünün: Hırsı veya korkusu sebebiyle müselsel diziliminde hiç inkita’a uğramamış bir eğitim sürecinden geçen bir insanın kariyerinde zirveye ulaştığı yaş, ölüme yaklaştığı yaştır. Elim bir duruma düşer; geriye baktığında geçen süreçte ilerde kendisine veya toplumuna daha faydalı olabilmek için “ayıya dayı” dediği olmuştur, susmuştur, yutmuştur, taviz vermiştir veya ilerde elde edeceği saygınlık için zelil duruma düşmüştür, hayatı yaşamamıştır, istediği zaman bir gülü koklamamıştır, bir serin gölgede dinlenmemiştir, yazın bir öğlen sıcağında bir pınardan kana kana su içmemiştir, bir ağacın yaprak dökmesinden hüzünlenip anılarını dile getirmemiştir, uzakta yaşayan bir akrabası aklına gelmemiştir; aklına gelmediği için özlememiştir, özlemediği için ziyaret etmemiştir. Ölen babasının mezarına gitmemiştir, gitmediği için ibret almamıştır. Bir intikam duygusu tatmamıştır, askeri bir zırhlıya kurşun gözlerle bakmamıştır… Çünkü yoğunluğu buna müsaade etmemiştir. Mesela anne/baba olma duygusunu ertelemiştir veya tatmamıştır, sözünü esirgemiştir ama tam zirveye tırmandığında aslında kendisine has bir hayatı sürdürmediğini, sistemin ona ısmarlamış bir hayatı(aldatmacayı) yaşadığını fark eder ama elden bir şey gelmez artık, yaşlanmış bitkin bir durumda kendini görür ve susar. Tıpkı susamış bir köpek misali dili bir karış dışarda, sarkmış şekilde, kazandıkça doymayan daha fazla kazanmak için vadiden vadiye koşan bir iş adamının son vadide bitkin duruma düşüp susması gibi susar. Onlar susar ayet seslenir:

“Elhekum – hette zurtum elmeqabire.” Yani “Çoklaştırma(yarışı) sizi aldattı ta ki ölümün kucağına düştünüz.” Aslında motamot çevirisi şöyledir: “Çoklaştırmalar sizi aldattı ta ki kabirleri ziyaret ettiniz” ama Türkçe’de anlam bakımından ilki doğrudur. İslam tarihinde bu ayet yorumlanırken veya meallendirilirken ‘çoklaştırma’ sözcüğünün yanında bir parantez açılır ve evlat çokluğu ile mal sevgisi veya çokluğu diye kapatılırdı. Ayetin manasına sadık kalarak günümüze bakan yönü veya günümüz yorumu için paranteze kariyer ve kapitalizm sözcüklerini yerleştirebiliriz. Çünkü ayetin kendilerine hitap ettiği zihniyet, kelle sayısını revaçta tutardı. Bunlar sahip oldukları kelle sayısıyla övünürlerdi; iman, takva ahlakla övünülmezlerdi. Yani asırlardaki beşeri trendlere bakarak insanların çoklaştırma yarışına girdikleri şeyleri koyabiliriz paranteze… Bana bu ayetin en güzel tefsirini ne karşılar diye sorsalar: Eric Fromm’un ‘Sevme Sanatı’ adlı kitabındaki “Modern insanın en büyük problemi: anı yaşamadan ya geçmişte ya gelecekte yaşıyor olmasıdır” aforizmasını takdim ederim. Bugün bu ayetin açık hedefi kapitalizm ve onun ahlakıdır. Çünkü kapitalizm ve onun unsurları, Kur’an’da tarif edilen ‘Şarab-ı Hamim’ gibidir. Cehennemdekiler susadıklarında onlara Şarab-ı Hamim sunulur, kanmak için içerler ama içtikçe daha fazla susarlar… Sürekli ihtiyaç yaratan kapitalizm de öyledir. Sadece ekonomik anlamında değil insan onuruna sefihçe saldırısı hayatın diğer mecralarında da (mesela eğitim sistemi yamuktur, öğretimi hurafedir, kültürü ucubedir, sanatı süflidir, siyasal hayatta iki yüzlüdür, acımasızdır) kendini gösterir… Anı yaşamak derken hippiciliğe kaçmak demek değil veya hayatı Ömer Hayyamî bir görüşle yorumlamak değildir amaç. Buradaki amaç tasavvuf büyüklerinin ifadesiyle “İbnü’l-Vakt” olmaktır. İbnü’l vakt olmak da bu dönemde maalesef küçümsenen tevekkül sahibi olmak demektir biraz… Geçmişin nedametinde tutsak kalınmaması gerektiği gibi geleceğin de kaygısına esir olunmaması gerekir ki bugün yaşansın. Aksi takdirde bugün yaşanmayacak ve yarın gelmeyecek. Şairin de dediği gibi:

“Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz,
Çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.”

Hamd yalnızca Allah’adır. O, o kadar büyüktür ki onun büyüklüğü küçük bir kalbe girmeye engel değildir… O tasvir, idrak ve sıfatlandırmalarımızdan o kadar uzak ki uzaklığı bize yakın olmaya engel değildir. O’nun yüceliği arştan daha yüksektedir, yüceliği en dipte kalmışa ulaşmada engel değildir.

Abdurrahim Ay

About Author

Leave A Reply